Türkçenin Tarihi Gelişimi ve Türkiye Türkçesi

Türk yazı dilinin ilk devresi “Eski Türkçe” dönemidir. Bu dönemle ilgili olarak Türk dilinin ilk yazılı metinleri Göktürk Alfabesiyle yazılan Orhun Kitabeleri’ne değin uzanmaktadır. Türk dilinin bundan önceki dönemleri ise “karanlık dönem” sayılmaktadır. Zaman içinde ise Türkçenin yeni yazı dilleri ortaya çıkmıştır. İlk olarak “Kuzey-Doğu Türkçesi” ile “Batı Türkçesi” olmak üzere iki yazı dili oluşmuştur. Daha sonraki dönemde ise Kuzey-Doğu Türkçesi ikiye ayrılmış ve “Kuzey Türkçesi” ve “Doğu Türkçesi” yazı dilleri meydana gelmiştir. Bunun sonucunda dilimiz “Kuzey Türkçesi”, “Doğu Türkçesi”, “Batı Türkçesi” olarak üç önemli yazı dili hâlinde günümüze kadar ulaşmıştır. 20. yüzyıla gelindiğinde şivelerin yazı dili hâline gelmesi sonucu Türk yazı dillerinin sayisı artmıştır. Günümüzde Türkçenin 10 kadar yazı dili oluşmuş ve bu yazı dilleri “Latin, Arap, Rus” asıllı üç alfabe ile yazılır olmuştur.

Eski Türkçe

Türkçenin ilk devresi olup başlangıcından 12-13. yüzyıla kadar olan dönemi içine alır. Eski Türkçede, Türk dilinin ilk yazılı kaynakları olması bakımından 8. yüzyılda bulunan Orhun Kitabelerinin önemli bir yeri vardır. Kitabelerdeki işlenmiş dil, Türk yazı dilinin çok daha eskilere dayandığını gösteren özelliklere sahiptir. Bundan hareketle Eski Türkçenin, miladın ilk asırlarında başladığı ve varlığını 12-13. asırlara kadar devam ettirdiği söylenebilir. Bu devirde Türkler arasında “Eski Türkçe” diye isimlendirdiğimiz bu tek yazı dili kullanılmıştır. Türkçenin daha sonraki dönemlerinde ortaya çıkan şivelerin kaynağı “Eski Türkçe” dönemine dayanmaktadır. 11. yüzyılda Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başlamasıyla birlikte bölge ağızları oluşmuş ve yazma eserler ortaya çıkmıştır. 12-13. yüzyıla gelindiğinde Türkler Orta Asya’dan kuzeye ve batıya doğru yayılarak yeni vatanlar edinmiş, kültür merkezleri oluşturmuştur. Bu hareket ve gelişmeler de dilimizin yapısında önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Bu dönemde Türkçe, “Kuzey-Doğu Türkçesi” ve “Batı Türkçesi” olmak üzere iki kola ayrılmıştır.

Kuzey-Doğu Türkçesi

13-14. yüzyıllar arasında geçiş süreci yaşadıktan sonra 15. yüzyıldan itibaren “Kuzey Türkçesi” ve “Doğu Türkçesi” olarak iki kola ayrılmıştır. Kuzey-Doğu Türkçesi Eski Türkçeden sonra Hazar Denizi’nin kuzeyinden çeşitli ülkelere yayılan Türklerin kullandığı yazı dilidir. Bu dil, Eski Türkçenin bir devamı niteliğinde olup Orta Asya ve kuzeydeki yeni yazı dillerine bir geçiş aşaması durumundadır. Eski Türkçeden izler taşıyan bu dilde, bir taraftan da yeni Türkçenin özellikleri görülmeye başlandığından, bu dönem “Orta Türkçe” olarak da isimlendirilmiş ve 13-14. yüzyıllara kadar kullanılmıştır. Bu dönemde Türkçe eski özelliklerini korumakla birlikte İslamiyet’in etkisiyle dilimize Arapça ve Farsça’dan yeni yeni kelimeler girmeye başlamıştır. Bu iki kol 15. yüzyıla gelindiğinde birbirinden iyice farklılaşmış ve bunun sonucunda “Doğu Türkçesi” ve “Kuzey Türkçesi” olmak üzere iki kola ayrılmıştır.

a. Doğu Türkçesi: Timur döneminde ortaya çıkan ve 15. yüzyıldan günümüze kadar varlığını devam ettiren Doğu, yani Orta Asya Türklerinin kullanmış olduğu yazı dilidir. Çağatayca’nın bu parlak döneminde yazılan “Şecere-i Terakime, Şecere-i Türk, Mecalisü’n Nefais, Muhakemetü’l Lugateyn” gibi eserlerde dönemin dil özelliklerini görmek mümkündür. “Çağatayca” olarak da anılan Doğu Türkçesi, günümüzde yerini Özbekçeye bırakmıştır.

b. Kuzey Türkçesi: 15. yüzyıldan günümüze kadar varlığını devam ettiren ve Kuzey Türklerinin kullandığı bu kolun yazı dili Kıpçakça’dır. Kıpçak şivesine dayanması nedeniyle de bu dil “Kapçakça” ve “Tatarca” olarak anılmaktadır. Bu dönemin dil özelliklerini “Hüsrev ile Şirin, Gülistan Tercümesi, Kodeks Komenikus” gibi eserlerde görmek mümkündür.

Batı Türkçesi

Türkçenin bu devresi Eski Türkçeden sonra meydana gelen iki yazı dilinden biri olup Hazar’ın güneyinden batıya doğru yayılan Türklerin kullanmış olduğu dildir. Bu dil, varlığını 13. asırdan günümüze kadar devam ettirmiş ve hâlen de devam ettirmektedir. Oğuz şivesine dayanması nedeniyle Batı Türkçesi “Oğuzca” olarak da isimlendirilmektedir. Türkçenin en büyük ve verimli yazı dili Bati Türkçesidir.

a. Eski Anadolu Türkçesi: Batı Türkçesinin ilk devresini içine alan Anadolu Türkçesi, Türkçenin 13-15. yüzyıllar arasındaki dönemini kapsamaktadır. Bir geçiş dönemi olması nedeniyle bu dönem Eski Türkçeden izler taşır. Bu dönemde yazılan eserlerde Arapça ve Farsça kelimeler pek yaygın değildir. Bu dönemin dil özelliklerini en iyi yansıtan eserler arasında Yunus Emre’nin Divan’ı, Hoca Dehhani’nin kaside ve gazelleri ile Aşık Paşa’nın “Garipname”si sayılabilir.

b. Azeri Türkçesi, Osmanlı Türkçesi: Oğuzların Hazar’dan Orta Avrupa’ya, Kırım’dan Afrika’ya kadar geniş bir alana yayılması nedeniyle Oğuzca içinde Doğu Oğuzca’sı (Azeri Türkçesi) ve Batı Oğuzca’sı (Osmanlı Türkçesi) olarak iki daire oluşmuştur. Bu iki Türkçe arasındaki fark Azeri Türkçesinin Kuzey ve Doğu Türkçelerinden daha fazla etkilenmesinden kaynaklanır. Ancak iki dil arasındaki pek büyük fark olmadığı için bunlar sadece konuşma diliyle sınırlı kalmıştır. Bu farklar iki yazı dili oluşturacak düzeyde olmadığı için de bütünüyle yazıya yansımamıştır. Bütün bunlardan dolayı Azeri ve Osmanlı Türkçeleri tek bir yazı dili olarak Batı Türkçesini oluşturmuştur Azeri Türkçesi daha çok, Azerbaycan, Kafkasya, Irak ve Doğu Anadolu sahalarında; Osmanlı Türkçesi de Orta Anadolu, Batı Anadolu, Kıbrıs, Balkanlar gibi geniş bir coğrafyada konuşulmaktadır. 15. yüzyıldan 20. yüzyılın başına kadar olan dönem “Osmanlı Türkçesi” olarak anılmaktadır. Bu dönemde kültürel etkileşimden dolayı dilimize çok sayıda Arapça ve Farsça kelime girmiştir. Dildeki bu ağırlaşmaya bir tepki olarak 15-16. yüzyıllarda “Edirneli Nazmi, Aydınlı Visali, Tatavlalı Mahremi”nin öncülüğünü yaptığı “Türki-i Basit” hareketi ortaya çıkmış ve dilde sadeleşme çabaları 18. yüzyılda “Mahallileşme” cereyanı ile devam etmiştir. Nedim ve Necati Bey, Mahallileşme cereyanının en önemli temsilcileri olmuştur.

c. Türkiye Türkçesi: Batı Türkçesinin üçüncü ve son dönemidir. 1908 Meşrutiyeti ile başlayan ve günümüze değin varlığını sürdüren bir yazı dili dönemidir. Gramer özellikleri Osmanlıcayla benzerlik gösteren bu dönemde, gramer şekilleri ortaya çıkmış, dil oldukça sadeleşmiş, yabancı sözcük ve tamlamalar büyük ölçüde bırakılmıştır. Ömer Seyfettin’in Genç Kalemler dergisinde 1911 yılında yayımlanan “Yeni Lisan” adlı makalesi ise bu dönemde dilde sadeleşme hareketinin ilkelerini ortaya koymuştur. Bu makalede İstanbul ağzının yazı dili olması gerektiği belirtilmiştir. Daha sonra Milli Edebiyat akımı ortaya çıkmış; dili geliştirme ve yalınlaştırma çabaları büyük bir ivme kazanmıştır.



İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.