Yakın Dönem Türk Sinemasında Kültürel Unsurlar

Değişen dünya koşulları devletlerin ve milletlerin kültürel politikalarını etkilemektedir. Küreselleşme, dünyada bir yandan tek biçimliliği, tek olma tehlikesini beraberinde getirirken, diğer taraftan bilinçli olarak ulus devletlerin ortadan kaldırılması amacı doğrultusunda mikro milliyetçilikleri körüklemektedir. Bu tehlikeler karşısında köklü birer tarihe ve kültüre sahip olan milletler bir refleks olarak milli kimliklerini, kültürel kodlarını, tarihlerini korumak ve yaşatmak için çeşitli yollara başvurmaktadırlar. Fakat, günümüzde en etkin silah olan sinema ile başa çıkamamaktadırlar.

Sinemanın etkin bir araç olmasının sebebi, hem göze hem kulağa hitap etmesindendir. Görsel bir sanat olan sinemada, sahneler insan zihninde izler bırakır. Aradan zaman geçse de, zihne yerleşen sahneler yaşanan bir olay karşısında çağrışımlar yaratır.

Günümüzde sinemayı en etkin biçimde kullanan Amerika Birleşik Devletlerine, yani Hollywood sinema sektörüne baktığımızda bunu daha net şekilde görebilmekteyiz. Beyaz Saray, Pentagon, Hollywood ittifakından doğan amaçlar sinema senaryolarına bire bir yansımakta ve devletin stratejisine paralel ürünler yaratılmaktadır. Bu yolla piyasaya sürülen filmler, insanları çok önceden ideolojik ve psikolojik olarak savaşlara hazırlamaktadır. Yenilgiler kahramanlığa dönüştürülüp, yapay kahramanların “ölümleri ağır çekimlerde adeta törensel bir atmosferde perdeye yansıtılmaktadır.” Kurgu ile gerçeğin ayırt edilemediği bu büyüsel atmosferde, iyi olan ve kötü olan Hollywood bakış açısından insanlara gösterilerek başarıya ulaşılmaktadır. Rıza Kıraç’a göre zaman içinde Hollywood, düşmanlarını değiştirerek ilerliyor: “Amerika’nın keşfinden sonra düşman Kızılderililerdi, 50’lerde Naziler, 70’li yıllardan 80’lerin sonuna kadar komünistlerdi. 90’lı yıllara geldiğimizde ise “Radikal İslamcılar” bu role büründürüldü.” Amerikan siyaseti her zaman sinemaya yansıdı. Filmlerde sürekli kullandıkları “özgürlük”, “demokrasi” temalarıyla kurtarıcı misyonunu üstlendiklerini insanlara inandırdılar.

Diğer bir kolda da “Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması şeması” bağlamında, İslam Medeniyeti ve Hıristiyan medeniyeti çatıştırılıp, kıyamet senaryoları sinemalarda izleyicilerle buluşturuluyor. Yüzüklerin Efendisi, Matrix, Armagedon gibi filmlerle; mitolojik ve dini unsurlarla harmanlanan kurgular, izleyicilerin farkında olmadan kültürel yozlaşmaya uğramalarına sebep olmaktadır.

Dünya sinemasının bulunduğu bu durumda Türk sinemasına baktığımızda, sektörün kültürel unsurlarını hakkıyla güncelleyemediğini görmekteyiz. Köklü bir tarihe, zengin mitolojiye, yoğun kültürel yapıya sahip olmasına karşın; bu zenginliklerin yaşadıkları dönemlere ait birer unsur olarak kaldıklarını, güncellenemediklerini, kültürel devamlılık açısından kullanılamadıklarını görmekteyiz. Dede Korkut Hikayeleri, Oğuz Kağan Destanı, yaratılış mitlerimiz, kahramanlık destanlarımız, Köroğlu, Manas saymakla bitiremeyeceğimiz kültürel varlıklarımız, yeni nesillerle hak ettiği ölçülerde buluşamamaktadır.

Epik tür, bir milletin var olduğu andan başlayarak bütün tarihi süreçlerinde; şekil değiştirse de fonksiyonlarını kaybetmeden varlığını devam ettirir. Epik tür, hamasi bir yapı arz eder, bu da milletin millet olma bilincine ulaşmasında, içinde var olan kaynaktan güç almasında, kendisine güven duymasında etkin rol oynar. Destan devrinde, icra ortamında destancı ve destanların icraları bu fonksiyonları üstleniyorlardı. Destan da destancı da subjektif ve hamasidir. Daha sonra zamanın şartlarına paralel olarak halk hikayeciliği geleneğinde Köroğlu, yakın dönemde romanlar bu işlevleri yerine getirdi. Günümüzde ise artık sinema bunun en etkin aracıdır. Destan devrinde icra ortamında kahramanın zaferleriyle psikolojik olarak rahatlayan, zafere ulaşan halk; bugün bu ihtiyacını sinema salonlarında yeni kahramanlarla karşılamaktadır.

Karaoğlan, Malkoçoğlu gibi çizgi kahramanlarla Türklerin uzak tarihini anlatan Suat Yalaz; 2000 yılında hazırladığı “Son Osmanlı: Yandım Ali” çizgi romanıyla yakın Türk tarihini anlatmayı amaçlamıştır. Çizgi roman karakteri Yandım Ali, 2006 yılında Mustafa Şevki Doğan’ın yönetmenliği; Mehmet Soyarslan ve Suat Yalaz’ın senaryolarıyla sinemaya uyarlanarak 19.01.2007 tarihinde vizyona girmiştir.

Filmde Mustafa Kemal’in kurtuluş mücadelesini başlatma isteğinin, çalışmalarının ve tarihi şahsiyetlerin yer aldığı tarihi gerçeklik ile bu dönem paralelinde, gerçekle iç içe geçmiş kurmaca şahsiyetler ve olayların seyrini takip etmekteyiz.

Tahtacızade Ali, eski bahriyeli, bir çok cephede savaşmış, Mustafa Kemal’le yolları kesişene kadar memleketin kurtuluşu için fiili mücadele düşüncesi olmayan bir Türk gencidir. Memleketin içinde bulunduğu kaos ortamında düzene pek uymaz. Bireysel olarak haksızlıkları cezalandırır, iyilere yardım eder. İşgal kuvvetlerinin aranan adamı, zulme uğrayanların ise kurtarıcısıdır. Filmin sonunda Milli Mücadele için Anadolu’ya geçer.

Bir karakter olarak Ali’yi incelediğimizde Osmanlı döneminde, İstanbul’da yaşayan Tahtacızade bir Türk olarak karşımıza çıkar. Ali; palabıyıklı, iri yarı, yakışıklı, silahlı, dönemin giyim kuşamıyla donanmış, zeki, babayiğit, Hızır gibi zorda kalanın yardımına koşan, attığı Osmanlı tokadıyla karşısındakini bayıltan, aşık, çapkın, hemen sinirlenen, milli hassasiyetleri doruk noktada olan bir karakterdir.

Ülkemizde milli hassasiyetlerin arttığı, milliyetçilik olgusunun yükseldiği bir dönemde Yandım Ali karakteri Türk insanının psikolojik olarak rahatlamasına, zafere ulaşmasına vesile olmuştur. Filmde, Türk bayrağına, askerine, komutanına yönelik yapılan hakaretlere karşı kahramanımız, büyük bir hassasiyetle müdahale etmektedir. Filmdeki sahnelerden örnek verecek olursak, bir gün Süleymaniye’den geçen Ali, esir muamelesi gören bir grup Türk askeriyle karşılaşır. Kendi topraklarında, ezik duran Türk askerleriyle konuşur ve onlara bütün parasını verir. Bunu gören İngiliz askerleri, Ali’ye sert bir şekilde ne yaptığını sorarlar. Ali’den nüfus cüzdanını isterler. Ali gayet hiddetli bir şekilde İngiliz askerinin üzerine yürür. Argo bir ifadeyle bastığı Osmanlı toprağında İngilizce konuşuyor diye askere çıkışır ve Osmanlı tokadı atar. Bu tepki Türk askerlerine de cesaret verir ve İngiliz askerlerine saldırırlar. Bir başka sahnede Rum çetesi olan bir grup gencin, Ali’ye hakaret etmeleri, İstanbul’un yakında Kostantinopolis olacağını söylemeleri, Ali’yi kışkırtmaları sonucu Ali hepsini döver. Dikkat çeken diğer bir sahnede de  Türk meyhanesine bir grup İngiliz askeri gelir. Meyhanede asılı duran Türk bayrağını indirmeye kalkarak; Osmanlı’nın artık bittiğini, artık Osmanlı diye bir şey olmadığını söylerler. Ali yakalanma pahasına askerlere karşı çıkarak onlarla dövüşür.

“Son Osmanlı: Yandım Ali” filminin, yükselen değerler ve kahraman yaratma süreci çerçevelerinde değerlendirildiğinde, başarıya ulaştığını görmekteyiz. Film izleyicisine, Milli Mücadele döneminin tarihi gerçekliği ve bu gerçeklikle paralel ilerleyen kurgunun birlikteliğiyle “yeni bir kahraman hediye etmektedir”. Yandım Ali karakteri, simgesel olarak Milli Mücadele ruhunu oluşturan Türk halkını temsil etmektedir.

Dünya konjonkturunda özgüven sıkıntısı yaşayan toplumumuzda, özgüven duygusunu kazandıran bu film, toplum üzerinde merak uyandırıp beğeniyle izlenmiştir.

İncelememize konu olan diğer film, vizyona girdiği andan itibaren genç, yaşlı her kesimden insanın yoğun ilgi gösterdiği “Babam ve Oğlum”dur. Filmin yönetmeni aynı zamanda senaryonun da sahibi Çağan Irmak’tır.

Film, 1980 darbesinin yapıldığı gece doğan ve annesini kaybeden küçük Deniz’in yedi yıl sonra ilk kez Ege’deki dedesinin çiftliğine gitmesini ve burada yaşadıklarını konu edinir.

Babam ve Oğlum’da Türk aile yapısının gerçekçi ve başarılı bir şekilde sinemaya aktarıldığını görmekteyiz. Ataerkil bir yapı arz eden bu kurumda baba; otoriter, sert, az konuşan fakat, belli etmek istemese de yufka yürekli ve sevgi doluludur. Ailede reis konumunda bulunan baba, devlete bağlılığın da simgesidir. Devletin, toplumun, sosyo-kültürel yapının bir parçası olan aile kurumunda Sadık; aksaklıkları dile getiren, farklı düşünen, düzene başkaldıran bir girişimde bulununca, düzenin bir temsilcisi ve koruyucusu baba tarafından evlatlıktan reddedilir. Fakat aile yapısı o kadar kuvvetlidir ki, baba ve oğlun küslüklerle geçen bir ömrün ardından birbirlerine sığındıklarını görürüz. Sadık, en değerli varlığı olan oğlu Deniz’i, emanet edebileceği tek yer olan baba ocağına getirir. Bu bir anlamda aile yapısının devamlılığını da sembolize eder. Ataerkil Türk aile yapısında kadın, anne; kocası ve oğlu arasında kalan, idare eden, arabulucu rol oynayan bir konumdadır. Anne bu filmde de ortamı yumuşatmayı, dağılanları toplamayı amaçlar. Filmde torunun da, babasıyla dedesi arasındaki buzları erittiğini görürüz. Filmin sonunda Sadık ölürken babasından, Deniz için evini açmasını, ona yuva sıcaklığı yaşatmasını ister. Bir diğer dikkat çeken nokta da, en zor durumlarda büyük dayanışmaların yine aile içinde yaşandığının görülmesidir. Sadık’ın hastalığı ve ölümü, küs olan Gülbeyaz Teyze ve Hüseyin Efendi’nin barışmalarına, dayanışmalarına vesile olmuştur.

İşte bu sıcak ve samimi aile ortamının hakim olduğu filme, Türk halkı kendisinden bir şeyler bulduğundan dolayı ilgi göstermiştir. İnsanların duygularına hitap eden sahneler sinema salonlarında duygusal anların yaşanmasına yol açmıştır. Kitle iletişim sektöründe, reklamlarda, dizilerde aile yapısının, mahalle ortamının anlatıldığı yapımların hedef kitle üzerinde yankı bulduğu bir gerçektir.

Aile kurumunun yok olduğu Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde; bu kurumun yaygınlaşması ve özendirilmesi için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Çekilen filmlerde, geniş ailelerin mutlu hayatlarının yansıtıldığı, akrabalık ilişkilerinin vurgulandığı göze çarpmaktadır. Türk toplumunda aile kurumu kutsal ve sağlamdır. Buna rağmen son zamanlarda sıklıkla dillendirilen, toplumsal yapıda oluşmaya başlayan yozlaşma kavramı bağlamında, bu filmin aile kurumunu işlemesi önemlidir.

 

Üçüncü filmimiz 17.12.2004’te vizyona giren, senaristliğini Servet Aksoy ve Şafak Güçlü’nün üstlenip, Orhan Oğuz’un yönettiği “Büyü” filmidir.

Filmde İslam öncesi Türk inanç sisteminde var olan akbüyü ve karabüyü olgularından, kara büyünün modern çağa uyarlandığını görmekteyiz. İslamiyet’in karabüyüyü haram kılmasına rağmen, bugün bu kavram varlığını hala sürdürmektedir. Filmde de hem Artuklular döneminde, köyün lanetlenmesine neden olan büyücü kadının yaptığı büyü, hem de ekipte bulunan filolog Ayşe’ye en yakın arkadaşının yaptırdığı büyü işlenmektedir. Üniversite tahsili yapmış, modern, şehirli bir kadın imajına sahip karakterin, filmde büyüye başvurduğunu görmekteyiz. Arkadaşının ölümüne sebep olmak için karabüyü yaptırmaktadır. Ayrıca filmde Kur’an-ı Kerim’de yer alan bazı ayetlerden, cevşenden, dini unsurlardan yararlanılmıştır. Filmde; büyü olgusu çerçevesinde geçen makas, muska, akrep, dövme, tütsü, boncuk, ayna, kan, mezar toprağı, ateş, büyü kitabı, saç, iğne, dolunay, tarot, şeytani cinler, efsunlu sözler gibi kavramlara sıklıkla yer verilmiştir.

Korku türünde olan bu filmin, Türk insanının yeni bir dini benimsemesine rağmen yüz yıllardır kolektif hafızasından silmediği büyü olgusunu, mensup olduğu dinin kutsal kitabını ve bu dinin unsurlarını kullandığını görmekteyiz. Film bu yolla izleyicinin inanışlarına göndermelerde bulunarak izleyici üzerinde etki bırakmayı amaçlamıştır.

Ele alacağımız son film, 2005 yapımı; senaryosunu Levent Kazak ve Ezel Akay’ın yazıp, Ezel Akay’ın yönettiği “Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?” filmidir.

17.02.2006 tarihinde vizyona giren film, 14. yüz yıl Anadolu sahasının karmaşık yapısında geçmektedir. Beylikler döneminin hüküm sürdüğü, Moğol istilasının kaosu tırmandırdığı, sosyo-kültürel olarak tam bir geçiş döneminin yaşandığı bu mekan ve zamanda, Bursa şehrinde Orhan Gazi’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini attığı bir manzarayla karşılaşırız. Filmde Şamanizm ögelerinin, konar-göçer Türkmen yaşantısının, “14. yüz yıl’ın sosyal kültürel ve siyasi yapısının başarıyla beyaz perdeye yansıtıldığını görürüz”.

“Türk gölge oyununun en önemli iki tipi olan Hacivat ve Karagöz”, bu filmde ete kemiğe büründürülerek izleyici karşısına çıkarılmıştır. Osmanlı Dönemine ait geleneksel unsurlardan biri olan, kültürümüzün bu iki mizah tipi sinemaya uyarlanarak Türk sinema izleyicisinin gündemine tekrar girmiştir. Bu film, geleneksel kültür ögelerimizin günümüzün en etkin kitle iletişim aracı olan sinemaya başarıyla kaynaklık edebileceğinin de göstergesidir.

Dönemin kılık kıyafetleri, aksesuarları, konuşma dili titizlikle incelenip filmde kullanılmıştır. Filmin müzikleri de 14. yüz yıldan günümüze kadar, Anadolu’da dilden dile dolaşan ilahilerden oluşmaktadır. Buna rağmen filmin, hakkıyla anlaşılamadığı bir gerçektir. Film, eğitimleri belirli bir düzeyde olan ve bu döneme hakim olan kişilerin dışındaki kesim tarafından anlaşılamamıştır. Bunun sebebini de, popüler kültür ile yetişen insanların geçmişine, tarihine, kültürüne yabancılaşmış olması olarak gösterebiliriz. Tarih, kültür, geçmiş ile gençler  buluşturulamamaktadır. Bu üzerinde tartışılması gereken bir noktadır.

Sonuç olarak ele aldığımız filmlerin, izleyiciyle buluşmadan önce büyük merak uyandırdığı, vizyona girdikten sonra da iyi hasılatlar yaptıkları görülmüştür. Türk yapımı sinemalar, yabancı filmlere oranla daha çok rağbet görmektedir. Türk izleyicinin neden Türk filmlerini izledikleri iyi tespit edilmelidir. İzleyici artık kendisinden bir şeyler bulduğu yapımlar mı görmek istiyor, yoksa yapımcılar toplumda yükselen, toplumun hassaslaştığı bu değerleri görüp bu yönde çalışmalar mı yapıyorlar? Sebep ne olursa olsun, kültürel devamlılığın sağlanması, sinema sektörümüzün ve milletimizin dünya arenasında kendi kimliğiyle yer alabilmesi için kültürel unsurlarını kullanması, güncellemesi ve bu yolla ulusaldan evrensele ulaşması gerekmektedir.

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.