Yahya Kemal’in Şiirlerinde Osmanlı Coğrafyası

Türk Edebiyatında hakkında en çok söz söylenip yazı yazılan şair ve yazarlar arasında hiç şüphesiz Yahya Kemâl’in önemli bir yeri vardır. O, edebiyatımızda ekol haline gelmiş bir şahsiyettir.Yahya Kemal yeni Türk şiirine kazandırdığı millî ve çağdaş hüviyetten başka,sohbetleri,konferansları,üniversitedeki dersleri,değişik konulu ve çok muhtevâlı yazıları ile de 1920’lerden sonra yetişen sanat,edebiyat ve fikir hayatımıza damgasını vurmuş,onun şekillenip yerleşmesinde en geniş mânâda tesirleri olmuş bir şairimizdir.

Yahya Kemal bizi biz yapan değerlerimizi çok iyi bilmektedir.Dokuz sene kaldığı Fransa’dan döndüğünde artık çok farklı bir Yahyâ Kemâldir. Orada amaçsız bir şekilde dolaşmamış,sanat ve edebiyat ortamlarının müdavimi olmuştur.Milli tarih ve milli zevkin sanat ve edebiyat için değişmeyen bir ölçü olduğunu yine burada fark etmiştir.Oradayken özellikle tarihçi Albert Sorel’in fikirlerinden etkilendiğini görüyoruz.O,bütün bu gördüklerinden bir netice çıkararak  tarihe ve maziye nasıl bakılması gerektiğini ve geçmişe ait değerleri savunmanın bir taassup olmadığını çok iyi görmüş ve öğrenmiştir. Dikkate değer bir husus da şudur: Şairimiz batıya giden ve orada bir süre yaşayan bir çok insanda da görüldüğü gibi tarihimizden,mazimizden uzaklaşarak dönmemiştir.Bu değerlerden uzaklaşmak yerine onlara daha sıkı bir şekilde bağlanmasını, Batıdan aldıkları ile milletimizin sahip olduğu değerleri mükemmel bir üslûpla birleştirerek onları tamamıyla kendisine mâl etmesini ve sindirmesini başarmıştır.

Yahya Kemal, 2 Aralık 1884 yılında Üsküp’te dünyaya gözlerini açar.Balkan şehirlerinde geçen bu çocukluk devresi Rakofça kırlarının hür havası ve uç beyi olan uzak cedlerin ihtirasıyla birleşerek şairi derinden etkileyecektir.”Firuze kubbelerle bizim şehrimiz” olan  Üsküp’te,ezan sesleri arasında yaklaşık 17 yıl geçirmiştir.Şuuraltında derin izler bırakan bu şehri şair ömrü boyunca ‘dâüssılaya benzeyen bir sızı’ ve dinmeyen bir hasret olarak anacaktır.

 

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir.

derken hem bu şehirden ayrılmanın,hem de Üsküp’ün elden çıkışının acısını içinden söküp atamadığını ifade eder.

Balkan şehirlerinde  geçerken çocukluğum
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum
Kalbimde vardı Byron’u bedbaht  eden melâl
Gezdim o yaşta dağları hülyâm içinde lâl

…………..

Aldım Rakofça kırlarının hür havasını
Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını 

 

Şair, neslinin bütün çocukları gibi ,büyük felâketlerin ortasında dünyaya gelmiş ve doğduğu,yaşadığı toprakların elimizden çıkışını safha safha görmüştü.Dikkat edilirse Yahyâ Kemâl’in tarihimizde en çok özlediği devirler,hayat hamlesinin en güçlü olduğu devirlerdir.Çok önemli dönüm noktaları olan Malazgirt zaferi ve İstanbul fethi onun düşüncesinde ve şiirinde ayrı bir yer tutardı.

Ta Malazgirt Ovası’ndan yürüyen Türkoğlu
Bir nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu.

 

Bütün bu hissiyatının tesiriyle yazdığı “Kendi Gök Kubbemiz,Eski Şiirin Rüzgarıyla,Rubailer ve Bitmemiş Şiirler” adlı kitaplarında Balkan şehirleri (Üsküp,Kosova, Niğbolu, Mercidabık, Mohaç, Varna, Belgrat,Rakofça,Budin,Eğri,Uyvar,Kalkandelen,Vardar) 22 defa,Anadolu şehirleri  20 defa,İstanbul ise semtleriyle birlikte 87 defa geçmektedir.

İstanbul,insanı kendine cezbeden pek çok özelliğiyle Yahya Kemal’den önce de şiirimizde çokça yer almıştır.Eski şiirimizin bütün bir tarafı tâ Fatih’ten beri bunu yapar .İstanbul’da yetişsin veya yetişmesin,eski şairler bu güzel şehri benimsiyorlar,onun zevk ve safâ alemlerini şiirlerinde övüyorlardı.Bunların içinde Nedim’i hatırlamadan edemeyiz.Bâki ondan çok evvel,Yahya Efendi,Bâkiden az sonra,başka tarzda olsalar bile Cafer Çelebi ve Atâî hep İstanbul’u dillendiren şairlerdendir.

Bütün bu şairlerin İstanbul’u çok sevdikleri ve bize parça parça verdikleri muhakkaktır.Yalnız şu nokta var ki,hepsi az çok şehir çocuğu olarak bunu yapmışlardır.Yahya Kemal’in onlardan farkı,İstanbul’un şairi olmasıdır.O,yaşanan bir medeniyeti hazır çerçevesinden değil,bir ferdiyetin adesesinden,bir dâüssılaya benzeyen sevigiden ve bir tefekkürün arasından İstanbul’u gördü ve teganni etti.[5]

Bu şehir Yahya Kemal için herhangi bir şehir değildi.Mimarisiyle,semtleriyle,insan manzaralarıyla şiirlerini süsleyen İstanbul,henüz 18 yaşındayken ilk defa geldiğinde şairi fazla cezbetmez.Zaten kalışı da çok kısa sürelidir.Neticede Üsküp’teki babasına da,İstanbul’daki akrabasına da haber vermeden bir Fransız vapuruna binip kaçar.Fakat Paris’ten döndükten sonraki tavrı tamamen bambaşkadır.Darülfünûnda Fransız Edebiyatı üzerine  verdiği derslerden arta kalan bütün vaktini İstanbul’u semt semt gezmekle geçirir.Bu gezintilerde Ahmet Hamdi Tanpınar gibi öğrencilerini de yanına alır.Gezdikçe inceledikçe bütün bu semtlerde Müslümanlığın ve Türklüğün muhteşem terkibini görür.Öyle sever ki;

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.”

diyerek bu sevgisini mübalâğalı bir şekilde ifade eder.

 

Baktım:Konuşurken daha bir kerre güzeldin,
İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde 

derken İstanbul’un güzelliği ile kadın güzelliğini özdeşleştirir.

Yine şiirlerinde İstanbul bir insan hüviyetine bürünerek ‘aziz’ olarak vasıflandırılır.Nice güzel şehirler görmüş olmasına rağmen İstanbul,bütün bu güzelliklerin kaynağı bir şehirdir.

 

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim,sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça,gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Cihan mülkünü bağışlasalar,yine de bu iltifat onu bu şehri sevmeden alıkoyamaz.

 

Talih bana dönse,nazikâne,
Bir yıldız verse mâlikâne,
Bigâne kalır iltifâta,
İstanbul’a dönmek isterim ben.

 

İstanbul’un fethi sadece Türklük alemi için değil,dünya çapında büyük bir hâdisedir.Yahya Kemâl’in şiirlerinde de bu ehemmiyetli hâdise yer yer  geçmektedir.

 

Bir âlem saçan zaferlerin kutlu işi
İstanbul fethi Tanrının kutlu işi
Gün doğmadan evvel o güzel saatte
On bin yiğidin Büyük Gedik‘ten girişi.

Koca Mustâpaşa şiiri şairin üzerinde çokça durduğu ve uzun yıllar titizlikle işlediği şiirlerinde biridir.Bu semte milliyetimiz öylesine sinmiştir ki her köşesinde bu vatana ait değerlerle yüzyüze geliriz.Ruha huzur veren sükuneti,asaleti  ve mütevekkilâne duruşuyla bu semt bir mücevher gibi parıldar ve büyük şairin şiirinde hak ettiği yeri bulur.

 

Koca mustâpaşa! Ücrâ fakir İstanbul!
Ta fetihten beri mü’min, mütevekkil ve yoksul,
Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada
Koca Mustâpaşa var,camii var,semti var.

Müslüman Türklüğün en büyük ve tarihi mezarlığı olan Karacaahmet’i bağrında taşıyan Üsküdar ,1392’de Yıldırım Beyazıd gazileri tarafından  fethedilmiş ve o tarihten bugüne kadar fâsılasız Türk kalmış,her zerresiyle Türk ruhunu ifade eden bir halde olmuştur.Şiirlerinde zikredilen mekanlar içinde de Üsküdar ve burada bulunan Atik-Valde semti ,on bir defa geçmektedir.

 

Üsküdar,bir ulu rü’yâyı görenler şehri!
Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri
Hepsi der:’Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?
Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!

 

Burada Üsküdar,fethi gören, görmesiyle de vatanın diğer şehirlerinin gıpta ile baktığı bir yer olarak tebcil edilir.

‘Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı’

derken Yahya Kemal, Koca Mustafa Paşa ile birlikte ,Türkçenin yoğun olarak konuşulduğu,Türk âdetlerinin en saf şekliyle yaşandığı bu iki fakir semti özellikle anlatır.Şair fakirliği bir talihsizlik olarak görmez,tam aksine bunu büyük bir talih olarak kabul eder.Zira Türk töresi ve İslâm ahlâkı bu fakir kesimler arasında yaşamaktadır.Yeni ve zengin semtler çoktan frenkleşip gitmişlerdir.

İstanbul’un diğer semtleri de Yahya Kemal’in şiirinde yerini bulur.O,İçerenköyü’nden Boğaz’a kadar bütün İstanbul semtlerini,emsalsiz bir albümün yaprakları gibi tek tek karşımıza çıkarır:

 

Günler kısaldı.Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları

 

‘Eylül Sonu’ adlı şiirde  şairimiz sanki zaman aynasında ömürlerinin hesabına dalmış bir takım insanları görür.Kanlıca’nın ihtiyarları,Yahya Kemâl’in ellerinde ömrümüzün büyük duruşlarından birinde ebedileşen çehremizdir.

Şiirlerinin geneline baktığımızda,doğduğu şehir Üsküp başta olmak üzere Balkan coğrafyasına ait şehirlerin de ağırlıklı olarak isim isim geçtiğini görürüz.Balkanlar hakkındaki görüşlerini bildirirken ’Bir Türk gönlünde nehir varsa Tuna’dır,dağ varsa Balkandır.’der.

Şâir,buraların bizim olduğu günlerin özlemi içinde bu şehirleri bize ait kılan zaferleri anar.

 

Gökte top sesleri,bir bir,nerelerden geliyor?
Mutlakaa her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosva’dan,Niğbolu’dan Varna’dan ,İstanbul’dan…
Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu ânı

Belgrad’dan mı?Budin,Eğri ve Uyvar’dan mı?
Son hududlarda yücelmiş sıradağlardan mı?

Adalar’dan mı?Tunus’dan mı?,Cezayir’den mi?

Sonuç olarak, Yahya Kemâl’in şiirlerinde coğrafî mekânlar, özellikle Osmanlı’ya ait olan mekânlar, doğduğu Üsküp başta olmak üzere Osmanlı’nın elinden çıkmış ve daima hayranlık ve hasret duygusuyla yâdettiği Balkan şehirleri estetik bir mâhiyete bürünerek gözlerimizin önüne serilmiştir. Bu mekânların içinde, bütün Türk tarihinin, Türk coğrafyasının bir terkibi olan İstanbul, semtleriyle birlikte ağırlıklı bir yer tutmaktadır. Türk’ün tarihine sımsıkı bağlı ve hayran olan Yahya Kemal, coğrafyaya dayalı bir tarih anlayışı geliştirerek 1071 Malazgirt Zaferi’nden başlattığı Türk tarihindeki önemli mekânları ‘vatan’ tabiri kullanarak genelleme yapmayarak, isim isim söyleyip, ebedîleştirmiştir. Bütün bunlar da onun, bütün vatanın ve özellikle İstanbul’un sesi olduğunu çok açık bir biçimde göstermektedir.

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.