Türkiye’nin Maarif Davası

NURETTİN TOPÇU (1909-1975)

İstanbul Süleymaniye’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra, yükseköğrenimi yapmak için Fransa’ya gitmiştir. Strazburg’da felsefe eğitimi alan Topçu, doktorasını Sorbon’da vermiş ve bu üniversitede doktora veren ilk Türk olmuştur. Yurda döndükten sonra Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapmış 1939 itibariyle “Hareket” adında aylık fikir-sanat dergisini çıkarmıştır.

Nurettin Topçu, felsefeden sanata, dinden ekonomiye ve eğitime kadar pek çok sahada kendine has tahlilleri, bakış açıları ve önerileri olan, hem Batı düşüncesini bilen, gözlemleyen, hem de geleneksel yapı ve değerleri tanıyan aydınlarımızdan.

Çağdaş Türk düşüncesinin seçkin isimlerinden Nurettin Topçu, Anadolu’da Türk milletinin yeniden dirilişinin ilham kaynaklarını arayacak münevver zümre meydana getirmeye çalışmış, eğitimde, sanatta ve bilimde “Türk Rönesansı”nı gerçekleştirmek için çaba sarf etmiştir.

Kur’an harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür” diyen Topçu, bunun temel sebebini felsefenin İslam topraklarından kovulmasında buldu. Ona göre, “Din bilgi kaynağı değil, kuvvet kaynağıydı. Dindar adam başkalarından çok şey bilen değil, daha çok kuvvetli olan insan” idi. Gelenekçi İslamcıların, “Kuran’ın varlığı kâfidir; felsefe insanın inançlarına zarar verir; çünkü sorduğu sorularla insanı şüphe ve inkârın çukuruna düşürebilir” sözlerine ağır karşı çıkan Topçu: “Felsefe olmazsa Büyük Kitabı hakkıyla anlayamazsınız, sadece ezberlersiniz. Kuran Allah’ın kitabı, felsefe ise bizim onu anlayacak olan şahsiyetimizin örgüsüdür” der.

TÜRKİYE’NİN MAARİF DAVASI

  Nurettin TopçuDERGÂH YAYINLARI

Yayın Tarihi    2016-04-01

ISBN    9759955571

Baskı Sayısı     19. Baskı

Birinci Baskı         1960

Dil       TÜRKÇE

Sayfa Sayısı     203

1.BÖLÜM: BEKLENEN GENÇLİK

Gençlik, geleceğin tohumudur. Her devrin gençliği kendi enerjisini harcayabileceği âlemde yaşamıştır. Eski Mısır’ın gençliği tabiatla çetin mücadelenin sahnesinde, Sümer gençliği tapınakta, Yunan gençliği olimpiyatlarda, Roma gençliği ise forumda kendi simasıyla görülmüştür.

Batı ise geçtiğimiz asırlarda kendi romantik gençliğini yaratmıştır. Sanatta, siyasette, hukukta, dinde ve ahlakta kendini gösteren romantizm hareketi Beethoven, Goethe, Lamertine, Hugo gibi bütün dünyanın hayranlık duyduğu, hiç ölmeyecek çocukları ortaya çıkarmıştır.

İlk İslam gençliği insanlığa hayır ve hizmette yarışırken Cengiz ve Moğol gençliği kestikleri kafalardan kule yapma yarışına girmişlerdi. Anadolu’da devlet kuran Müslüman Türk’ün simasını Alparslan’ın yaşama aşkını Allah sevdası ile birleştiren rahmet ve sevgi gençliğinde görürüz. Bu sima asırlarca olgunlaşarak 17.asıra kadar bütün dünyanın hayranlığını kazandırmıştır.

17.asır bir kırılma noktasıdır. Bu dönem itibariyle yorgunluk çağı başlamış ve gençliğimizin harikulade şahsiyeti çözülmüştür. Bu üç asırlık yıkım, asrımıza imanı riya ile bulanmış, iktidarı menfaatine esir, hezimet halinde bir milli varlığı miras bırakmıştır. Bu yıkımdan kurtulmak için bir gençlik aşısı yapılması gerekiyordu. Asrımızın başında böyle bir hamle denendi ancak başarılı olamadı:

Asrımızın başından beri üç defa hamle yapmak isteyen gençliğimiz üçünde de yıkıldı. Her defasından yıkılışımızın sebebi, benliğimizden kaçarak batı taklitçiliğine sığınma sevdamızdır.

  • Birinci yıkım, Servet-i Fünûn’un temsil ettiği zayıf, cılız, cesaretsiz, imansız ve bitik bir gençliği hayata çıkardı. Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil’in hasta varlığı bir iman buhranın kurbanıdır. Bu nesil kendini inkâr ederek batıya dönmek isterken materyalizmin ve pozitivizmin çorak zemininde kendi kurbanlarını verdi. Sonuç olarak da Beşir Fuad’ı ortaya çıkardı.
  • İkinci yıkılışın kurbanları İstiklal Savaşı’ndan sonra cesur ve taşkın ümitlerle canlanmış gençlik oldu. Dinin cemiyet için kuvvet kaynağı olmaktan çıkması nedeniyle gençlik sadece kendi zaferine inandıran kuvvetin ardından koştu. Ruhi bir kuvvete bağlanmadığı için az zamandan kendini kutsallaştıran hoyratlığa büründü. Bazen bozgunla biten bir harbin yıkamadığı ruhları zafer uyuşturuyor ve bir nesli kendinden geçirebiliyor. Kurtuluş Harbi’nden önceki devirde vatan parçası diye Yemen çöllerine koşan bir gençlik vardı. Zaferden sonraki gençlik için Anadolu’da hizmet teklifi, çoğu kere sürgüne gönderilmek manasına geldi.
  • Üçüncü ve son yıkım ilk ikisinin doğal sonucu olarak ortaya çıktı. Kudret idaresi ve onun yarattığı gurur yok sayıldı gençlik varoluşçuluk anlayışına teslim oldu. Batıdan gelen, bu insanlığın ilkel haline dönüş merakı, gençlik tarafından kolaylık benimsendi. Mukaddesat bağları ve kutsal kaideler yıkılırken, aynı zemin üzerinde bir iktisadi düzen ile birleşen yeni maddecilik cereyanı, yani komünizm, süratle yol aldı.

Bütün bu yıkılışların karşısında oluşan dini cereyanların tedavi usulleri ise bırakın derdimize derman olsun, hastalığı daha da şiddetlendirmekte ve karşı tarafın uçuruma sürüklenmesini hızlandırmaktadır. Sözde dini neşriyat ve çalışmalarla İslam’ı yeniden canlandırmayı hedefleyen cereyanların önderleri istismarcılar, menfaatçi ve cahil kimselerdir. Sahtekâr mürşitlerinin bütün hareketleri, bu hallerinin apaçık delili olduğu halde bunlar ellerindeki taassup vesikasıyla daha uzun zaman cemaati kandırabileceklerdir. Şahsi menfaatlerle ve zavallı cemaati sömürme emelleriyle birleşen cahilliğin kurtarıcı kuvvetini bile düşünmek saçmadır.

Hakka götüren yolda yürürken uğradığı başarısızlıklar son nesli yollarından şaşırttı. Nesli uçuruma doğru götüren yollara göz atalım:

  1. İlk işaretle harekete geçerken yaptıkları ahlak yeminini az zamanda unutup siyaset yolunu tuttular.
  2. Yaratıcılığın yerini taklitçilik aldı. Arap taklitçiliğinin yaratıcı şuuru gölgelediği dönemde ululuğumuzu kaybettik. Geçen asırdan beri ise sahneye yeni taklit rüzgârları çıktı. Sırasıyla Fransız, Alman ve Amerikan modalarına tabi olmak nesli benliğinden uzaklaştırdı.
  3. İman ve ümidi bırakarak kendi zaaflarını kabul ettiler. Taklidi doğuran aşağılık karmaşası “biz şöyleyiz, biz böyleyiz; bizde ne var ki? Biz zaten adam olmayız” dedirtti.
  4. Hayat mücadelesinde olduğu gibi fikir mücadelesinde de düşmana karşı koyarken düşmanın silahını kullandılar. 20.asrın lüks ve kazanç hırsı ile İslam’ı beraber yaşatmak istediler; büyük sermaye sistemi ile milliyetçiliğin yan yana yürüyebileceğini sandılar; komünistlere karşı yine onların usulüyle dövüşmeyi denediler.
  5. Kendi iradesini kendi eliyle çürüten nesillerde kurtarıcı bir şef ihtiyacı kendini gösterdi. Şefleri büyük sürünün önünde değil, her birimizin iradesinin ta içinde arayalım. Şefimiz aşkımızdır. Bütün bir ömür dövülen kalp en büyük önderdir.
  6. Çeşitli sebeplerle iradesi yıpratılan ve kendine güven gücünü kaybeden nesiller determinizme sığınmaktan çekinmediler. Zaaflarını her hatırlatmada “ne yapalım bize yol göstermediler, bize ışık tutmadılar, suç bizim değildir” diyorlar.

Bu sakat yapının tedavisi için uzviyetten ilme, ilimden felsefeye, felsefeden sanata ve ahlaka, nihayetinde ise dine yükselmemiz lazımdır. Böyle adım adım yürüyüş hasta ve şaşkın nesli Allah’a götüren yolda yeniden canlandırabilir. Bu iş bir maarif işidir ve neslin kurtuluşunu ancak maarifin yükselmesinde aramak lazımdır.

  1. BÖLÜM: TÜRK MAARİFİ

Millet ruhunu yapan maariftir. Maarifin düşmesi millet ruhunu yerlere serer. Maarif hangi yönde yürürse millet ruhu da onun arkasından gider. O zaman millet = maarifidir diyebiliriz.

İlk Çin medeniyeti Konfüçyüs’ün getirdiği hikmet temellerine dayanıyordu. Hint’in ruhu Buda’nın inancı ile doludur. Eski Yunan medeniyetinin temeli felsefedir. Batı’nın ortaçağı Hıristiyan ruhundan doğmuştur. Yeniçağ varlığın aslını düşüncede arayan Descartes felsefesi ile açıldı. Rönesans’tan beri gelişen Batı kültürü, düşünme, geçmişe eğilme ve tabiata hayranlık gibi üçüzlü esası yani felsefe tarih ve edebiyatı geliştirdi. Asrımızda, temelinde ruh kültürüne sahip olmayan Amerika’nın hâkimiyeti Batı’nın ruhunu şiddetle ezmiş bulunuyor. Bugün büyük Batı kültürünün ağırlık merkezi, hikmet, sanat ve edebiyat değil; fizik ve kimya ilimlerini kendisine hizmetkâr yapan büyük tekniktir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Batı maarifi kuruluşundaki ruh ve ahlakından sıyrılarak sanayinin emrine girdi. Bu durum Batı medeniyetinin yıkılışıdır.

Bizde ise 10.asırda Bağdat Külliyesinde evrensel değere ulaştırılan İslam maarifi, 17. Yüzyılda içtihat kapısının kapatılmasıyla ruhi feyzini tamamen kaybetmiştir. Daha 10.asırda İslam düşüncesinden kovulan felsefe ile beraber sosyal düşüncenin temeli olan tarih şuuru ve sanatta esas olan hayal gücünün yaratıcı aşkı, medresenin tanımadığı, hatta suçladığı değerler haline geldi.  Medresenin duvarları arasında ne Kur’an’ın ruhundan bir tutam felsefe çıkarıldı, ne de Fatih’lerin,  Yavuz’ların Kur’an’dan ruh ve ilham alarak çıktıkları maceraların manası anlaşıldı.

Âlimin atının ayağından sıçrayan çamuru bile kendileri için şeref sayan zihniyetin de ortadan kalkmasıyla cahiller ulema sınıfına nüfuz etti. Halkta kanaat uğruna mücadele kudreti kırıldı. Milli karakter zedelendi. Bu durumun devlet üzerindeki etkilerinden kurtulmak adına, 17.asır şiddet rejimini kullandı. 18.asırda hükümet müesseselerinde ıslahatlara gidildi.19.asırdan itibaren ise halka inilerek cemiyet bünyesinde fakat hepsi şekle bağlı inkılaplara başvuruldu. Son iki asırda yeni kurumlar ve mektepler açıldı. Buralarda yeni ilimler okutuldu. Ancak ilim sevgisi aşılanamadı. Âlimin cemaat içindeki önderliği telkin edilemedi. Mekteplerimiz diploma dağıtma bürosu haline geldi. Çünkü ilme gerçekten inanılmadı. Avrupa körü körüne taklit etmek istendi. Teknik putlaştırıldı.

Tekniğe tapan, millet ruhu ile bağlarını koparan bugünkü okul, millete insan yetiştirmek içim değil, fabrikaya usta yetiştirmek için çalışıyor. İnsan, artık başkasının kölesi olmuyor lakin insanlık makinenin kölesi olmak için çılgıncasına yarışıyor. Eskinin şiir yazma meraklısı gençlerinin yerine otomobil kullanma hevesleri hüküm sürüyor. Ruhsuz, idealsiz, inançsız bir öğretim gençliğe karakter yerine hüner verecek ve insanı aşağı canlıların seviyesine indirecektir. Bunların karşısında ruhlarının selametini dini yaşayışta arayanların hali daha acıklıdır. Bugün yaşatılan İslam kültürü ruhla bağlarını koparmış bir iskelet, ilme ve hakikat sevgisine düşman, dar kaidecilikten başka bir şey değildir. 20.yüzyılın Türk cemiyeti, şuurları büsbütün uyuşturmak ister gibi Kur’an’ı durmadan ezber okuyan seslerin kurbanı olmuştur. İmam Hatip Okulları ile İslam Enstitüleri bu faciayı önleyici değer kazanamamışlardır. Allah kelamını ruhlarına kuvvet kaynağı olarak değil de seslerine sermaye yapan hocaları İslam dünyasının sahipleri olarak düşünmek bile büyük bir felakettir. Bugün hoca da İslam’ın şekle bağlı unsurlarını istismar ederek onun özü olan ruhunu hiç tanımayan berbat bir maddecidir.

İlkokuldan üniversitesine kadar millet mektebini yıkan, din adamları dahi maddeciliğe sapmış bir ülkede milli ruhtan ne eser kalabilir? Millet kendini nerede arayıp bulabilir? Milliyetçilik, milletin tarihine gömülü hayat kaynaklarında aranmalıdır. O dilde ve dinde, sanat ve devlette bulunur. Yine bunların hepsi mektepte yapılır, mektepte yıkılır. Kendimiz için yepyeni bir maarif sistemi kurarak işe başlamalıyız. Gazete, radyo, çeşitli dernek çalışmaları, kontrolsüz ve boğucu neşriyat, sinema, fitne temeline dayanan particilik, lüksün ve tekniğin pençesine takılı sınırsız hırslar bir millet mektebi kurmaya ve millet maarifi yaşatmaya engeldirler. Türk milliyetçiliğinin tarihte olduğu gibi tekrar yüceltilmesi için mektebi ezen bu kuvvetlerin hâkimiyetine son verilmesi lazım geliyor. Bize bir insan mektebi lazımdır. Bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın, hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin; vicdanlarımızda Allah huzurunda yaşamayı öğretsin. Bu mektepte edebiyat, tarih ve felsefe kültürü başta gelecek ve onun yetiştiricileri örnek insan olacaklardır. Din görevinin bile para ile yapıldığı bir düzenin tersine çevrilmesi lazım geliyor. Ancak böyle yepyeni bir anlayışın benimsenmesiyle Türk millet maarifini kurmak ve ruhlarımızda Rönesans açmak kabil olacaktır.

Zamanımızın istiklal savaşı, bu cephede açılacak savaştır.

MEKTEP

Biliyoruz ki mektep, öğrenme yeridir. Öğrenme ise her şeyden önce bir çıraklık işidir. Mektepte alınan ders, ya bir tasavvurdur, hayale mal edilir; ya bir hünerdir, ele mal edilir; ya bir iradedir, iktidarımıza ilave edilir. Bunlardan biri halinde benliğimize girmeyen bilgi verici öğretim, faydasız ve manasızdır.

İnsan her şeyi öğrenmek zorunda mıdır? Edineceği bilgiyi seçmeyip her görüp işittiğini öğrenen insanın bütün bilgileri faydasız ve değersizdir. Halk gelişigüzel her şeyi bilebilir. Âlim ve mütefekkir ise ancak bu kendine lazım olan şeyleri bilir, pek çok şeyleri bilmekle övünen hafıza yanakları, hayatta hiçbir baltaya sap olamayan, hiçbir işe yaramayanlardır.

Çocuğa her şeyi öğreten mektep, onu ne kadar düşüncesiz yapabiliyor! Daha ilkokulda bütün eşyanın bilgisini sunan, ortaöğretimde cihan tarihini, cihanın coğrafyası ile birlikte genç dimağlara aktarmak isteyen bugünkü mektep ruhlara istikamet vermekten uzaktır. Zamanımızın gittikçe zenginleşen ilimlerini hep birden kafasına sığdıracak insan tasavvur olunamaz. Böyle bir çaba sadece israftan ibarettir.

Mektebi Nerede Arayalım?

Neresi mekteptir? Bazen çocukluğumuzun mukaddes hülyaları ile içine girilen, sınıflı, muallimli, tahtalı çatı mektep olmuyor da, birkaç gencin bir kalp etrafında kendini arayan topluluğu mektep olabiliyor. Her tarafta mektep vardır ve ömür bir sürekli bir çıraklık, talebeliktir.

Gazeteler, siyasi olgunlukta insanlar yetiştiremezse, o memlekette gazete mektebi yoktur. Bir milletin gençliği, aşk ile Allah’a götüren yolu aramıyorsa o memlekette ilk aşkın beşiği olan aile mektebi yok demektir. Bir cemaatin içinde yoksullara sessiz sedasız hizmetten hoşlanan eller nasırlaşmışsa o cemaatte da din mektebi yıkılmış demektir. Bir şehrin insanları, kalabalıktan sık sık kaçarak kır kırlara koşmaktan hoşlanıyorsa o şehirde sanat mektebi açılmamış demektir.

Bugünkü mektep hayata dikkat etmesini bilen iyi bir müşahit, bir münekkit yetiştiremiyor. Mektebimiz ecnebi kültürün himayesindedir. İstiklal savaşından sonra ekonomik kapitülasyonların kaldırılması kurtuluş sayıldı ancak maarifte kapitülasyonların devam etmesine göz yumuldu. Mektebi Sultani açıldığı zaman bunun “Batı irfanına açılan pencere ” olduğunu söyleyenler, millet önünde ilk cinayeti alkışlamışlardır. Mektep ancak milli mekteptir. Milli mektep ise sadece devlet mektebidir. Bugün Türk maarifinde zehirli mantar gibi fışkıran özel okulların birer ticaret yeri olmadığını söylemek, bir iftiradan başka bir şey değildir. Yabancı mekteple özel okul el ele verip millet maarifini birlikte hançerlediler.

MUALLİM

Âdemoğlu ’nu beşikten alarak mezara kadar götürüp teslim eden, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insan muallimdir. Fertler gibi nesiller de onun eseridir. Devletleri ve medeniyetleri yapan da yıkan da muallimdir. Muallimlerin hürmet gördüğü ülkede insanlar mesut ve faziletlidir. Muallimin alçaltıldığı memleketlerde bedbahttır.

  • Muallim, gençlere bildiklerini nakleden kişi değildir. Bu iş kitabın işidir zorla her sahada yalnız bilinmeyeni bilmekle skolastik tahsil elde edilir.
  • Muallim bir tüccar değildir. Maaş ve ücretinin azlığı, çokluğu davası içinde mesleğe kıymet veren insan bu mukaddes vazifeyi yapıyor sayılmaz. Bu para değil, ruh işidir.
  • Muallim sadece bir memur değildir. Genç ruhları kendilerine mahsus manadan bir örs üzerinde döverek işleyen bir demircidir.
  • Muallim, bilen, öğreten, yol gösteren terbiye eden, insan olmalıdır.
  • Muallim geçeceği yol engellerle örtülü de olsa buna tahammül etmesini bilen idealcidir.
  • Muallim ruh yapımızın sanatkârıdır. Böyle olunca ondaki sakatlıkların hepsinden mesuldür.

Mektepte nöbet tutma ve birtakım kolların idaresi muallimlik mesleğine vurulmuş darbelerdir. Koridorlarda talebeyi takip eden, sınıflarda para toplayan muallim, asli görevlerinden uzaklaştırılmış bir insandır.

  • Muallim sahip olduğu mesuliyetle en fazla hür olan insandır. Muallimin çalışmasını idari ve siyasi endişe ile kayıtlandırmak, öğretim idealine dışardan emirle yön vermek istemek, onu ölüme mahkûm etmektir. Descartes “hür olmayan düşünce, düşünce değildir” diyor. Biz de bu sözden yola çıkarak hür olmayan muallim muallim değildir diyebiliriz.
  • Maarif demek muallim demektir. Milli eğitim bakanlığı sadece onu düzenleyici bir cihazdan başka bir şey değildir.
  1. BÖLÜM: MAARİF DAVAMIZ

Mektep, neslin ruhundaki kuvvetli tarafları yaşatmasını bilmelidir. Eğer bu şuur ve idrake sahip olarak kurulmuş bir Mektebimiz olsaydı gece asırlarda olduğu gibi asrımızda da milletimizin ilim, sanat ve felsefe sahasında dâhileri yetişir, bugün bir Türk sanatı, Türk felsefesi, Türk sanatı olurdu.

Bir gün doğmasını beklediğimiz Anadolu romantizminin temeli İslâm; ahlakı aşk ve fedakârlık; sanatı Anadolu destanları, masalları ve halk türküleridir. Felsefesi ise, sonsuzluğu hedef yapan, ölüme inanmayan bir irade olacaktır.

Ancak mevcut maarif anlayışımız kendi rönesansımızın ortaya çıkmasına engel olmaktadır:

  • İlkokulun dördüncü sınıfından lisenin son sınıfına kadar dersleri birbiri üzerine yığıyor ve her birini döne döne tekrar ediyoruz.
  • Yetiştirici elemanları hazırlamadan mektep açılması mekteplerin niceliklerini kaybetmesine neden olmakta ve milli maarifin değerini gün geçtikçe düşürmektedir.
  • Diplomalarla sürünenlerin yanında küçük tahsilleri ile yüksek mevkilere çıkanların çoğalması mektebin itibarını sarstı.
  • Kadınlık terbiyesi ihmal edildi. Kadına hayat tarafından ayrılan ev sanatları ile küçük çocuğu yetiştirme mesleği, kızların öğretiminde değerli yerini almalıydı.
  • Mektep çağında bulunan çocuklara iktidarda bulunan partinin nakaratlı kasidelerin ezberletilmesi, kitaplara, ilme güveni azalttı.
  • İmtihan metotları talebeyi çürütmüş adeta skolastikleştirmiştir. İmtihanlar muallimin talebe bilgisine bir şey ilave etmediği gibi muallimin kendini yetiştirmesine de engel olmaktadır. Mevcut muallimlerimiz okumuyor, çalışmıyor, kendisiyle uğraşmıyor.
  • Her millet mektebinin kendi maarif karakterini yansıtan bir mektep binası anlayışı vardır. Bizim milli ruhumuzun izlerini taşıyan bir bina anlayışımız yoktur.

Geniş manada maarifi meydana getiren dört unsur vardır:

  1. Ders, hakikatlerin araştırılmasıdır. Teknik ancak ilimlerden sonra ele alınır.
  2. Talebe, hakikatler peşinde koşmayı meslek edinen insandır. Gayesi manevi olgunlaşmadır. Mekteplerin diploma müşterisi ve istikbalin mevki dilencisi değildir.
  3. Muallim, daha önce de belirtildiği gibi maarif davamızın yapıcı ve en esaslı unsurudur. Mesleği yalnız muallimlik olan ve bu vazifeden başka iş görmeyen idealistler ordusuna sahip olduğumuz gün ilk zafer borusunu çalacağız.
  4. Mektep, Millet mektebinin dışında yer alacak özellik ve yabancılık tanımayan, kutsal çatısı altında siyasete asla yer vermeyen muallimin ilmi ve ahlaki otoritesinden başka hiçbir otorite tanımayan, ideal çatı…

Bu dört temel duvar üzerinde yükselecek olan milli müesseseyi bugünden kurmaya başlamalıyız. Bu müessese bize ilimle dinin emaneti olacaktır. İlme teslim oluştaki hiçbir menfaat gözetmeyen hakikat aşkı dinin kaynaklarından hayat bulacaktır. Milli marş düşünürken mehter musikisini unutmayacak, Selçuklu mimarisinin, ruhani ve içten tebessümünü toplayacak, Ebu Hanife’nin hak ve davası ile Descartes’in düşünceye doğru yolları gösteren zekâsını birleştirecektir. Bu müesseselerde yetişecek nesillerin Avrupalılar gibi makine aşığı değil, idealimizdeki gibi ruh ve vicdan aşığı olmalarını istiyorsak Avrupa’dan aldığımız öğretim yöntemlerini değiştirmemiz lazımdır.

İLKÖĞRETİM

Şahsiyetin üç unsuru vardır: maddi unsur, ruhi unsur, içtimai unsur. Maddi unsur biyolojik varlığımızdır. Ruhi unsur duygularla örülü iç varlığımızdır. İçtimai unsur cemiyet içindeki yerimiz, vasıflarımızdır.

İlkokulda elimize gelen çocuk, bazı kalıtım kabiliyetlerine sahip olmakla birlikte henüz maddi şahsiyetini yaşamaktadır. Çocuğa sadece daha iyi metotlarla daha kolay öğrenmeyi öğretmek ilkokulun aslî hedefi değildir. Bizim vazifemiz onu şahsiyet sahibi olmaya hazırlamaktır. Çocuğa ilk sunulacak olan hürmet duygusudur. Hürmet bir nevi ibadet halidir. Hürmetsiz ve ibadetsiz insan birbirine saldırır. Her sokak köşesinde dalaşan zaman birbirini tekmeleyenler ihmal edilmiş çocuklardır. Bunlardan yarın zalimler ve katiller çıkacaktır. Daha sonra çocuğa merhamet duygusu aşılamak, ona yardım vazifesi yüklenmelidir.

İlkokul çocuğuna aşılanması gereken diğer bir özellik ise tarih sevgisidir. Fransız çocuğu gözünü La Fontaine’in masalları ile açıp ilk hikmetleri onda bulurken, bizim zengin halk edebiyatımız mekteplere yeterince girememektedir.

Netice itibariyle, eğer teknik hırsı bizi tamamen fetheder ve çocuklarda tarih bilinci ile ahlak duygusunu ihmal edersek Mehmet Akif’in şu acıklı hitabı dudaklarımızdan fışkıracaktır: “Bırak tahsili evladım, sen ilkin bir hayâ öğren!” Biz tahsilden önce hayâyı pekiyi bilen kendini bilen, cesur, fedakâr, imanlı bir nesil yetiştirmek zorundayız.

LİSE

Liselerimizin bugünkü hâli, yükseköğretime hazırlayıcı değildir. Liselerimiz, öğrencinin düşünen, medeni adam olabilmeleri için ortalama bir genel kültür verebilmeli, her ilimden bir çeşni tattırabilmelidir. Bunun için de derslerin öğretim metotlarını değiştirmek, programa bazı dersleri ilave etmek gerekir.

Edebiyat dersinde esas eskiden metin şerhi idi. Bugün ise edebiyat tarihidir. Her ikisi de esas oldukları müddetçe faydasızdır. Yani genç ruhlarda sanat kültürü, güzellik heyecanı, ruh sevgisi uyandırmaya kabiliyetli değillerdir. Sinema ve spor zevkinden ötesine geçemeyen bu nesle sanat ruhu vermek istiyorsak edebiyat derslerine estetik ve ruhbilim kültürünü esas almak gerekir.

Tarih dersi ile tam anlamıyla bir vakanüvislik, masalcılık, geçmişe ait bir dedikodu halindedir. Tarihî olayları geçmişe ait değil de hal içine yaşayan şeyler gibi ele almak, tarih öğretiminin temelini nedensellik bağlantsıı üzerine kurmalıyız.  Nasıl ki edebiyat hocası estetik ve ruhbilim bilmeli ise tarih hocası da sosyoloji bilmelidir.

Sosyoloji, durumları tarih gibi sebeplerle açıklayıcı bir bilimdir. O, cemiyet hayatını çevirmekte olan bütün olayları eleştirerek tanıttığından, vatandaş için en faydalı derslerden biridir. Mantık daha yüksek bir hazırlık gerektirir. Bu ders okutulmadan, evvelki sınıflarda bilimler hakkında tam bir genel kültür verilmiş olmalıdır.

Felsefenin, ruhbilim temeline ihtiyacı var vardır. Önce ruhbilim okutulmalı, talebede edebiya, tarih ve matematik dersleri ile altyapı oluşturulmalıdır. Bu yapılmadığı müddetçe, garp felsefe dünyasının meşhur isimlerini ezberlemekten öteye hiçbir zaman gidemeyeceğiz.

Anadilini hakkıyla bilmeyen, bu dilin inceliklerine hâkim olamayan gençler ruhbilim ve felsefe gibi derslerde başarılı olamayacaktır.

Matematik zihnin soyut kuvvetlerini meydana çıkaran derstir. Bu bakımdan önemi büyüktür. Fakat formüller ile teoremler ezberletmek yolu bu dersin önemini sıfıra indirmiştir. Matematiğin muamma hâline geldigi, talebeye aman dedirttiği yerde matematik öğretmesini bilen yok demektir. Liselerimizdeki matematik hastalığının nedeni budur.

Fizik ve coğrafya dersleri, kâinatın kanunlarını tanıtan derslerdir. Fizikte formül, coğrafyada şehir, miktar, bölge ismi ezberletmek değersiz gayretlerdir. Fizik dersinde madde kanunları, coğrafyada ise dünyamızı kuşatan olaylar açıklama ile öğretilmelidir. Talebe harita okumayı bilmelidir.

Biyoloji dersinde, insan vücudu ve hayatının öğretilmesine büyük önem verilmeli, sayısız bitki ve hayvan adının öğretilmesinden vaz geçilmelidir.

Bugünkü programımız yabancı dil öğretimi yapamamaktadır. Ortaokul ile lise arasında bir senelik yabancı dil sınıfı bizi bu gayeye götürebilir.

Bu mevcut derslerin yanı sıra bir takım yeni derslerin de okutulması gerekir. Bunlar: sanat tarihi müzik, ahlak, ekonomi ve sağlık derslerdir.

Sanat tarihi dersi görmeyen gençlerde tabiat aşkı ve ona bağlı ruh incelikleri doğmaz. Anadolu çocuğu birçok yabancı millet sergisini ağzı açık izlerken, Selçuklu mimarisine, İslam sanatlarına, Süleymaniye’nin eşsiz değerine ait hiçbir şey bilmemektedir.

Ahlakın, felsefe dersi içinde okutulması işi ciddiye almak demek değildir. Zamanımızda bir ahlak buhranı vardır. Hareketlerimizin ilmi demek olan ahlak lisenin bütün sınıflarında okutulmalıdır.

Yarının dünyası mutlaka ahlaka bağlı bir ekonomi sistemi üzerinde kurulacaktır. Ekmeğini alın teri ile kazanan, ağzına helal lokma koymanın önemini bilen nesiller için ekonomi dersine ihtiyaç vardır.

Lise talebesi, yarım doktor denilecek kadar sağlık bilgisine sahip olmalıdır. Ufak tefek hastalıklarda kendine iyi bakamayan, çocuk sağlığı hakkında bilgisi olmayan adam, herhalde tam adam değildir. Bütün sporlardan evvel sağlık dersi lazımdır.

ÜNİVERSİTE

Milli bünyemizin derinlerine işleyen dertlerden biri de üniversite meselesidir. Darülfünun’u lağvederek büyük vaatlerle açılan üniversite, gömdüğü Darülfünun’a nazaran her bakımdan gerilemiş durumdadır. Üniversite, asrın ilim hayatına hiçbir eser, bir fikir ve görüş katmadığı gibi, yaptığı neşriyat da en basit ve ilkel bilgilerin dışına taşmamakta bazen Türk dilini kullanma nasibinden dahi mahrum bulunmaktadır.

Üniversite hocalarının çoğu şahsi menfaat ve şahıslara hizmet ölçüleriyle yükseltilen elemanlardan seçilmektedir. Bugün üniversite ahlaki bakımdan da bir millete ışık tutacak, gençliğe örnek olacak durumdan çok uzaktadır. Üniversiteye imtihanla öğrenci alınması ortaöğretimi inkâr etmektir. Her taraftan çürüyen bu müessese lağvedilerek yerine yenisi açılmalıdır.

OKULLARIMIZDA DİN VE AHLAK EĞİTİMİ

Din dersi ilkokulda, dini menkıbeler ve ahlak aşısı halinde her sınıfta okutulmalıdır. Ortaokulda geniş ve tam, İslam medeniyeti tarihi okutulmalı temel dini bilgiler verilmelidir. Lise bölümünde ise Kur’an’dan parçalar izah edilmeli ve İslam felsefesi okutulmalıdır. Ancak böyle ilmi bir öğretimle dini kültür gayesine gidilir.

Davanın fikir ve ilim çevresinde layık olduğu değerde karşılanması için bu eğitim devlet eliyle yapılmalıdır. Kurslar halinde fertlerin ve zümrelerin yaptığı yarım, şuursuz, ilimsiz öğretime son verilmelidir. Aynı zamanda dini değerleri gözden düşüren çalışmaların, büyücü ve üfürükçülerin, kalpazan şeyhlerin seçim namazlarının, hac ticaretinin, dini neşriyat pazarlamacılarının, din istismarcılığının sona erdirilmesi gerekmektedir. Din ve ahlakımızın selameti o zaman başlayacaktır.

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.