Türkçe’nin Tarihi Gelişimi

Türk adına tarihte ilk defa Çin kaynaklarında “T’u-küe” (Türkler) şeklinde MS 6. yy.da rastlanır. Bizans kaynaklarında da yine 6. yy olarak geçer. Türk dilinin tam anlamıyla bir yazı dili olarak geriye doğru kesintisiz şekilde takip edebildiği tarih MS 720’dir. Daha önce 6. asırda yazıldığı tahmin edilen bazı eksik ve kısa yazı parçaları bulunmuşsa da bunlar fazla kayda değer değildir. Şu halde Türk dilinin sahip olduğu yazılı metinler yaklaşık olarak 1400 yıl kadar öncesine uzanmaktadır.

Türk dilinin Ural-Altay dilleri arasındaki yeri ve diğer Altay dilleriyle akraba olup olmadığı konusunda epeyce araştırma yapılmıştır. Türk dilinin tarihi seyrini şöyle takip etmek mümkündür:

dil

1)ALTAY DEVRİ (??)

            Türkçe ile Moğolcanın dil birliği oluşturdukları düşünülen farazi bir devirdir. Bu devir ile alakalı dilbilimciler arasında farklı görüşler bulunmaktadır. Bu görüş ayrılıkları nedeniyle Altayistik Teorisi ortaya çıkmıştır.

            ALTAYİSTİK TEORİSİ: Altay dilleri teorisi Türk, Moğol, Tunguz, Kore ve Japon dillerinin ortak bir kökten çıktığını ve bunların akraba olduğunu kabul eden teoridir. Teoriye göre bu diller ortak bir ata dilden gelir. Akrabalık teorisine inananlar bu farazi dile Altay Dili (Altayca) adını verdiler. Bu dil aileleri arasındaki fonetik ve morfolojik uygunlukların tesadüfe ve alınma kelimelere dayanmayıp, aksine bunların kök akrabalığı gösteren deliller olduğuna inanırlar.

Karşılaştırmalı Altay dilleri bilim alanına Altayistik, bu bilim alanıyla uğraşanlara da Altayist denilir. Mukayeseli Altay dil bilimi, ilmi manada Finlandiyalı âlim J. Ramstedt ile başlar. Ural-Altay teorisinin yanlış olduğunu gören Ramstedt’e göre Ana Altay dili diye en eski olduğu varsayılan bir dilin 4 lehçesi bulunuyordu:

Moğolca          Türkçe             Mançu-Tunguzca        Korece

Bu lehçeler zamanla dil halini aldı. Altayistik teorisini benimseyenler; J. Ramstedt, Nikolas Poppe, Matias Castren, Vladimirtsov… Türkiye’de Altayistik ile ilgilenen bilim adamları Ahmet Temir, Osman Nedim Tuna, Talat Tekin ve Tuncer Gülensoy’dur.[1]

2) EN ESKİ ANA TÜRKÇE DEVRİ (~ MÖ 3-4 YY)

            Bundan önceki Altay dillerinin bir dil birliği oluşturduğu devreyi tasavvur edenlerin Kabule yanaşacakları bu ikinci devrede Türkçe güya Ana Altaycadan ayrılmış ve ayrı bir dil halinde gelişmeye başlamıştır.

3) İLK TÜRKÇE DEVRİ (1-5 YY)

            Tarihte Türk asıllı oldukları bilinen bazı Türk boyların konuştukları dillerden bize ulaşan dil malzemesi yeterli olmamasına rağmen, bazı tarihi kaynaklarda geçen boy, hükümdar ve yer adlarının Türkçe ile ilgili olması, bu devre hakkında az da olsa bir kanaat edinilmesini sağlamaktadır. Mesela Hun, Avar, Hazar, Peçenek, Çuvaş vb. gibi. Bunlardan Hun dilinin MS 2.yy.da bazı lehçelere ayrıldığı, Kuzey Hun lehçesinden Yakutçanın, Batı Hun lehçesinden Çuvaşçanın, Doğu Hun lehçesinden Türk ve Tatar dillerinin çıktığını tahmin edenler olmuştur.

Bu boylardan batıya göç edenlerin dilleri Batı Türkçesi sayılmaktadır. Bunların dillerinde l/ş ve r/z ses değişmelerine göre doğudakilerin diline Şaz Türkçesi, batıdakilerin diline de Lir Türkçesi denilmiştir.

4) ESKİ TÜRKÇE DEVRİ (6-10 YY)

            Eski Türkçe tabiriyle, Türklerin İslam dinine girmeden önceki dili kastedilir. Türkçenin Türk adı ile ve yazılı metinlerle takip edilebildiği ilk devri budur. Bu devirde Türkçe MS 6-10.yy.lar arasında Moğolistan bozkırlarında, Tarım bölgesi ve çevresinde konuşulup yazılmıştır. Bu dönem; Köktürk ve Uygur olarak 2’ye ayrılır.

Bazı Türkologlar bu tarihi devri 12. hatta 13. asra kadar götürerek Karahanlıca’yı da Eski Türkçe içine katarlar.

Türkçenin grameri hakkında yeterli bilgi edinebileceğimiz en eski derli toplu yazılı metinler II. Köktürk Hakanlığı devrinde anıt olarak dikilmiş taşlarda bulunmaktadır. Bunlar;

  1. Tonyukuk (725)
  2. Kültigin (732)
  3. Bilge Kagan (734) anıtlarıdır.

Bu anıt mezar taşları Moğolistan’da Orhon Irmağı vadisinde bulundukları için “Orhon Abideleri” diye de adlandırılır.

Bu üç büyük anıttan başka bugüne kadar Köktürk harfleriyle yazılı daha pek çok anıt veya sade mezar taşları bulunmuştur. Diğer mühim yazılı taş anıtlar: Ongin, İhe Höşötü, Suci, Şine-usu, Taryat vs yazıtlardır.

Köktürk abidelerinin bulunuşu Türk dili ve tarihine büyük bir ufuk açmıştır. Çin kaynakları ç eskiden bu abidelerin dikildiğini bildirmektedir. 1890 yılında A. O. Heikel’in başkanlığında bir Fin ilim heyeti, 1891 yılında da Radloff’un başkanlığında bir Rus ilim heyeti bu bölgeye gidip yazıların kalıplarını ve fotoğraflarını aldılar. Bulunan malzemeler atlaslar halinde yayınlandı.

Orhon Kitabelerinin yayımlanmasından bir sene sonra Danimarkalı V. Thomsen bu kitabelerdeki alfabeyi çözerek yazıları okumayı başardı. Bu hadise dünya ilim çevrelerinde büyük yankılar uyandırdı. 1894’te W. Radloff Orhon Yazılarının ilk tercüme denemesini yaptı. 1896’da V. Thomsen titiz bir şekilde Orhon Kitabeleri metnini tefsir ve tercüme etti. 1922’de de Tonyukuk Abidesini Danimarka diline çevirdi. orkhun-39-900x505

Bu en eski Türkçe metinlerin yorumlanması çalışmalarına bilhassa W. Bang ve Resenen gibi mühim Türkologlar da katıldılar. Köktürk harfli metinler üzerinde çalışmalar hala devam etmektedir. Türklerden; Necip Asım (Orhun Abideleri, İstanbul 1341), H. Namık Orkun (Eski Türk Yazıtları, I- IV, İstanbul 1936-1941), Talat Tekin (A Grammer of Orkhon Turkic, The Hague, 1968), Muharrem Ergin (Orhun Abideleri, İstanbul 1970) bu kitabelerle ilgili çeşitli çalışmalar yapmışlardır.

  1. Bang’ın öğrencileri A. Gabain ve Reşit Rahmeti Arat ile yayımladığı “Turkisch Turfan Texte” serisi son derece titizlikle hazırlanmış metin neşirleridir. A. von Gabain yayımlanmış metinlere ve daha bazı yazmalara dayanarak Eski Türkçe’nin mükemmel bir gramerini yapmıştır. (Mehmet Akalın tarafından Türkiye Türkçesine tercüme edilmiştir.)

Uygurca Köktürkçenin bir devamı olmakla birlikte ondan bazı ayrılıklar gösterir. Bununla birlikte Köktürk alfabesiyle yazılmış “İl İtmiş Kagan” yazıtı ile Bögü Kagan zamanında Tarım bölgesinde Uygur alfabesi ile yazılmış metinler Uygurcanın ilk örnekleri sayılabilir. Hoça’da bir Burkan manastırının vakıf kitabesi olan bir ağaç kazık, mani dininin Ötüken Uygurları tarafından 762-763’te devlet dini olarak kabul edildiğini anlatan metin ve yine mani muhitinde Uygur ve Mani alfabesiyle yazılmış bazı eserler bu ilk örnekleri teşkil ederler.

Bu dönemde “Altun Yaruk” adlı eser Sinku Seli adında bir Uygur tarafından 10. asır başlarında Çinceden tercüme edilmiştir.

Eski Türkçe çağı olarak adlandırılan devrede Türkler arasında kullanılan alfabeler şunlardır:

  1. Köktürk Alfabesi
  2. Uygur Alfabesi
  3. Mani Alfabesi
  4. Brahmi Alfabesi

Bunlardan başka Sogd, Tibet ve Çin alfabeleri de kullanılmıştır.

5) ORTA TÜRKÇE DEVRİ

            Türklerin İslam dinine ve kültür muhitine girmesinden sonra, doğuda “Müşterek Orta Asya Türkçesi” diye adlandırılan Karahanlı (Hakaniye) Türkçesi (11-13.yy), Harezm Türkçesi (12-14.yy) ve bunların devamı niteliğinde olan Altınordu (14-16.yy) ve Çağatay (14-19.yy) Türkçeleri. Batıda Eski Anadolu Türkçesi (13-15.yy) ve bunun devamı olan Osmanlı Türkçesi (16-19.yy). Karadeniz’in kuzey yörelerinde Kuman-Kıpçak Türkçesi (13-14.yy) ve bunun devamı olan, Mısır’da kısmen Suriye’de Memlük Türkçesi (13-17.yy), Ukrayna ve Kırım’da Ermeni Türkçesi (16-17.yy). Türk dili tarihinde en uzun devreyi teşkil eden Orta Türkçenin belli başlı şiveleridir.

Doğuda:

Karahanlı Türkçesi (11-13.yy)

Harezm Türkçesi (12-14.yy)

Çağatay Türkçesi (14-19.yy)

Batıda:

Kuzey Batıda:

                                   Kıpçak Türkçesi (13-17.yy)

  1. Kuman Kıpçakçası (13-14.yy)
  2. Memlük Kıpçakçası (13-17yy)
  3. Ermeni Kıpçakçası (16-17.yy)

Güney Batıda:

                                   Eski Anadolu Türkçesi (13-15.yy)

Osmanlı Türkçesi (16-20.yy)

  1. Klasik Osmanlı Türkçesi (16-19.yy)
  2. Yeni Osmanlı Türkçesi (19-20.yy)

            Başlangıç ve Yazı Dili Olma Dönemi (11-15.yy)

            Bilhassa İslami devir diye adlandırılan bu döneme Karahanlı-Harezm sahası metinleri ile Oğuz ve Kıpçak sahasında yazı dili olarak verilen ilk dil ürünleri girer. Bu dönemim belirgin özelliği, Eski Türkçe geleneğini sürdüren Türk boylarının çok uzak bölgelere yayıldıktan sonra, oralarda kendi şivelerini yazı dili haline getirmiş olmalarıdır. Bu devrin zaman sınırı yaygın olan kanaate göre 11-15. yy.lar arasıdır.

            Gelişme ve Edebi Dil Olma Dönemi (15-20.yy)

Orta Türkçe devrinde yazı dili haline gelmiş olan şivelerin eserler vererek edebi bir dil olması, bu döneme rastlar. Osmanlı, Çağatay, Kıpçak, Türkmen ve benzeri şiveler Orta Türkçe devrinde yazı dili hüviyetini kazanmışlar ve birçok edebi eserler vererek, bu devrede edebi dil haline gelmişlerdir.

DOĞU TÜRKÇESİ

  1. KARAHANLI (HAKANİYE) TÜRKÇESİ:

            Dil hususiyetleri bakımından Eski Uygurcanın devamı niteliğindedir. Türklerin Müslüman olmalarından sonra ilk İslami Türkçe eserlere sahip bulunması sebebi ile 11-12. asırlara damgasını vurmuştur. Doğu Türkistan’da Karahanlılar sülalesinden Satuk Buğra Han İslam dinine girmiştir. Dönemin önemli eserleri:

# Bu ilk Türk İslam devleti zamanında Kuran’ın Farsçanın yanı sıra Türkçeye de tercüme edilmiş olduğu bize kadar ulaşan bazı nüshaların dilinden anlaşılmaktadır. (Ayrıntılı bilgi; Z. V. Togan, İslam Tedkikleri Enstitüsü Dergisi, III, 145-148)

# Kaşgar’da 1069 yılında Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından Karahanlı Hükümdarı Tabgaç Buğra Han için yazılan Kutadgu Bilig bu dönemim ilk büyük manzum eseridir. Bilinen 3 yazmasından Viyana yazması A. Vambery ve W. Radloff, Viyana ve Kahire yazmaları da yine Radloff tarafından yayımlanmıştır. Her 3 nüshayı karşılaştırarak daha mükemmel bir tenkitli metin R. R. Arat tarafından neşredildi (İstanbul, 1947) ve Türkiye Türkçesine çevrildi.

# Karahanlı lehçesini esas alarak o dönemin diğer Türk lehçeleri hakkında en değerli bilgileri ihtiva eden çok mühim bir başka eser Mahmud el Kaşgari’nin Divan ü Lügati’t-Türk adlı 1073-1074 yılında bitirdiği Arapça eseridir. Bu eser, Araplara Türkçe öğretmek maksadıyla kaleme alınmış ve Arap dilbilgisinde takip edilen usule göre düzenlenmiştir. Fakat eser baştan sona kadar tamamen Türkçe kelimelerin bir lügati olduğundan ve bu kelimeler için Türkçe cümleler, hatta o devirde halk arasında yaşayan bazı şiirlerden örnek verildiğinden, Türk dili için son derece mühimdir. Kaşgarlı Mahmud, eserinde hem o zamanki Türk boyları hem de bunların lehçe ve şiveleri hakkında değerli bilgiler vermiş, eserine koyduğu dünya haritasında bu boyların ve diğer milletlerin yaşadıkları bölgeleri göstermiştir.

DLT’nin bilinen tek nüshası (İstanbul Millet Kütüphanesi) ilk defa Kilisli Rıfat tarafından yayımlandı. (İstanbul, 1914-1917) Brockelmann’ın bu eserdeki malzeme ile ilgili bazı çalışmaları oldu. Eserin tıpkıbasımı TDK tarafından yapıldı. (Ankara, 1941) Besim Atalay tarafından Türkçeye çevrildi. (3 cilt, Ankara, 1939-1941) Dizini 1943 yılında hazırlandı.

# Edib Ahmet Yükneki’nin Atabetü’l-Hakayık adlı manzum 121 dörtlükten müteşekkil eserinin telif yeri ve tarihi belli olmamakla beraber Karahanlı Türkçesinin son zamanlarına aittir. Bu eser önce Hibetü’l-Hakayık adıyla Necib Asım tarafından yayımlandı. (İstanbul, 1915) Daha sonra R. R. Arat tarafından geniş bir inceleme, metin, tercüme, açıklamalı notlar ve tıpkıbasımı ile neşroldu. (İstanbul, 1951) Atabetü’l-Hakayık’ın 3’ü İstanbul’da, 2’si Ankara’da, 1’i Berlin’de olmak üzere 6 nüshası tespit edilmiştir. İstanbul’dakilerin biri Uygur, biri hem Uygur hem Arap, diğer yalnız Arap harfleriyle yazılmıştır. İstanbul dışındaki diğer 3 nüsha çok eksiktir.

  1. HAREZM TÜRKÇESİ

            Eski bir kültür geleneğine sahip olan Harezm bölgesi 1017’de Gazneli Mahmud tarafından fethedilmiş ve idaresi Türk asıllı valilere bırakılmıştı. Gazneliler ve Selçuklular devrinde Harezm bölgesine Oğuz, Kıpçak, Kanglı ve diğer Türk boylarına mensup kalabalık aileler gelip yerleşmişler, böylece burada gittikçe artan bir Türkleşme hareketi başlamıştır. Nüfusunun çoğu artık Türk olan Harezm bölgesinde konuşulan dil ve tıpkı nüfusu gibi, karma bir şekil almıştır. Esas itibariyle Karahanlı Türkçesi hususiyetlerine bağlı olan Harezm Türkçesi bu bölgeye yerleşen çeşitli Türk boylarının (bilhassa Oğuz, Kıpçak vb) lehçe ve ağızlarından birçok lügat ve gramer unsurları alarak kendine has bir hüviyet kazanıp yeni bir yazı dili olmuştur.

Harezm Türkçesi hususiyetlerine sahip eserlerden bize kadar gelen ilk örnekler 13. asra ait olup, asıl edebi eserleri 14. yüzyılda yazılmış ve bu asırda altın çağını yaşamıştır. Bu karma edebi dil yalnızca Harezm bölgesinde kalmayarak Altınorda’nın belli başlı şehirlerinde hatta Kırım’da bile bir kültür ve edebiyat dili olarak kullanılmıştır.

Daha sonra Timurlular devrinde siyasi üstünlükle birlikte gelişen Çağatayca yaygınlaşmış ve Harezm Türkçesi’nin yerini almıştır. Harezm Türkçesi bir geçiş dönemidir.

             Dönemin en önemli eserleri

# Mahmud bin Ömer ez-Zemahşeri’nin 1127-1144 yılları arasında yazdığı Mukaddimetü’l-Edeb. Bu eserde esas metin Arapça olmasına rağmen, satır altında Harezm Türkçesi tercümeleri vardır ve bize ulaşan en eski nüshaları 8. asırdan kalmadır. Bilhassa lügat bakımından mühim olup, pek çok nüshası mevcuttur. Yalnız Harezm Türkçesi ile tercümeli olan nüshaların sayısı 20’den fazladır.

# Nasıreddin Rabguzi’nin Kısasu’l-Enbiya adlı eseri (1310) sade bir nesirdir. Pek çok yazmaları vardır. En eskisi ve dil bakımından mühim olanı Londra’dadır. N. I. İlminskiy (Kazan, 1859) ve K. Grönbech (Kopanhagen, 1948) tarafından neşredilmiştir. Grönbech’in neşrettiği Londra nüshasının dil hususiyetleri J. Schinkewitsch tarafından incelenmiştir. (Berlin, 1926)

# Harezm Türkçesi’nin 1313 yılında yazılan bir başka mühim dil yadigârı, Şeyh Şerif Hoca tarafından yazılan Mu’inü’l-mürid adlı manzum eseridir. Bu eserin tek nüshası Bursa’dadır.

# Aslen Harezmli olduğu sanılan Altınorda şairi Kutb, manzum bir eser olan Hüsrev ü Şirin’i 1341 yılında yazdı. Tek nüshası 1383’te istinsah edilmiş olup. Paris’tedir. A.Zajaczkowski (1954-1961) ve N. Hacıeminoğlu (İstanbul, 1968) tarafından neşredildi.

# Harezm Türkçesi için en mühim dil kaynaklarından biri hiç şüphesiz Nehcü’l-Feradis’tir. Müellifi Mahmud bin Ali bu kitabını 1358’den önce Harezm veya Sarayda yazmıştır. Mensur bir eser olan Nehcül’-Feradis peygamberin, dört halifenin, ehl-i beyt ve dört imamın hayatlarını, iyi ve kötü amelleri anlatan dini konulardan ibaret dört ana bölümden teşekkül eder. Halk dili ile yazılmış tamamen harekeli olan metin dil araştırması için gayet elverişli ve mühimdir. 1360 yılında istinsah edilen Yenicami nüshası Z. V. Togan tarafından 1926 yılında tanıtıldı. J. Eckmann tarafından önce tıpkıbasım halinde yayımlandı. (Ankara, 1956) Eckmann’ın hazırladığı transkripsiyonlu metin, ölümünden sonra TDK yayınları arasında çıktı. (Ankara, 1984)

            III. ÇAĞATAY TÜRKÇESİ

Müşterek Orta Asya Türkçesinin üçüncü tabakası olan Çağatayca, Harezm Türkçesinin bir devamıdır. Karahanlı Türkçesi ile Çağatayca arasında bir geçiş devresi olarak kabul edilen Harezm Türkçesi aynı zamanda Altınorda sahasında da bir edebi dil olarak kullanılmaktaydı. Harezm ve Altınorda bölgeleri eski ihtişamlı kültür merkezi olma durumlarını 15. asırdan itibaren kaybettikten sonra, Orta Türkçenin doğu kanadında iki farklı gelişme başlamış ve doğuda sonradan Çağatayca adı ile şöhret bulan Doğu Türkçesi, kuzey batıda da Kıpçak Türkçesi ayrı birer yazı dili olarak teşekkül etmişlerdir. Çağatayca 16. asrın sonlarından başlayarak 19. asra kadar devam eden ve yerini bugünkü Özbekçeye bırakan Orta Asya ve çevresindeki bütün Türklerin müşterek edebi yazı dili olan zengin ve gelişmiş tarihi bir Türk lehçesidir.

Bu yazı dili 5 asrı geçen uzun süre içinde 3 ana döneme ayrılır:

  1. İlk Dönem: 14.yy sonlarından 15.yy.ın ilk yarısına kadar süren Nevai’den önceki dönemdir.
  2. Klasik Çağatayca Dönemi: 15.yy.ın ikinci yarısı ile 16.yy.ın ortalarına kadar devam eden ve Nevai, Hüseyin Baykara, Babür vb ile edebi zirvesine ulaşan dönem.
  3. Klasik Sonrası Dönem: 16.yy ortalarından 19. asrın sonlarına kadar devam eden dönem. Ebu’l-Gazi Bahadır Han vb dönemi.

            BATI TÜRKÇESİ

  1. KUZEY-BATI TÜRKÇESİ (KIPÇAK TÜRKÇESİ)

Orta Türkçenin batı kanadını Kuman-Kıpçak ve Oğuz boylarına mensup Türklerin lehçeleri teşkil eder.

Kuman-Kıpçak lehçesi Kuzey-Batı Türkçesi, Oğuz lehçesi de Güney-Batı Türkçesi diye adlandırılır. Kuman ve Kıpçaklar önceden iki Türk boyu iken sonradan birbiriyle iyice kaynaşmışlar, şiveleri de tamamen birleşmiştir.

Kıpçak bozkırında yaşayan bu Türk halkı zaman zaman karşılaştığı geçim sıkıntısı, kuraklık vs gibi olaylar onların çocuklarını Ortaçağda yaygın olan köle tüccarlarına bazı menfaatler karşılığında vermelerine ve birçok Kıpçak gencinin Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelere gidip, oralarda yerleşmesine sebep oldu.

Moğol İstilası bu nüfus akımını daha da hızlandırdı, Türk asıllı gençler, varlıklı aileler yanında, devlet adamlarının konaklarında, orduda aktif hizmet işlerini ellerine aldılar ve zamanla devlete hâkim oldular. Nitekim ilk Memlük hükümdarı Aybek aslen Türkmen’dir. Daha sonra Kıpçaklardan Baybars’ın, Ayn Calut (1259)’da Moğolları yenmesi ona ve dolayısıyla idareci zümre olan Türklere büyük bir şöhret sağladı. Hâkim zümrenin dili hakkında gramer, lügat vs cinsinden eserler yazıldı. Türkçe, rağbet edilen bir dil olarak incelenip işlendi. Kıpçak Türkçesine ait eserleri üç gruba ayırmak mümkündür:

  1. Kumanların adını taşıyan Gotik harfleriyle yazılmış olan Codex Cumanicus.
  2. Altınorda, Mısır ve Suriye’de yazılan Kıpçak Türkçesi dil yadigarları.
  3. Kırım’da 13-14. asırda kalabalık bir cemaat oluşturarak, Kıpçakçayı kilisede ve resmi yazışmalarında benimseyen Ermenilere ait 1559-1664 yıllarından kalma bazı eserler.

Dönemin Önemli Eserleri

      

   codex-cumanicus   # Codex Cumanicus: “Kumanlara ait bilgiler kitabı” anlamına gelen bu dil yadigarının tek nüshası Venedik Katedrali Kütüphanesi’ndedir. Eserin ilk satırları 1303 tarihini taşır. Söz konusu eser iki defterin bir cilt içinde birleştirilmesinden meydana gelir. Birinci deftere İtalyanlar Bölümü, ikinci deftere de Almanlar Bölümü denir. İlk bölümde Latince, Farsça, Kumanca kelimeler hakkında karşılaştırmalı bilgiler verilirken ikinci bölümünde, Kuman grameri hakkında bilgi verilir ve Kuman bilmeceleri yer alır. Radloff, Bang, Nemeth, Gabain, Tietze eser üzerinde çalışma yapan araştırmacılardandır.

# Tercümân Türkî ve Arabî: Memlük Kıpçakçasına ait bilinen en eski eserdir. 1245’te Mısır’da yazılmıştır.

# Kitâbü’l-İdrâk li Lisânü’l-Etrâk: Türkçenin bilinen ilk grameridir. Esirü’d-din Ebû-Hayyan tarafından 1312’de yazılmıştır.

# Husrev ü Şirin: Nizamî’nin aynı adlı eserinin Türk edebiyatındaki ilk tercümesidir. 1341’de Kutb tarafından yazılmıştır. Kıpçak Türkçesinin temel kaynaklarından biridir.

# Gülistan Tercümesi: Sadî’nin Gülistan adlı Farsça eserinden Saraylı Seyf’in yaptığı tercümedir.

# Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lûgati’t-Türkiyye: Yazılış tarihi kesin belli olmayan Kıpçak gramerlerinden biridir.

  1. GÜNEY BATI TÜRKÇESİ (OĞUZCA)

            Selçuklu Türklerinin Malazgirt’te Bizanslıları yenerek Anadolu’yu Türk ve İslâm yurdu yapmalarından sonra Oğuz Türkçesi burada ilk ürünlerini vermiştir. Osmanlı Türklerinin Rumeli’ye geçip Balkanlara ve Avrupa’ya yayılmalarıyla Batı Türkçesinin sınırları daha da genişlemiştir. Osmanlı İmparatorluğunun 500 yılı aşan uzun devri boyunca yazılan eserler, Türk Dili, edebiyatı ve kültür hayatının en zengin ve en olgun devrini teşkil ederler.

Güney-Batı Türkçesi (Oğuzca) 13. asırdan başlar ve bugün en büyük temsilcisi Türkiye Türkçesi olmak üzere Azeri ve Türkmence ile devam eder. Güney-Batı Türkçesi başlangıçtan günümüze kadar şu devre ve kollara ayrılır:

 

  1. A) ESKİ ANADOLU TÜRKÇESİ (13-15.YY)

            Anadolu’nun fethinden sonra buraya gelip yerleşen Türklerin çoğu Oğuz Türkleriydi. Selçuklular zamanında idareci zümrenin, ordunun ve halkın konuşma dili Türkçe olduğu halde, resmî yazışmalarda, edebî ve ilmî eserlerde, Farsça ve Arapça kullanma geleneği Anadolu Beylikleri zamanında da devam ettiği gibi İran kültürünün tesiri daha da arttı. Bu duruma ilk tepki 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’den gelmiştir. Mehmet Bey her yerde ve her şekilde Türkçe ile konuşulmasını şart koymuştur.

Bazı Türkmen beylerinin kendi dilleri olan Türkçeden başka herhangi bir dil bilmemeleri Türkçe için faydalı gelişmelere neden olmuştur. Böylece beyliklerde, beylerin adına tefsir ve siyer kitapları, tasavvufî eserler, menkıbeler, tıp kitapları, İslam tarihine ait eserler Türkçeye tercüme edilmiş veya bizzat Türkçe olarak telif edilmiştir.

Bir yandan didaktik nesir türü gelişirken, diğer yandan dini, destanî halk hikâyeleri ve manzum eserler yazılmıştır. Bu ilk eserlerin dili sade ve açık halk Türkçesidir. Yabancı terkipler, Arapça Farsça kelimeler azdır.

Selçuklular zamanından günümüze pek az eser kalmıştır. 13. asırdan bize ulaşan Türkçe metinler şunlardır:

# Sultan Veled, Manzumeler

            # Ahmet Fakih, Çarh-nâme

            # Şeyyâd Hamza, Yusuf u Zeliha

            # Hoca Dehhani, Şehnâme

  1. asırdan kalan metinler ise şunlardır:

# Yunus Emre ve Kadı Burhaneddin Divanları

            # Hoca Mesud, Süheyl ü Nevbahar

            # Âşık Paşa, Garibnâme

            # Ahmedi, Cemşid ü Hurşid

            # Kul Mesud, Kelile ve Dimne

            # Gülşehri, Mantıku’t-Tayr

            # Dede Korkut

            # Şeyhoğlu, Marzubannâme

  1. asırdan kalma eserler:

            # Süleyman Çelebi, Mevlid

            # Âşık Paşazade, Tevârih-i Âl-i Osman

            # Ahmed Paşa ve Necâti Bey Divanları

            # Battalgâzi Destanı

            # Danişmendnâme

           

  1. B) OSMANLI TÜRKÇESİ (16-20.YY)

            Güney-Batı Türkçesinin ikinci devresi olan Osmanlıca 15. asrın sonlarından başlayarak 20. asrın başlarına kadar devam etmiş olan 400 yıllık bir yazı dilidir.

İstanbul’un fethinden sonra 15. asrın ikinci yarısından sonra Eski Anadolu Türkçesi dediğimiz ilk devrenin sonu ile Osmanlıca dediğimiz ikinci devrenin başlangıcı birlikte görülür. Osmanlıların İstanbul’a yerleşmesiyle kurulan saray hayatı etrafında gelişen edebiyat ve kültür dili Arap ve Fars kültürü ile edebiyatının tesiri altında kalarak eski sadeliğini kaybetmiştir. Yabancı kelime ve terkiplerin artması isim cinsinden hemen her kelimenin Arapça veya Farsçadan alınması, sıfat ve izafet terkiplerinin yine bu dillerin kaidelerine göre yapılması 16. asrın sonlarına doğru iyice artmış durumdadır. Zâtî, Hayâlî, Nevî, Fuzûlî, Bâkî, Yahya Bey, Bağdadlı Rûhi, Lütfi Paşa, Sehi Bey, Latîfî, Âşık Çelebi bu asırda eser vermişlerdir.

  1. ve 18. asırlar Klasik Osmanlıcanın en koyu devridir. Cümlelerde kullanılan kelimelerin hemen hemen hepsi Arapça ve Farsça asıllı kelimelerden seçilirken, Türkçeye ancak cümle sonundaki fiillerde, bu fiillerin çekimlerinde, isimlerin tasrifinde yer ve görev verilmiştir. Hatta birçok Arapça ve Farsça kelimelere, Türkçe yardımcı Fiiller getirilerek yeni yeni birleşik fiiller yapılmış ve böylece birçok Türkçe basit fiil kökü bir kenara itilmiştir. Bu yabancı unsurlar, Türkçeyi öylesine istila etmiştir ki Osmanlıca bir metinde Türkçe olarak ayakta durabilen yalnız cümlenin esas çatısı ile çekim ekleri, fiilimsi ve gerundium ekleri ile mecburiyetten kullanılan daha bazı unsurlar kalmıştır. Bu dönemde eser verenler arasında; Atâî, Şeyhülislam Yahya, Nefi, Nailî, Nâbi, Nedim, Şeyh Galib, Karacaoğlan, Âşık Ömer, Gevherî, Evliya Çelebi, Peçevi ve Kâtip Çelebi’yi örnek olarak gösterebiliriz.
  2. asrın ortalarında yani Tanzimat’tan II. Meşrutiyete kadar geçen zamanda Osmanlı devletinin bazı müesseselerinde Garplılaşma hareketlerine girildi. Reşat Paşa ilme, fenne ve sanata dair yazılacak kitapların, anlaşılacak bir dille yazılması üzerinde durdu.”Encümen-i Dâniş” kuruldu ve ilk defa olarak gazete ve dergi çıkarılmaya başlandı. Bunlarda kullanılan dili herkesin anlayabileceği sade bir dil olması gerekiyordu. Bu bakımdan gazete ve dergiler, Osmanlıcadaki Arapça ve Farsça kelimelerle terkiplerin azalmasına, yerini yavaş yavaş Türkçe kelime ve tamlamalara bırakmasına yardımcı olmuştur. Avrupa ile münasebetin artması, Türkçeye birçok tercümelerin yapılması, pek çok kavram ve terime Türkçe karşılık bulunması gereğin de beraberinde getirmiştir. Böylece Osmanlıcada kendiliğinden bir sadeleşme başlamıştır.

Tanzimat Devri’nde Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi halka hitap eden ünlü edipler kendilerini dinleyen bir “efkâr-ı umûmiye”, bir “cemaat” oluşturmaya çalışmışlar ve bunda bir dereceye kadar başarılı olmuşlardır. Yine bu devirde Ahmet Vefik Paşa ve Süleyman Paşa gibi kimselerin öncülüğünü yaptıkları ilmî Türkçülük ve Türkçecilik gayretleri gereği kadar anlayış görmedi. Avrupa’daki fikir ve milliyetçilik hareketlerini çok iyi takip eden Şarkiyat ve Türkiyat araştırmalarını bilen bir aydın olan A. Vefik Paşa, faydalı eserler de yayınlamıştır. Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk adlı eserini Çağatayca’dan Türkiye Türkçesine çevirmiş, Lehçe-i Osmanî adlı lügati de yazmıştır.

İlk Tanzimat devrinden sonraki nesil olan Recaizâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmit, Sami Paşazade Sezai ve Servet-i Fünûn ile Fecr-i Âti edebiyatlarında ön plana alınan gaye cemiyetten çok sanat gayesi olmuş, dil büsbütün ağırlaşıp sunîleşmiştir. Herkesin anlayacağı bir dil kullanmak yerine kimsenin bilmeyeceği kelimeleri lügatlerden bulup yazmaya varan bir aşırılığa düşülmüştür.

Bu sunîlik ve halkın anlayacağı dilden uzaklaşma aşırılığı, halkın şuurlaşmasına, sağduyu sahiplerinin tepki göstermesine sebep olmuş ve bugünkü sade ve anlaşılır Türkiye Türkçesine giden yol açılmıştır.

 

  1. C) TÜRKİYE TÜRKÇESİ (20- ∞)

Cumhuriyet’ten Önce

“Günümüzün Türkiye Türkçesi” veya “Bugünkü Türkiye Türkçesi” 20. yüzyıl başlarından (özellikle, Genç Kalemler dergisinin Yeni Lisan hareketinden) itibaren sadeleşip gelişen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin  “resmî dili” olan Türk yazı dilidir. Batı Türkçesi‘nin bugün de devam eden üçüncü devresidir.

Bugünkü Türkiye Türkçesi’nin Osmanlı Devri Türkçesi‘nden ayrılan başlıca özelliği, Arapça-Farsça ve Batı kökenli (Fransızca-İngilizce) kelime ve diğer dil unsurları bakımından gösterdiği farklı durumdur. Osmanlı Devri Türkçesi ile Bugünkü Türkiye Türkçesi arasında dilbilgisi (gramer)  farklılığı  yoktur. Farklılık, yabancı unsurlar veya dilin dış yapısı açısındandır. Bugünkü Türkiye Türkçesi, Osmanlıca devresinden farklı olarak,  Arapça ve Farsça kelimelerden büyük oranda, dil bilgisi  şekillerinden (çeşitli ekler ve tamlamalardan) ise tamamen arınmış; fakat Fransızca ve İngilizce başta olmak üzere Batı dillerinden  kelime ve dil bilgisi şekilleri  almış bir dildir. Bu sebeple, Bugünkü Türkiye Türkçesi, Arapça ve Farsça unsurlardan temizlenirken Batı dillerinin taarruzuna uğramıştır, demek yanlış olmaz. 

            İçinde Eski Anadolu Türkçesi’nden daha çok yabancı kelime bulunan Bugünkü Türkiye Türkçesi’nin bir özelliği de Batı dillerinden bilhassa Fransızca ve son yıllarda da İngilizceden kelimeler ve ifade şekilleri  almış olması  ve almaya da devam etmesidir. Batı dillerinden şuursuz ve sınırsız bir şekilde alınıp kullanılan kelime ve ifade şekilleri, dilimizin yapı ve işleyişini  bozup yozlaştıran ve yabancılaşmaya yol açan  tehdit ve tehlike halini almıştır. Günümüz Türkiye Türkçesinin önemli bir sıkıntısı, Batı dillerinin taarruzudur.

Bugünkü Türkiye Türkçesi,  İkinci Meşrutiyet’ten sonra Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık vb. fikir hareketleri içinde siyasî ve tarihî şartların da tesiri ile hızla gelişen Türkçülük (milliyetçilik) hareketinin  ürünü sayılır. Daha 19. yüzyıl içinde şekillenmeye başlayan Türkçülük hareketi, 1908’den sonra Türk Derneği (1909) ve Türk Ocağı (1912) gibi kuruluşlarla Türk tarihi ve Türk dili hakkında esaslı çalışmalar yapılmasını sağlamıştır. Nitekim Genç Kalemler Dergisi etrafında toplanarak, “Yeni Lisan” hareketini başlatanlar da devrin Türkçülük hareketini yürüten sanat ve fikir adamlarıdır. Türkçenin sadeleşmesi konusunda en kalıcı atılımı, “Yeni Lisancılar” başarmıştır. 1911’de Selânik’te Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Yeni Lisancılar ilk defa “Millî Edebiyat” kavramını da ortaya atmışlardır.

Ömer Seyfettin, Ali Cânip, Ziya Gökalp, Âkil Koyuncu’nun öncülüğündeki Genç Kalemler ve Yeni Lisan hareketi, Millî bir edebiyat meydana getirmek için önce millî bir dile ihtiyaç vardır.” görüşünü ortaya atıp, Türkçenin sadeleşmesi için  başlıca şu ilkeleri kabul ve ilân etmişlerdir:

  1. Arapça ve Farsça gramer kuralları  kullanılmamalı, bu kurallarla yapılan terkipler (tamlamalar)  kaldırılmalıdır.
  2. “Ama, fakat, lâkin” gibi yerleşmiş edatların dışında yabancı edatlar kullanılmamalıdır.
  3. 3. Dilimize yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimeler  Türkçede söylendikleri gibi yazılmalıdır.
  4. Kalıplaşmış ifadeler dışında sadece Türkçe çokluk  eki (-lar,-ler) kullanılmalıdır.
  5. 5. Başka Türk Lehçelerinden kelimeler alınmamalıdır.
  6. 6. İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dili  meydana getirilmeli;  konuşma dili yazı dili ayrılığı kaldırılmalıdır.
  7. 7. Dil ve edebiyat doğu-batı taklitçiliğinden kurtarılmalı; millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.

Türk şair, yazar ve fikir adamları arasında kısa zamanda yayılan bu yeni lisan ve millî edebiyat anlayışı, bir edebiyat akımı halini almış ve devrin hemen bütün şair ve yazarları bu anlayışla eserler vermişlerdir. Bu dönemde sade dille eser veren şair ve yazarlardan bazıları şunlardır: Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Halit Fahri, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya Enis Behiç, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halid, Reşat Nuri, Yahya Kemal; Türkçü hareketin içinde bulunmamakla  beraber  Mehmet Akif, Süleyman Nazif ve daha birçok isim.

Sosyal hadiseleri değerlendirmesini çok iyi bilen Ziya Gökalp Türkçülük ve Türkleşme hareketlerini gerçeklere dayanan prensipler etrafında toplayarak bu görüşlerini Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” ve “Türkçülüğün Esasları” adlı eserlerinde kısaca şöyle anlatmıştır:

* Osmanlıcayı bırakıp halkın anlayacağı dille fakat İstanbul Türkçesi ile yazmak.

* Türkçe karşılıkları olan Arapça ve Farsça kelimeleri dilden atmak.

* Türkçeye halkın anladığı şekilde yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçeleşmiş kabul etmek.

* Türkçe olsa bile ölmüş kelimeleri diriltmeye çalışmamak.

* Yeni terimler gerekiyorsa, bunu önce halkın dilinde aramak, yoksa Türkçenin kanunlarına göre türetmek, bu da olmuyorsa yabancı kelimeleri tamlamasız olarak kabul etmek.

* Türkçeyi yabancı dillerin tesirinden kurtarmak.

* İstanbul Türkçesi çok gelişmiş olduğundan başka Türk lehçelerinden kelime almamak.

* Türkiye Türkçesinin bu esaslara göre sözlük ve dilbilgisini hazırlamak, fakat Arapça ve Farsça kelimelerin ayrıca etimolojisini vermek.

Ziya Gökalp’ın bu Türkiye Türkçesi hakkındaki bu görüşleri Atatürk tarafından da benimsenerek, Türkiye Cumhuriyetinin resmî dilinin prensipleri olmuştur.

Günümüz Türkiye Türkçesi’nin sadeleşmesinde ve gelişmesinde  Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Gökalp’ın Genç Kalemler dergisinde başlattıkları  “Yeni Lisan”  hareketi ilk devre, başlangıç devresi olarak düşünülürse, ikinci devresi de 1930’larda başlayan “Dil İnkılâbı” devresidir. Bu devrede Atatürk’ün öncülüğü ile Türkçeye devlet eli uzanmış, sadeleşme ve Türkçecilik bir devlet politikası  haline getirilmiştir. 1928’de Lâtin harfli Yeni Türk Alfabesi’nin kabulü ve 1932’de Türk Dil Kurumunun kuruluşu, Türkçenin sadeleştirilip zenginleştirilmesi yanında araştırılıp incelenmesi çalışmalarını da  başlatmıştır.  Ne var ki her iki devrede de  Dilimizdeki Batı kökenli kelimelere karşı bir çalışma yapılmamıştır.  Hatta “Dil İnkılâbı”  devresinde, bazı  Arapça-Farsça unsurlara karşı Batı kökenli kelime ve ekler teşvik   edilmiştir.

Genç Kalemler  dergisinde   1910’larda  “Yeni Lisan” adıyla  başlatılan  dili Arapça veya  Farsçadan gelme  fazlalık kelime ve dil bilgisi (gramer) unsurlarından  temizleme ve “Türkçeye dönüş” hareketi  ve devamında da 1930’larda Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan “Dil İnkılâbı” ile ilk yıllarda bazı aşırılıklar ve yanlış uygulamalar yapılmışsa da  bunların durulması ile  Türkçenin  sadeleşmesi sağlanmış, kendi yapı ve işleyişi ile gelişip zenginleşmesinin yolu  açılmıştı.  Ancak Türkçe, önüne açılan tabiî gelişme yolunu 1945’lerden  sonra takip edemedi. “Öz Türkçecilik”, “Arı Türkçecilik”  veya “dilde ilericilik” gibi isimlerle sürdürülen “dil devrimciliği” adına, “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.”  metotsuzluğu ile Türkçenin  yapı ve işleyişini göz önüne almadan  pek çok kelime türetildi. Dil davası, siyasi-ideolojik bir  mesele haline getirildi. Dilde ihtiyaç olmadığı halde   kelime türetmede (daha doğrusu kelime uydurmada)  herkes kendisini yetkili görüp kendi uydurduğu kelimeleri kullanmaya teşvik edildi. Böylece  ortaya çıkan  dil anarşisi, kavram kargaşası, anlatım  yetersizliği,  “anlam ve anlatım  boşluğu”na sebep oldu. İşte bu boşluğu Batı dillerinden kelimeler  ve  ifade şekilleri  doldurmaya başlayınca,  tek sebep bu olmasa da  günümüzdeki  yozlaşmaya  ve  yabancılaşmaya yol açılmıştır. Halk ifadesi ile “Bir kere kazık yerinden oynamıştır.”  Bundan dolayı günümüzün  Türkçesinde,  biri  “Yaşayan Türkçe”  biri “Yeni Türkçe” veya “Uydurma Türkçe”  biri  de  “Batı kökenli” olmak üzere  çok defa aynı anlam için üç kelime bulunmakta;  tabiî  “çağdaşlık !”  adına ve özenti ile özellikle basın-yayın organlarında “Batı kökenli”  kelimeler tercih edilmektedir.

Yabancı dillerden giren  kelimelerin ses-söyleniş ve özel imlâsını  koruması ve Türkçe söyleniş ve yazılışlarının yanlış kabul edilmesi, Cumhuriyet’ten önceki sadeleştirme ve Türkçeleştirme tartışmaları sırasında, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Yahya Kemal gibi  Türkçü-milliyetçilerin,“Türkçeleşmiş Türkçe”  anlayışına karşı, “Fesahatçiler”in   savunduğu bir anlayıştır.  Eski Fesahatçiler, yabancı  kökenli kelimelerin Türkçede  özellikle halkın dilinde aldığı yeni şekilleri,  “galat” (yanlış)  sayıp, asıl dillerindeki gibi yazıp söylemeyi savunurlardı. Bunlar Arapçacı-Farsçacı Fesahatçilerdi; günümüzde de Fransızcacı-İngilizceci Fesahatçiler  türedi.  Son yıllarda  biraz İngilizce öğrenenler, Türkçeye -hatta lüzumsuz- girmiş İngilizce kelimeleri,  İngiliz  söyleyişine göre söyleyip yazmayı,  övünme ve farklılık vesilesi saymaktadırlar. Bu yeni Batıcı Fesahatçi  anlayış da  yabancılaşmayı yaygınlaştıran sebeplerden biridir.    

            6) YENİ VE YAŞAYAN TÜRKÇE DEVRİ (19-∞)

            Türk dilinin bugünkü bütün lehçe ve ağızları bu devre girer. Türkiye Türkçesi, Azeri, Türkmen, Özbek, Kazak, Kırgız vs Türkçeleri bugün kendilerine has, az veya çok bazı farklı ses veya gramer hususiyetlerine ve edebi eserlere sahip birer yazı dili haline gelmiş veya getirilmişlerdir.

Çuvaşça ve Yakutça ise bunlardan çok daha önce farklı gelişmeler geçirerek adeta ayrı bir akraba dil olma yoluna girmiştir.

Gerek Türk dil tarihi ve gerekse dil bilimin esas dayanağı olan fonetik ve gramer özellikleri bakımından Türk dilinin lehçe ve şiveleri bugün şu gruplar altında toplanır:

  1. Güney-batı Türkçesi (Oğuz Grubu)
  2. Türkiye Türkçesi
  3. Azeri Türkçesi
  4. Horasan Türkçesi
  5. Türkmence
  6. Kuzey-batı Türkçesi (Kuman-Kıpçak Grubu)
  7.             A) Pontus-Hazar Kolu
  8. Karaimce
  9. Karaçayca, Balkarca
  10. Kumukça
  11.             B) Ural Kolu
  12. Tatarca
  13. Başkurtça
  14.             C) Aral-Hazar Kolu
  15. Kazakça
  16. Karakalpakça
  17. Nogayca
  18. Kırgızca
  19. Güney-doğu Türkçesi (Uygur Grubu)
  20. Özbekçe
  21. Yeni Uygurca
  22. Kuzey-doğu Türkçesi
  23. Altayca (Teleütçe)
  24. Hakasça (Abakan Türkçesi)
  25. Tuva
  26. Yakutça
  27. Çuvaşça
  28. Halaçça

Türk Dilinin Yapısı: Aşağı yukarı 1400 yıllık metinleri bulunan Türk dili bugün birçok yabancı dilin de konuşulduğu çok geniş ülkelere yayılmış olmasına, lehçe ve şiveleri arasında ilk bakışta pek çok farklılıklar görülmesine rağmen, dil bilimi bakımından incelendiği zaman bunlar arasında ana hatlarda bir yapı birliği olduğu derhal anlaşılır. Günümüzden gerilere doğru gidildikçe farklı taraflar daha da azalıp yapı birliği iyice belli olur. Bir takım tarihi hadiseler neticesinde meydana gelen kalabalık göçler ve bazı bölgelere türlü boyların yerleşmesinden doğan karışmalar da incelenince dil alanında cevap bekleyen birçok mesele kendiliğinden aydınlanmış olacaktır.

[1] Ercilasun, A. Bican, “Başlangıçtan 20.yy.a Türk Dili Tarihi”, Akçağ Yayınları, Ankara 2008.

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.