Tevfik Fikret

Edebiyat ve şiire Galatasaray’da okurken başlamıştır. Muallim Naci, Recaizade Mahmut Ekrem‘den dersler almıştır.
Öğretmenliğinin dışındaki bütün vaktini dergiye ayırmıştır. 1900’den sonra Fikret sosyal ve kişisel bakımdan ıstıraplı bir hayat sürmüştür. Babasını ve kız kardeşini kaybetmiş, adına Aşiyan dediği ve planlarını kendisinin çizdirdiği bir ev yaptırarak orada adeta inzivaya çekilmiştir. Fikret gizli bir şeker hastasıdır da. Öldüğünde naaşı Aşiyan’ın bahçesine gömülür.

Gençliği(1880-96): Divan şiirinin, Naci, Ekrem ve Hamit’in etkisinde kaldığı dönemdir. İlk dönem şiirlerinde din, bahar, aşk, şarap gibi konuları işler. İyimser bir edası vardır. 1893’ten itibaren Batı edebiyatına ilgi duyarak estetiğin göze ve kulağa hitap etmesi gerektiğini düşünür. Şiirde ahenk unsurlarına önem vermeye başlar. Tablolardan gelen tabiat görüntülerini kullanarak şiirler yazmaya başlar.

Olgunluk Dönemi (1896-1915): Bu dönemin 1901’e dek kısmı Servet-i Fünun dönemine rastlar. Sanat için sanat anlayışına bağlıdır. Bu dönemde tabiat, fakirlik, merhamet, hayal, oğlu Haluk için yazdıkları, aile, aşk, portreler, sanat, din ve vatan şiirleri göze çarpar. Fikret bu dönemde tablo altına şiir yazma geleneği oluşturur. Fakirlik ve merhamet şiirleri François Coppee’den ilhamla yazılmıştır. Hayal şiirleri egzotik şiirlerdir. İdeal bir ülke tasavvurudur. Böyle bir ülkeye kaçıp orada mutlu-mesut yaşama hayali Servet-i Fünuncularda öteden beri vardır. Onlar özellikle Yeni Zelanda’ya kaçmak istemişlerdir.
1901’den sonra Fikret sosyal konulara döner. Sis, Tarih-i Kadim gibi sosyal içerikli şiirleri dergilerde basılmaz, ancak elden ele dolaşarak okunur. Fikret’in şiirlerinde Parnasizm, Empresyonizm, Sembolizm özellikleri yer yer görülür. O içine kapanık bir şairdir, bir eylem adamı değildir. Namık Kemal’e, Mehmet Akif’e benzemez. Şiirlerinde tasvir gücü kadar(parnasizm), derinlik de(sembolizm ve empresyonizm) vardır.
Tevfik Fikret manzum öyküler de yazmıştır. Balıkçılar, Nesrin, Ramazan Sadakası, Hasta Çocuk gibi şiirleri manzum hikâye ile yazılmıştır. Bu yönüyle Mehmet Âkif’e benzer.

 

ESERLERİ:

Rubab-ı Şikeste: Bu kitapta bulunan şiirler Servet-i Fünun döneminde sanat için sanat görüşüyle yazdığı şiirler bulunmaktadır.Önceki şiirlerinde Recaizade ve Abdülhak Hamit’in etkileri görülür ancak daha sonraki şiirlerinde kendi üslubunu yakalamıştır.

Haluk’un Defteri: Bu kitapta oğlu Haluk’un kişiliğinde istediği neslin özelliklerini,onlara verdiği öğütleri anlatmıştır.Buradaki şiirler sanat için sanat görüşünden toplum için sanat görüşüne doğru yönelmektedir. Şiirleri sosyal bir endişe ile de yazılmış olsa biçimdeki özeni ve mükemmelliği hiçbir zaman kaybetmemiştir.

Rubabın Cevabı: Bu kitap Tevfik Fikret’in toplumcu ve vatan şiirlerinin olgun ve güçlü örneklerinin olduğu kitaptır.Vatanın kötü yöneticiler elinde çektiği sıkıntıları eleştirel bir  üslupla anlattığı  ve bu durum karşısında şairin umudunu yitirmediği görülüyor.

Şermin: Hayatının son dönemlerinde çocuklar için yazdığı bir kitaptır ve bu kitap hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Önemli şiirleri de şunlardır:

Sis: Şairin İstanbul kentine nefretle bakışını ifade eden bir dışavurum şiiridir. Yahya Kemal kendi şiiriyle (Sis’te Söyleniş) cevap vermiştir:
Bir devri lanetiyle boğan Şairin Sis’i,
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi
Tarih-i Kadim: Daha çok dinin ve geleneğin etkisinde oluşmuş tarihe nefretini kustuğu şiiridir.
Yağmur: Yağmurun yağışını kasvetli olarak anlattığı estetik ögelerle süslü şiiri.
Ferda: Gençlik için yazdığı şiir.
Promete: İnsan aklının ve biliminin sembolü olan Promete üzerinden gençliğe yazdığı bir şiir.
Doksan Beşe Doğru: 1912’de İttihat ve Terakki’nin etkisiyle kapatılan meclisi şair, 2. Abdülhamit’in kapattığı meclise benzeterek yine nefret dolu yazdığı eleştirel şiiridir.
Han-ı Yağma: Devlet başındaki vurguncu, fırsatçılar için yazdığı hiciv dolu şiirdir. Daha çok 1908-1912 yılları arasındaki özgürlük havasını istismar edenleri kastetmektedir.

 

SİS

Sarmış yine âfâkını bir  dûd-ı muannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.

Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh;
Bir tozlu kesâfetten ibaret bütün elvâh.

Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar.

Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezalim.

Ey sahn-ı mezalim… Evet, ey sahn-ı garrâ
Ey sahne-i zî-şa ‘ şaa-hâile pîrâ

Ey şâ’ şaanın, kevkebenin mehdi, mezârı;
Şarkın ezelî hâkime-i câzi bedârı;

Ey kanlı muhabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-u sefâhet;

Ey Marmara’nın mâi ve der-âgûşu içinde
Ölmüş gibi dalgın uyuyan tûde-i zinde;

Ey köhne Bizans, ey koca fertût-ı müsahhir
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir

Hüsnünde henüz tâzeliğin sihri hüveydâ;
Hâlâ titrer üstüne enzâr-ı temaşa.

Hâricden, uzakdan açılan gözlere süzgün
Çeşmân-ı kebûdunla ne mûnis görünürsün.

Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnîs;
Üstünde coşan giryeleri hepsine bî-his

Te’sis olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyânına kalkmış gibi zehr-âbe-i lânet.

Hep levs-i riyâ dalganalanır zerrelerinde,
Bir zerre-i safvet bulamazsın içlerinde

Hep levs-i riyâ, levs-i hased, levs-i teneffü’
Yalnız bu… Ve yalnız bunun ümmîd-i tereffü’

Milyonla barındırdığın ecsâd arasından,
Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk ü dırahşan;

Örtün, evet, ey hâile… Örtün, evet , ey şehr;
Örtün ve müebbet uyu, ey fâcire-i dehr!..

Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar ;
Katil kuleler, kal’alı zindanlı saraylar;

Ey dahme-i mersûs-ı havâtır, ulu mâbed;
Ey gırra sütunlar ki birer dîv-i mukayyed.

Mâzileri âtilere nakl etmeye me’mur,
Ey dişleri düşmüş, sırıtan kafile-i sûr;

Ey kubbeler, ey şanlı mebânî-i münacad;
Ey doğruluğun mahmîl-i ezkârı minârât;

Ey sakfı çökük medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer

Te’min edebilmiş nice bin sâil-i sâbir,
‘Geçmişlere rahmet’ diyen elvâh-ı makabir

Ey türbeler, ey her biri pür-velvele bir yâd
İkaz ederek sâmit ü sakin yatan ecdâd;

Ey mâ’reke- i tıyn u gubâr eski sokaklar,
Ey her açılan rahnesi bir vak’a sayıklar.

Virâneler, ey mekmen-i pür hâb-ı eşirrâ,
Ey kapkara damlarla birer mâtem-i ber-pâ

Temsîl eden âsûde ve fersûde mesakin,
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa mavtın

Gam-dîde ocaklar ki merâretle somurtmuş,
Yıllarca zamandan beri tütmek ne… Unutmuş,

Ey mîdelerin zehr-i takazâsı önünde
Her zilleti bel’eyleyen efvâh-ı kadîde,

Ey fazl-ı tabiatle en âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrûn iken aç, âtıl u âkım,

Her nîmeti, her fazlı, her esbâb-ı rehâyı
Gökten dilenen züll-i tevekkül ki… Mürâyi!

Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtaz
İnsanda şu nankörlüğe tel’în eden âvâz,

Ey girye-i bî- fâide, ey hande-i zehrîn,
Ey nâtıka-i acz ü elem; nazra-i nefrin:

Ey cevf-i esâtîre düşen hatıra; nâmus,
Ey kıble-i ikbâle çıkan yol; reh-i pâbûs

Ey havf-ı müsellâh, ki hasârâtına râci’
Öksüz, dul ağızlardaki her şekve-i tâli’ ;

Ey şahsa -masûmiyet ü hürrîyete makrun-
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kanun,

Ey vâ’d-ı muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,
Ey mahkemelerden mütemâdî sürülen hakk;

Ey savled-i evhâm ile bîtâb-ı tahassüs
Vicdanlara temdîd edilen gûş-ı tecessüs,

Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar,
Ey şöhret-i millîye ki, mebguz u muhakkar;

Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî
Ey behre-i fazl u edeb, ey çehre-i mensî;

Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me’lûf;
Eşrâf u tevâbî’ koca bir unsur-ı ma’rûf;

Ey re’s-i fürûbürde ki ak pak, fakat iğrenç
Ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç;

Ey mâder-i hicrân-zede, ey hem-ser-i muğber
Ey kimsesiz, âvâre çocuklar… Hele sizler!..

Hele sizler!
Örtün, evet ey hâile… Örtün, evet ey şehr
Örtün ve müebbed uyu, ey fâcire-i dehr!..

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.