Söz Sanatları

Edebiyatın malzemesi dildir. Dil mecazlarla zenginlik kazanır. Türkçe de mecazlarla örülü bir dildir. Bu özellik onun halkın gönlünden çıkan ürünlerine, atasözü, deyim, bilmece gibi pek sanatkârane sayamayacağımız verimlere bütün güzelliğiyle sinmiştir.

Ortaya konulan eserlerde edebî sanatlar sayesinde ifade genişliği, tesirlilik, güzellik, orijinallik gibi vasıflar ortaya çıkar.

Edebî sanatlar söze güzellik, canlılık vermek ve sözü daha etkili kılmak için yapılır. Söz sanatı çoğunlukla nazımda ve nesirde ortaktır. Nazımda yapılan sanatların birçoğu nesirde

de yer almıştır.

Edebiyatımızda kullanılan belli başlı sanatlar şunlardır:

MECAZ (AKTARMA)

Bir kavramın kendisiyle herhangi bir bakımdan ilişkili olduğu başka bir kavramın adıyla ifade edilmesine mecaz veya aktarma adı verilir. Mecaz için aktarma kelimesi uygundur; çünkü mecaz bir kavramın adının ve belli bir özelliğinin başka bir kavrama aktarılması veya başka bir kavram için geçici olarak kullanılması sanatıdır.

MECAZ-I MÜRSEL (AD AKTARMASI)

Kelimelerin iki tür manası vardır. Birincisi kelime söylendiğinde ilk akla gelen manadır. Buna kelimenin gerçek manası diyoruz. Bazen de kelime gerçek manasının dışında bir manada kullanılır, işte o zaman kelimenin mecazî manası söz konusudur.

Mecaz-ı Mürsel ,  “gönderilmiş mecaz”  anlamına gelir. Sanatkâr, bir kelimenin mecazî manasını arada benzetme maksadı olmadan herhangi bir şekilde başka bir varlık için kullanır. Artık kelimenin mecazî anlamı, yerine kullanıldığı varlığa aittir. O varlığa gönderilmiştir. Kelime benzetme yapmak için başka bir kelimenin yerine kullanılmışsa orada mecaz-ı mürsel yoktur, istiâre vardır. Örneğin bir insana “ aslanım”  denildiği zaman kelime mecazî anlamında kullanılmış olur. Ama burada mecaz-ı mürsel sanatı değil, istiâre sanatı vardır. Çünkü amaç o kişiyi güç, kuvvet veya kahramanlık yönünden aslana benzetmektir.

Sonuç olarak, bütün- parça, durum- yer, sebep- sonuç, özellik- genellik, çokluk- azlık, öncelik sonralık vb. gibi pek çok ilgi, varlıkları birbirine bağlar. İşte benzerlik ilgisi dışındaki bütün ilgiler için yapılan mecazlar mecaz-ı mürsel sanatını meydana getirir.

Örnekler:   Bir ruh o derin bahçede bir def’a yaşar
Boynunda onun kolları, koynunda o varsa  (Yahya Kemal)

 Başım, artık onu taşımak ne zor
                    Başım, günden güne kayıtsız bana.

Dalından bir yaprak gibi dönüyor,
Acı rüzgârların çektiği yana  (Necip Fazıl)

“ Bu mecliste çene çok, kafa yok.”
Vicdanlarımızla cüzdanlarımız arasında sıkıştık kaldık.  (Emekli bir hâkim)

Dimiş’erdür gelenler bizden evvel
                     Kulak âşık olurmuş gözden evvel  (Lâ Edrî)

  KİNÂYE

Kinâye, gerçek mamayı düşünmeye engel olacak bir karîne bulunmamak şartıyla, bir sözü gerçek manasına da gelebilmek üzre, (benzetme amacı gütmeden) onun dışında kullanmak sanatıdır.” (Bilgegil 1989: 174)

Kinâye, bir kavram veya mesajı, gerçeğe uygun olarak yapılan tasvirlerle dolaylı bir şekilde anlatma sanatıdır. İstiarede olduğu gibi kinâyede de çoğunlukla bir görselleşme veya somutlaştırma vardır. Mesela, “tabut” için tahta bir kutu denirse kinaye, tahta at denirse istiare yapılmış olur.

Kinâye sanatı pek çok atasözünde ve deyimlerde mevcuttur. Ayağı yere basmak, Başımın üstünde yeri var, Dili bağlı olmak gibi.

Kinâye, temel anlamıyla kullanılan bir kelime veya söze mecazî bir anlam yükleme sanatıdır. Dolayısıyla bu sanat, mecazla (yani geçici bir anlamla) temel anlam arasında bulunmaktadır ve kasda bağlıdır. Mesela, “Ali’nin yüzü kızardı.” ifadesiyle, Ali’nin utandığı kastedilmişse söz kinâyelidir. Eğer bu söz, başka bir anlam kastedilmeden sadece tasvir maksadıyla ve temel anlamıyla (mesela Ali’nin yüzü güneşten dolayı kızardı anlamında) söylenmişse kinâyeli değildir.

Örnekler:   Yumdu dünyaya elâ gözlerini  (Nazar, KGK, s. 150)

Sol yanım çok acıyor anne  (Ayhan Uçar)

“Hakiki Alman ilmini, o büyük ve şerefli ilmi yapanlar, üniversitenin cüppe ve takke giydiremediği serbest zekâlardır.”  (Ahmet Haşim)

Hesâbım var benim kassâb ile kanlı bıçaklıyız.  ( A. Cevdet 1299: 153)

“Yâr” deyince kalem elden düşüyor  (Abdurrahim Karakoç)

Ve gönül Tanrısına der ki:

– Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm, yeter ki

Gün eksilmesin penceremden  (Cahit Sıtkı)

“Hâlâ bir gölgeniz varsa”, hedefleriniz için koşturmaya devam ediniz.

(Bir radyo konuşmasından)

TEŞBİH (BENZETME)

Bir kavramın herhangi bir özellik bakımından kendisinden daha üstün veya daha meşhur başka bir kavrama benzetilmesine teşbih veya benzetme denir.

Teşbih daima mecazların (aktarma) içinde ve yanında yerini almıştır. Çünkü teşbih, bir yarı mecaz sanatıdır. Doğan Aksan’ın “Benzetmeleri bir bakıma aktarmaların ilk evresi sayabiliriz.” (Aksan 2000: 187) sözü mecaz-teşbih ilişkisini doğru bir şekilde dile getirmektedir. Ama yine de benzetmede sözcüklerin hepsi kendi sözlük anlamlarında kullanılır. Dolayısıyla benzetmeyi mecazla karıştırmamak gerekir.

Teşbihte bir kavrama, başka bir kavramın anlam özellikleri aktarılır. Örneğin;

“Ali, Rüstem gibi güçlüdür.” ifadesinde Rüstem’in güçlülük bakımından taşıdığı nitelik Ali’ye verilmiş veya aktarılmıştır. Yani Ali, bir bakıma Rüstemleştirilmiştir.

Teşbihin dört unsuru vardır:

   

     – Benzeyen (Müşebbeh)

     – Kendisine benzetilen (Müşebbehün-bih)

     – Benzetme yönü (Vech-i şebeh)

     – Benzetme edatı (Edat-ı teşbih)

(benzetme edatı ve ekleri: gibi, kadar, tek, çün, sıfat, misal, sanki, -lAş, -lAyIn, -cAsInA… vb. Bazı cümlelerde de benzetme sanatı, benzemek, dönmek, sanmak, demek, andırmak, görünmek, kesilmek gibi kelimelerle yapılır.)

Teşbihin unsurlarını örneklerle şöyle açıklayabiliriz:

                                                 

“Sen kış güneşi gibisin. Yaptığın iyilik insanın içini hiç ısıtmaz.” cümlesinde söz konusu kişi, kış güneşine benzetilmiştir. Benzetme edatı gibidir. Benzetme yönü olarak da kendisine benzetilene ait bir özellik olan ısıtmaz kullanılmıştır.

Örnek:

“Bence Köprülü’nün kalemi yük taşıyan kira arabalarına benzer ki, taşıdığı eşyanın nelerden ibaret olduğuna değil, alacağı ücretin ne kadar olduğuna bakar.” (Süleyman Nazif)

“Farkı yok mantarlaşmış bir kayadan derimin

Yüzümde çizgi çizgi imzası kaderimin” (Necip Fazıl)

     Teşbih-i Beliğ

Teşbihin iki temel öğesi olan benzeyen ve kendisine benzetilenin söylendiği benzetme türüdür. Beliğ teşbihte, benzetme niyeti yoktur ve anlam aktarımı tam olarak gerçekleşir. Örneklerin çoğunda benzeyenle kendisine benzetilen, tamlama şeklinde ifade edilir: lale yanak, gönül tahtı, başarı merdiveni gibi.

Örnek:   “Söz gevheriyle eyle ticaret Muhibbî gel

Degme kişiye sanma ki böyle güher düşe” (Muhibbî)

“Süleyman Nafiz, “kelime”lerin serdarı idi. Kelimeler şimdi onsuz, başıboş bir sürüdür.” (Ahmet Haşim)

Var iken yüzün güle meyl eylemez dil bülbüli

Ârife bir gül yeter lâzım degül tekrâr gül  (Necâtî)

               

                 Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya

 Rûh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya  (Yahya Kemal)

Mehtab kemer tâze belinde

Üstünde semâ gizli bir örtü

Yıldızlar onun güldür elinde  (Ahmet Haşim)

Aşkın mahpushane

İçinde ben mahkûm

Saçların parmaklık

Gözlerin gardiyan olmuş  (şarkı sözü)

İSTİARE (ÖDÜNÇLEME)

“İsti’âre oldur ki lâfzdan ma’nâ-yı hakîkî murâd olmayup ma’nâ-yı mecâzî ola.” (Sürûrî, Şafak 1991: 64)

“Deyim aktarması, sözcüğün dile getirdiği kavramla, onun gösterilen’iyle bir başka kavram arasında çoğu kez benzetme yoluyla bir ilişki kurarak sözcüğü o kavrama aktarma olayıdır.” (Aksan 2000: 183)

Bir kavramın herhangi bir bakımdan benzediği başka bir kavramla adlandırılmasına istiare (ödünçleme) denir. İstiarenin kelime anlamı “ödünç almak”tır. Yani benzerlik ilgisiyle bir kavramın adı, başka bir kavram için ödünç alınır ve geçici olarak kullanılır.

Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca biriyle yapılan benzetmeye “istiare” denir. Ama teşbih bir anlam aktarımı sanatıdır, istiare ise hem anlam hem de ad aktarımı sanatıdır.

İstiare, anlatımı canlı ve görsel kılmak, bir kavramı şairane tanımlamak, başka kavramların anlam değerinden yararlanmak gibi sebeplerle başvurulan önemli sanatlardandır. Meselâ Cenab Şehabeddin, “Bir cemiyette lüzumundan fazla kuzu olması, er geç o cemiyet içinde bir kurt sürüsü yaratır.”  fikrini kullandığı istiarelerle görsel ve bediî kılmıştır.

    İstiare Çeşitleri

     1-Açık İstiare

Benzetme unsurlarından sadece kendisine benzetilenin söylenmesiyle meydana gelir.

Örnek:  Görüp endîşe-i katlümde ol mâhı budur derdüm

Ki bu endîşeden ol meh peşîmân olmasun yâ Rab  (Fuzûlî)

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece  (Âşık Veysel)

Bütün ellerinin sokakları aşktır senin A. Petro  (Ece Ayhan)

2-Kapalı İstiare

Benzeyenle birlikte kendisine benzetilenin bir özelliğinin söylendiği istiare çeşididir. Açık istiarede benzeyen yerine doğrudan kendisine benzetilen söylenir. Kapalı istiarede ise kendisine benzetilen değil kendisine benzetilene ait bir özellik ödünç alınır.

Örnek:   Nakîsadur sana şeb-gerdlik disem Nâbî

Aceb bu sözden o mâh-ı tamâm alınmaz mı  (Nâbî)

(şeb-gerdlik yani gece gezmesi ifadesi hem dolunay hem de sevgili için kullanılmış, dolayısıyla kapalı istiare yapılmış.)

Haydi dolaşalım yüce dağlarda

Dost beni bıraktı ah ile zarda

 Ötmek istiyorum viran bağlarda

Ayağıma cennet kiralansa da   (Mahzuni Şerif)

Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ  (M.Akif Ersoy)

Denizlerden

Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin  (Ahmet Haşim)

Ey bîm-i tecessüsle kilitlenmiş ağızlar  (Tevfik Fikret)

Artık demir almak zamanı gelmişse zamandan

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan  (Yahya Kemal)

Şaştım kara bahtın tahammülüne

Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban  (Abdurrahim Karakoç)

Yüreğinden yaralı bizim hikâyemiz  (şarkı sözü)

“Gözlerim hastane odasının penceresinde savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim; ‘Şair olacağım!’ ve oldum.”  (Necip Fazıl)

TEŞHİS (KİŞİLEŞTİRME) ve İNTAK (KONUŞTURMA)

                                          

Teşhis kişileştirme, intak da konuşturma anlamındadır. İntak, teşhisin bir alt türüdür. Teşhis, insan dışı varlıklara kişilik veya ruh verilmesiyle veya insana ait özelliklerin insan dışı varlıklar için kullanılmasıyla (istiare edilmesiyle)meydana gelir. Teşhis örneklerinde kapalı istiare vardır. Ancak teşhisle kapalı istiare aynı sanatlar değildir. Kapalı istiare örnekleri belli bakış açılarıyla sınıflandırıldığı zaman ortaya çıkan başlıklardan birisi teşhistir.

Örnek:   Geh gamzen içmek ister kanumı gâh çeşmün

Korkum budur ki nâgeh kanlar ola arada  (Fuzûlî)

Eğilmiş arza kanar muttasıl kanar güller  (Ahmet Haşim)

Lâl olsun dillerin söyleme yâda

Garip bülbül gibi âh u zâr etme  (Âşık Veysel)

Sarı saçlarına deli gönlümü

Bağlamışım çözülmüyor Mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü

Görmeyince sezilmiyor Mihriban  (Abdurrahim Karakoç)

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek  (Arif Nihat Asya)

TEVRİYE

Tevriye, Arapça verâ kökünden türetilmiştir. Verâ “geri, arka, öte” ; tevriye de “gizlemek, saklamak” anlamındadır. Edebî bir terim olarak ise, yakın ve uzak iki anlamı olan bir kelimenin yakın anlamının söylenip uzak anlamının kastedilmesine tevriye denir.

Tevriyeli kelimenin hangi anlamının uzak, hangi anlamının yakın olduğu ve bunlardan hangisinin kastedildiği önemlidir. Yakın anlam, kelimenin gramer kurallarına göre kazandığı anlamdır. Bu anlam ifadedeki diğer kelimelerle ve ifadenin temel anlamı tarafından desteklenir. Yakın anlam, kelimenin hem ilk akla gelen hem de temel anlamıdır. Uzak anlam, ya hâlin gereğine göre ya da ifadedeki bazı kelimelerin yönlendirmesi ile ortaya çıkan, arazî anlamdır. Bu anlamla ifade zenginleşir ve süslenir. Tevriyeli kelimenin genellikle yakın anlamı kastedilir uzak anlamı çağrıştırılır. Mesela, futbolcu Okan Buruk’un Beşiktaş’tan kalbi kırık veya üzüntülü ayrıldığını haber yapmak isteyen bir gazeteci, kalbi kırık yerine Okan’ın soyadı olan Buruk’u kullanarak şöyle bir cümle oluşturur: “Okan Beşiktaş’tan buruk ayrıldı.” Bu cümledeki buruk kelimesinde tevriye vardır. Burukla kastedilen anlam kırgındır, bu kelimeyle çağrıştırılan (uzak) anlam ise Okan’ın soyadıdır.

Örnek:   Kanı selâmı kanı bir peyâmı cânânun

Sabâ senün de işün hep hevâyımış hayfâ  (Nahifî)

Tevriye, bazen doğrudan söylenmesi uygun olmayan bir mesajı veya eleştiriyi ifade etmek için kullanılır. Siyasî ve edebî ta’rizlerde, dilin bu imkânından yararlanılır.

Örnek:   Bana Tâhir Efendi kelb dimiş

İltifâtı bu sözde zâhirdür

Mâlikî mezhebüm benüm zîrâ

İ’tikâdumca kelb tâhirdür   (Nef’î)

TELMİH (GÖNDERME)

İfade içinde tarihî, dinî, menkıbevî, ilmî, edebî ve kültürel bir olay veya bilginin tamamını çağrıştıracak bir kelime kullanmaya telmih adı verilir.

Telmihte okuyucunun kültürüne bırakılmış bilgiler olmalıdır. Zaten olayın tamamı anlatılırsa telmih sanatı ortaya çıkmaz. Ayrıca telmih edilen olay hiç olmazsa aydınlar tarafından bilinmelidir. Yani hiç kimsenin bilmediği bir olaya işaret etmek, şiiri ve edebî eseri bir bilmece haline sokar ve sanatı başarısız kılar.

Örnek:   Ben Mecnûn olmuşum sevdâ çölünde  (şarkı sözü)

Benden daha hayırlısının gelmesi için ben gidiyorum

(bir radyo konuşmasından)

Kimse tahkîk idemez sâhir midir şâ’ir midür

Bir bilür yok Nef’î-yi mu’ciz-beyânı bilmiş ol  (Nef’î)

(Bu beyitte Kur’an karşısında hayrete düşen kişilerin Hz. Peygamber’e şairlik ve sahirlik (büyücülük) isnat ettikleri şeklindeki bilgi kullanılmıştır. Şair, sahir, mu’ciz kelimeleri bu olayı çağrıştıran tenasüplü kelimelerdir.)

               TENASÜP

Edebiyatta anlam güzelliği ve bütünlüğü oluşturmak için birbiriyle ilişkili ve uyumlu kavramları bir arda kullanmaya tenasüp denir. Tenasüp için müraatü’n-nazir (müraat-i nazir), tevfik ve teflik gibi isimler de kullanılmıştır.

Uyum anlamına gelen tenasüp, divan şairinin en önemli sanatlarındandır. Cem Dilçin şöyle der: “Divan şiirinin sanat anlayışına ve estetik kurallarına uygun olarak seçilen, beytin söz varlığındaki kelimeler arasında sıkı bir anlam ilişkisi vardır. Bu ilişki çok yönlü ve girişiktir. Yüzlerce beyitte çoğu zaman ilk bakışta kavranamayan bu durum, bu dış ve iç düzen, geometrik bir yapı görünümündedir.benim geometrik yapı dediğim, divan şiirinin uyumlu ve dengeli bu düzenini, Ali Nihat Tarlan ‘iç hendese’ terimiyle anlatmaktadır.” (Dilçin 1995: 157)

Örnek:   “Her insan su ile iç içe yaşamak ister.”

Vatanda korkulu bir rü’yâ içindeyiz gerçek

Fakat bu çok süremez mutlaka şafak sökecek  (Yahya Kemal)

K’ola meyl itseler eş’âruna erbâb-ı safâ

Bâkıyâ şi’r degüldür bu bir akar sudur  (Bâkî)

Gezme ey gönül kuşı gâfil fezâ-yı aşkda

Kim bu sahrânun güzergâhında çok sayyâdı var  (Fuzûlî)

Lâfzî Tenasüp

Bir kelimenin kastedilmeyen anlamıyla tenasüplü bir kelime kullanmaya lâfzî tenasüp denir.

Örnek:   Sen ey kişt-i emel neşv ü nemâdan dûrsın ammâ

Sehâb-âsâ dökülmek âb-rûlar hep senünçündür  (Nâbî)

LEFF Ü NEŞR (SIRALI TENASÜP)

Şiirde veya nesirde birden fazla kavramı söyledikten sonra, bunlarla ilgili özellikleri belitmeye veya bu kavramlarla karşılaştırmak üzere yeni kavramlar söylemeye leff ü neşr denir. Bu kelimelerin sözlük anlamı “leff, sarma-toplama” “neşr, yayma-dağıtma” demektir. Leff ü neşr’de benzetme amacı yoktur. Daha önce söylenen kavramların tesirlerini güçlendirmek için onlarla ilgili kavramları denk düşürerek belirtmek amacıyla yapılır.

Önce söylenen kavramların sırasını takip ederek onlarla ilgili yeni kavramlar söylenirse düzenli (mürettep) leff ü neşr, sıra bozulursa düzensiz (müşevveş) leff ü neşr meydana gelir.

Örnek:   “Öğretmenler, doktorlar ve askerler bir ülkenin en vazgeçilmez muhafızlarıdır. Onlar insanları yanlış fikirlerden, hastalıklardan ve düşmanlardan korurlar.”

Hayâlinden gelür gam hâtıra cânâneden gelmez

Sitem hep âşinâlardan gelir bîgâneden gelmez  (Nâbî)

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı  (Yahya Kemal)

“Lüzumu hisseden kurucular, lüzumsuzluğu hisseden yıkıcılardır.”

(Orhan Veli)

MÜBALÂĞA (ABARTMA)

Bir olayın heyecanın etkisiyle büyütülmesi veya küçültülmesine mübalâğa (abartma) denir.

Mübalâğa sanatı yapılırken teşbih ve istiareye sıkça başvurulur. Mesela “iri cüsseli” biri için “dev gibi” demek teşbih yoluyla mübalâğa yapmaktır. “Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ” mısrasında çıkacak yerine fışkıracak denilmiştir. Fışkırmak fiili sudan istiare edilerek şehitler için kullanılmıştır.

Mübalâğa, bir konu veya kavramı herhangi bir bakımdan olduğundan daha fazla göstermek amacıyla yapılmışsa ifrat adını alır. Fart kökünden türetilen ifrat, “aşırı gitme, pek ileri gitme” anlamındadır (Devellioğlu 1986: 492).

Örnek:   Sigaramın dumanına sarsam

Saklasam seni   (şarkı sözü)

Mübalâğa, bir konu veya kavramı olduğundan daha az, daha önemsiz göstermeye tefrît denir. Fart kökünden türetilen tefrît, “tersine aşırılık, ihmal etme, göz ardı etme” anlamındadır (Devellioğlu 1986: 1268).

Örnek:   Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene sen ver anı

Bana seni gerek seni  (Yunus Emre)

Bundan sonra adını

Kırk yılda bir anarım  (şarkı sözü)

Duyduk bir musiki gibi zamandan

Çinilere sinmiş Kur’an sesini  (A. H. Tanpınar)

Ben, şimdi, o güzel çehreden başka

Ne bir yüz düşünür, ne hatırlarım.

Kanımla yazsam da, bu çılgın aşka

Tercüman olamaz şu satırlarım  (Necmeddin Halil Onan)

Kim bilir kaç yüzyıldır sarılmamış kolların (şarkı sözü)

Annen bile okşasa benim bağrım kan olur  (F. N. Çamlıbel)

“Şiir bu tarzda inilti olmakta devam ettikçe, şair kelimesi, müthiş bir hastalığın ismi gibi sıhhatli insanları elbette koku ve iğrenme ile titretecektir.”  (A. Haşim)

HÜSN-İ TÂLİL (ŞAİRÂNE SEBEPLENDİRME)

Heyecana bağlı bir sanattır. Sanatçı bir olayın sebebini inkâr edip, heyecanıyla uygun şairane bir sebep gösterirse hüsn-i tâlil sanatı yapmış olur. Ama sanatçı, gösterdiği bu hayalî sebebe başta kendisi inanmalıdır ki okuyucuda da gerekli tesiri yapabilsin.

Hüsn-i tâlil’ de çoğunlukla “için”, “çünkü”, “-dAn” gibi edat ve ekler kullanılır. Mesela, “Bu dünyaya seni bulmaya geldim.” mısrasında geçen bulmaya kelimesindeki “-a” eki, için anlamındadır.

Örnek:   Hep senünçündür benüm dünyâ cefâsın çekdügüm

Yoksa ömrüm varı sensiz neyleyem dünyâyı ben  (Bakî)

Ey hoş sesli bülbül, dilinin belâsından kafese girmişsin  (Sa’dî)

Tarihini aksettirebilsin diye çehren

Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış  (Yahya Kemal)

İRSÂL-İ MESEL / İRÂD-I MESEL (ÖRNEKLENDİRME)

Bir fikir veya mesajı anlaşılabilir kılmak ve muhatabı ikna etmek için doğruluğu herkesçe kabul edilen veya kabul edilebilecek olan bir örnek vermeye irsâl-i mesel denir.

Yazılı ve sözlü anlatımlarda atasözü ve vecize kullanma sanatıdır. Sözün kuvvetini artırarak zekâ gösterme ve karşıdakini ikna etme maksadıyla yapılır. Fikre bağlı bir sanattır. Kelimelerin manaları ön plânda olduğundan mana sanatıdır.

Örnek:   Hayâlinden gelür gam hâtıra cânâneden gelmez

Sitem hep âşinâlardan gelür bîgâneden gelmez  (Nâbî)

Necâtî sarhoş olur zâhid olmaz yârân

Mesel durur ki ere bir hüner yeter dirler  (Necâtî)

Manası anlaşıldı nedir kadd ü kametin

Arap demiş ki “Uzun boylu insan ahmak olur.”

Dedim: “Arap sözüdür, doğru iş inanmak olur.”  (Yahya Kemal)

Tok olanlar bilemez çektiğini aç kalanın

Sırtı pek kimseye ahvâl-i şitâ yaz görünür  (Sâmi)

              TA’RİZ (İĞNELEME)

Sanatkârane yapılan eleştirilere ta’riz denir. Övüyor gibi görünerek bir sözün tam tersini kastetmektir. Tariz daha çok, alay etmek, sitemde bulunmak amacıyla yapılır.

Üzüntü, öfke ve intikam gibi duyguların etkisiyle başvurulan bir sanattır. Ta’riz tek kelimeye dayanmaz. Birden fazla kelimeden oluşan mürekkep bir ifadeye dayanır. Yani ta’riz tam bir cümle ile yapılır.

Ta’riz bir maksat sanatıdır. Tevriye, tevcih, kinaye, istiare, telmih ve teşbih gibi birçok sanat, ta’riz için vasıta olarak kullanılır. Örneğin, Nef’î ’ye atfedilen “İ’tikâdumca kelb tahirdür” (İnancıma göre köpek temizdir/Tahir’dir) sözünde maksat tarizdir. Şair tarizini yaparken iki anlama gelen cinaslı bir kelimeden yararlanılmıştır. Dolayısıyla bu mısrada tevriye veya tevcih sanatları da bulunmaktadır.

Sözde ağır bir alay ifade eden ta’rize tehekküm, ince bir alay ve dokunaklılık ifade eden ta’rize de istihzâ adı verilir.

Örnek:   Bana Tâhir Efendi kelb dimiş

İltifâtı bu sözde zâhirdür

Mâlikî mezhebüm benüm zîrâ

İ’tikâdumca kelb tâhirdür   (Nef’î)

Bize kâfir dimiş müftî efendi

Tutalım ben ana diyem Müselmân

Varıldukda yarın rûz-ı cezâya

İkimüz de çıkaruz anda yalan  (Nef’î)

SÖZ SANATLARI TESTİ İÇİN TIKLAYINIZ.

TECÂHÜL-İ ÂRİF (BİLMEZLİKTEN GELME)

Nükte için bir şeyi bilmezlikten gelmek veya bilmez görünmek bir sanattır. Buna tecâhül-i ârif denir. Kelimelerin manalarıyla yapılan bir sanattır.

Tecâhül-i ârif sanatında çoğunlukla soru sorma esastır; ama bu sanatı ikiye ayırmak çok daha doğrudur:

  1. Soru sorma yoluyla yapılan Tecâhül-i Ârif
  2. Soruya cevap verme yoluyla yapılan Tecâhül-i Ârif

Örnek:   Gerçi cânandan dil-i şeydâ için kâm isterem

Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedir  (Fuzûlî)

(Her ne kadar sevgiliden çılgın gönlüm için istekte bulunuyorsam da/ sevgili bana çılgın gönlünün isteği nedir diye sorsa onu ben de bilmem)

Gökyüzünün bir rengi daha varmış

Geç öğrendim taşın sert olduğunu

Su insanı boğar ateş yakarmış

Her doğan günün bir dert olduğunu

İnsan bu yaşa gelince anlarmış  (Cahit Sıtkı Tarancı)

Bahçede dut iken bilmezdim sazı

Bülbül konar mıydı dalına bazı

Hangi kuştan aldın sen bu avazı

Söyle doğrusunu gel inkâr etme  (Âşık Veysel)

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam

Âlemlerimizden sefer eyler  (Ahmet Haşim)

         TEZAD

Ortak yanları bulunan iki zıt kavramı, biri gerçek, diğeri mecazî manada olmak üzere aynı konu etrafında toplamak sanatıdır. Bu şekilde kullanılmayan zıt kavramlar tezad sanatını meydana getirmezler. Mesela beyaz/ siyah, gece/ gündüz, uzun/ kısa, sabah/ akşam vs. gibi kavramların birisi mecazî manada olmadıktan sonra bir arada kullanılmaları tezad sanatını meydana getirmez.

Örnek:   Ne efsunkâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten  (Namık Kemal)

(Ey hürriyetin güzel yüzü! Sen ne kadar büyüleyiciymişsin; senin gelişinle esirlikten kurtulduk  ama, bu sefer de senin aşkına esir olduk.)

Ne siyah eylemiş bu nâsiyeyi

Saçımı bembeyaz eden bahtım  (Abdülhak Hâmid)

(Saçımı bembeyaz eden bahtım, bu alnı ne siyah eylemiş.)

İSTİFHAM (SORU SORMA)

Şairin, cevabını bildiği bir konuyu soru şekline sokarak söylemesine istifham (soru sorma) sanatı denir. Şair, ifadeyi soru şeklinde düzenlemekle karşısındakinden cevap beklemez. Sözü daha etkili kılmak, okuyucunun dikkatini, işlediği konuya daha iyi çekebilmek için bu yola başvurur.

Örnek:   Ne kaldı rûha teselli şerâbdan başka

Boğazda üç gecelik mâhtâbdan başka

Sükûn-ı lâyetenâhîye varmamız yeğdir

Nedir hayât uzayan ıztırâbdan başka

(Yahya Kemal)

(sükûn-ı lâyetenâhî: sonsuz bir sükûn)

Hani o, bırakıp giderken seni

Bu öksüz tavrını takmayacaktın?

Alnına koyarken veda busemi

Yüzüme bu türlü bakmayacaktın?

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ

Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ

CİNAS

Şekil ve telâffuz (söyleniş) bakımından aynı (sesteş), veya birbirine çok yakın, fakat manaları farklı iki kelimeyi şiirde bir araya getirmek veya kafiye olarak kullanmaktır.

Cinas sadece şiire has bir sanat olarak kabul edilmelidir. İki gruba ayrılır:

Tam cinas, kelimenin hem manasını hem de şeklini ilgilendirir ve bu bakımdan hem söz hem mana sanatıdır.

Örnek:   Ey kimsesizler, el veriniz kimsesizler

Onlardır ancak el verecek kimse sizlere  (Yahya Kemal)

Yarım cinas (Cinas-ı gayr-ı tâm) ise, söz sanatları grubuna dahildir ve kelimenin manasından ya da şeklinden herhangi birinde eksiklik olmasıdır.

Örnek:   Gün denizlerde sönerken baktık

Ve çobanlar gibi dallar yaktık  (Yahya Kemal)

                       (b-aktık / y-aktık)

One comment

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.