Sodom ve Gomore’de Batılılaşma Sorunu

Yakup Kadri Karaosmanoğlu tarafından, 1928 yılından yayımlanan “Sodom ve Gomore” işgal altındaki İstanbul’da yaşanan ahlaki çöküntüyü konu edinir. Yüzyıllar boyunca imparatorluğa başkentlik eden İstanbul, şimdi İngiliz, Fransız, İtalyan subaylarının elinde olmasına rağmen İstanbul halkının bir bölümü bu durumdan gayet memnundur. Romanın baş kişileri Leyla ile akrabası ve nişanlısı Necdet’tir. Edebi açıdan çok güçlü sayılamayacak bu roman hakkındaki düşünceleri Fethi Naci’nin kaleminden okuyalım.


Felatun Beyle Rakım Efendi’nin, Araba Sevdası’nın, Şıpsevdi’nin, Kiralık Konak’ın alafranga züppeleri batı hayranıdırlar, batıya öykünürler; ama kendi yurttaşları arasında kendi yurttaşlarına karşı yaparlar. Oysa Sodom ve Gomore’de durum değişmiştir: Batı İngiliz’iyle,Fransız’ıyla,İtalyan’ıyla artık içimizdedir. İstanbul İtilaf kuvvetlerinin işgali altındadır. İşgal altındaki İstanbul’da batı hayranlığı, alafrangalık ister istemez “işbirlikçi haine” dönüşecektir. Ahmet Mithat’ta, Recaizade’de, Hüseyin Rahmi’de batılı roman kişileri genellikle zayıf karakterlidir. Bu yazarlar batı hayranlığına tepkilerini böyle tipler yaratarak gösterirler. Oysa Sodom ve Gomore’de işgal subayları sultanlara varıncaya kadar Türk kadınlarıyla yatar kalkarlar; Orhan Bey gibiler bu konuda  hizmete amadedirler.”Orhan Bey’in Major Will hesabına tuzağa düşürmediği aile kadını ve kızı kalmıyordu.” Yarı vahşi, yağız yüzlü Türk erkeklerinin ellerinde bir kız gibi hırpalanıp didiklenmek isteyen Yüzbaşı Marlow da muradına erer. Gerçi Yakup Kadri, bu işgal subaylarını küçük düşürmek için, Albay Rochepierre’yi cinsel bakımdan güçlü olmayan biri, Marlow’u eşcinsel, Read’i aşk işlerinde soğuk ve beceriksiz gösterir ama bu çabalar Necdet’in “Bizi iliklerimize kadar çürüttüler” demesini, romancının “Zira onlar İstanbul’u yalnız manevi ve ahlaki bir iflasa sürüklemekle kalmamışlardı; aynı zamanda iktisadi kaynaklarını da sömürüp durmuşlardı.” demesini önlemez.

Romanın baş kişisi Leylâ: İngiliz yüzbaşısı Read’e göre İstanbul’da tanıdığı kadınların en zekisi, en bilgilisi ve İngiliz terbiyesine, kültürüne en yakın olanıdır. Leylâ yabancı subaylarla ilişkilerini mazur göstermek için nişanlısı Necdet’e şöyle der. “Sonra biliyorsun babamın her işi yabancılarladır. Bu muhitteki bağlantılarını devam ettirmek onun için bir parça da geçim meselesidir. Bu hususta kendisine nasıl karşı koyabilirim?” Ne var ki “Leyla için değil yalnız Jackson Read’in dostu kalmak bir vakitler onunla dile gelmek bile yeterli bir övünme vesilesidir.” İşbirlikçi sosyetenin kendisini dışlaması üzerine sinir krizleri geçiren Leylâ, Avrupa’ya gönderilir; İstanbul’a döndüğü zaman Kurtuluş Savaşı zafere ulaşmıştır. Leylâ, özgür İstanbul’u, özgürlüğün İstanbulluları coşturmasını anlayamaz. “… bu sokak, bu sokakların mütecaviz sevinci, bu sokakların kaba kaynayışları olmasaydı!” diye düşünür, ortaya çıkmaya başlayan yeni insanlar korkutur onu: “… denizin karşı yakasından birtakım kocaman siyah şapkalı adamlar ortaya çıkmaya ve yavaş yavaş her tarafta yayılmaya başlıyor. Ne fena giyinmiş, ne kaba saba bu adamlar!”

Bir Leylâ mı böyle düşünen? Bunlar da babasının düşünceleri: ” Türk zaferi!.. Bu, onun alışılmış düşünce yapısını bozan; bu, onun senelerden beri taşıdığı siyasi ve sosyal inanışı sarsan, hülasa bu, onu rahatsız eden, onun keyfini kaçıran bir hadiseydi.” Kızına şöyle cesaret verir: “Bu çok devam etmez göreceksiniz! İngiltere yeni tedbirler almak zorunda kalacaktır…”

Zafere üzülen çok kişi var.”Gerçekten İstanbul sokaklarında birtakım canlı ölülere rasgeliniyor. Bunların gözleri birtakım siyah çukuru andırıyor. Çeneleri paslı bir anahtarla, zorla kilitlenmiş gibidir.(…) Bazı kimseler ortadan büsbütün kayboldular (…) Nişantaşı’nın, Şişli’nin çoğu şuh ve genç kadınları hanım ninelerinin bol ve siyah çarşafları içinde, yüzleri kalın peçelerle örtülü, sarılmış,bohçalanmış birer gümrükten kaçırılmış eşya haline giriverdiler.”

Yakup Kadri, romanında, İstanbul’un yalnız çürümüş, kokuşmuş çevrelerini veriyor; öteki İstanbul’a şöyle bir değinip geçiyor. Necdet, Madam Jimson’un evinde öteki İstanbul’u şöyle düşünür: “Orada… babaları savaşa gitmiş yavrularının beşiğini sallayan temiz ve sabırlı kadınlar, vücutlarını Allah tarafından kendilerine teslim edilmiş bir kutsal emanet gibi saklayan genç kızlar, bunlar üstüne şefkatle titreyen nur yüzlü nineler ve Anadolu’ya dair son iyi haberleri bildiren gazeteleri bir muska gibi devşirip iç cebine yerleştirdikten sonra sanki kendisini bütün dünyanın hazinelerine sahip bir adam gibi mesut hisseden fakir vatandaşlar vardı.” Necdet onlara şöyle seslenmek ister:” Siz bilmiyorsunuz, asıl işgal, asıl istila öbür tarafta oldu.Düşman çamurlu çizmeleriyle bizim evlerimize kadar girdi; ne diyorum, yataklarımıza kadar! Halbuki sizin yalnız sokaklarınızda dolaşabiliyorlar. Sizin evleriniz sarılmış kalelerdir. Fakat henüz zaptolunmamıştır. Öbür taraftakilerin ise hepsi birer birer düştü!”

Yakup Kadri’nin anlattığı yoz çevrede bir Necdet vardır zafere sevinen; her başı sıkıya gelince Anadolu’yu düşünen Necdet; Kurtuluş Savaşı’na katılan arkadaşı Doktor Cemil Kami’ye ” Bizi iliklerimize kadar kadar çürüttüler” deyince Doktor’un cevabı ilginçtir:” Ateşin temizleyemediği pislik yoktur.”

Yakup Kadri, yeni bir dünyanın başladığını, eski bir dünyanın bitmek üzere olduğunu açıkça belirtir:” … zafer Osmanlı saltanatının tarihine ait değildir. Anadolu’nun içinden yepyeni bir millet doğmuştur.”

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.