Seni Unutursam İstanbul – Özet

1.OSMANLI ŞEHRİ VE KADIN

Siyasi İmgeler

1.Kadın Bedeni

Osmanlı Devleti sergilemek istediği işaretler için araç olarak bedenleri ve kılık kıyafeti seçmiştir. Kadın bedeni ve kadın kıyafetleri bunun en iyi örneğidir. Osmanlı kentinde kadınların kontrolünden sadece aile ya da cemaat sorumlu değildir. Bu konu merkezi yönetimi ve padişahı da ilgilendirir. Babıâli, olası bir değişimi engellemek için tüm şehri kontrol altında tutmayı amaçlamış, özellikle kadınlar üstünde baskıcılıkla nitelendirilebilecek uygulamalara gitmiştir.

Levant Herald gazetesi 15 Ağustos 1881 tarihinde kadınların şehir mekânında (İstanbul’da)nasıl var olmaları gerektiğini düzenleyen bir kararnamenin tercümesini yayınlar. Bu fermana göre kadınların “kamuya açık yerlerde görülmeleri, ziyaretlere gitmek üzere sokaklarda bulunmaları yasaklanmıştır. Polis memurları bu konuda çok hassas davranmaya ve herhangi bir kadın kararnameye aykırı olarak şeffaf bir yaşmakla görüldüğü takdirde tutanak tutmaya davet edilmektedir. Ayrıca Müslüman kadınların Beyazıt, Aksaray, Şehzadebaşı semtlerinde arabayla ya da yaya dolaşmaları, Kapalıçarşı’ya gitmeleri ve dükkânlarda oturmaları men edilmiştir…”

  • Kadınlar için kaleme alınmış, şehrin onlar tarafından nasıl kullanılacağını tayin eden bir nevi kadınlara mahsus trafik kaideleri – kent kullanım kılavuzu niteliğindeki bu ferman, Osmanlı yönetiminin çıkardığı ne ilk ne de son düzenlemedir. Babıâli tarafından tebliğ edilen bu kararnameler kenti kadınlara yasak ya da “izinli” sokaklara, günlere ve taşıtlara, yani yasak/izinli, memnu/meşru, zamanlara, mekânlara böler. Kıyafetlerinin uzunluğunu, genişliğini, ferece kumaşının kalınlığını, renklerini en ufak ayrıntılarına kadar tayin eder. Haritası böyle çizilen şehir bir sahnedir, kadın bedeni üzerinde cinsiyet farklılığının sergilendiği bir sahne. Sahnenin yönetmeni Osmanlı merkezi otoritesidir. Bu oyunun asıl amacı kadın kıyafetlerinin “hep olmuş olandan” yani “ kadimden beri” farklı olmamasını sağlamak, değişimi engellemektir.
  • 1751 tarihli bir ferman ince kumaşlardan ferece yapılmasını yasaklarken, 1573 tarihli kararnamede kadınların oyalanma ihtimalinin olduğu dükkânlar özel bir düzenlemeye tabi tutulmuştur. Bunun yanı sıra, cinslerin ayrılması yani kadın ver erkeğin bir arada bulunmasının engellenmesi, tüm kadınlar için değil daha çok fermanlardaki terminolojisiyle “tazeler” için geçerlidir. Yaşlı kadınları erkeklerden ayırmaya her zaman gerek görülmemiştir. Toplu taşıtlarda iki cinsin yan yanalığını yasaklayan kural Babıâli tarafından 20.yüzyıl başına kadar korunacak, Boğaz, Haliç ya da ada vapurlarına binen kadınlar iskele tarafında, perdeleri kapalı bölümlerde yolculuk edeceklerdir. Bazı padişahlar ise kadınların arabaya binmesini de – yanlarında erkek bulunmasa da – yasaklayacaklar, bu yasağı, gezintilerin, bir zaruret yüzünden değil keyif ve eğlence için yapılıyor olmasına dayandıracaklardır.

2.Muhafazakâr – Modernist Çatışması (Kıyafet)

Tanzimatla beraber Türk toplumunda batılılaşmacı bir akım oluşur. Bu akımla birlikte değişime karşı, bir karşıt akım ortaya çıkar. Bu durum zaman içersinde etkilerini günümüzde de sürdüren muhafazakâr – modernist tartışmasını getirir. Bu siyasi tartışmanın da temsil alanı kadın bedenidir.

  • … Oysa kadınların toplum nezdindeki sembolik/muhayyilesel statüleri, baş davalarından biridir, muhafazakâr (İslami) akım ile modernist (batılılaşmacı) akımlar arasındaki zıtlıkların temsil edildiği alandır. Bu karşıtlık dramın oynandığı sahnedir. Aslında bu iki akım arasındaki temel çatışma başka bir konuyla, ekonomi ve siyasetle ilgilidir. Ancak hem batılılaşmacı hem geleneksel akımlar toplum hakkındaki genel tercihlerini siyasi ve ekonomik bir söylemle kanıtlamak yerine, kadınların kent mekânındaki varlığı konusunda tavır koyarlar. Kadın meselesi hakkındaki pozisyonlarını, ne tür genel bir toplumsal düzen istediklerinin kısa bir ifadesini, genel siyasi yönelimlerini özetleyen bir amblemi, bir logoyu yansıttıkları ekran olarak kullanırlar. Kadın kıyafeti konusunun karşıt toplumsal tercihlerin sergilendiği bir yansıtım ekranı olarak işlenmesi, Osmanlı / Türkiye tarihini iki buçuk yüzyıllık boydan boya geçen bir devamlılık çizgisi oluşturmaktadır. Bu çelişkili batılılaşma sürecinde dikkati çeken bu devamlılık çizgisi kuşkusuz hala işlerliktedir. Cumhuriyet tarihinde ve günümüzde karşıt akımlar, siyasi düzen ve genel toplum şekli hakkında sahip oldukları farklı tercihlerini, kadın kıyafetiyle (türban meselesi), namus meselesiyle (zina kanunun teşebbüsü) ilgili kararlar, kararnameler ve medyatik mesajlarla ifadeye devam etmektedirler.
  • Bu iki akımın da ideologları ve sözcüleri ortak bir zeminden yola çıkmışlardır: Devlet. Her iki grup da devlet mensuplarından oluşur. Devletten geçir ve devlete sadakatte kusur etmez. Bir grup askeri ve sivil bürokrasiyi, diğeri de ulemayı, İslam yasalarının uygulayıcılarını temsil eder. Her iki akım için de Osmanlı imparatorluğunun gerilemesi devlet kurumlarının zayıflamasına bağlıdır. Ancak bu zayıflamanın nedenlerini başka yerlerde ararlar. Gelenekçiler, kadınların yaşam statülerindeki herhangi bir değişikliğin şehir mekânına yansımasına muhalefet etmeyi kendi siyasi tavırlarının bayrağı yaparken; batılılaşma yanlıları da kadınlara yeni, gerçek bazı haklar tanınmasını ayırt edici vasıfları haline getirirler.
  • Öte yandan modernistler ile muhafazakâr akım arasında kadınların özgürlüğü için alınması gereken gerçek önlemler konusunda ciddi farklar olsa da modernistlerin de karşıtlarının ahlakçılığından çok farklı düşündükleri söylenemez. Öyle görünüyor ki, kadınların kontrolü meselesi onların gözünde de Osmanlı kimliğinin önemli bir parçasıdır. Zira bu kimliğin, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerçekten tehdit altında olduğunu gördüklerine kadın konusundaki reformist tutumlarından acilen vaz geçip, daha muhafazakâr bir konuma geri çekilmekte tereddüt etmezler(Örneğin, İttihat ve Terakki Cemiyeti Komitesinin bütün o ilerici eğilimleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya bulunduğu anlaşılınca askıya alındı. Enver Paşa, Çanakkale kumandanına, kızların boğazda güneşlendiğini görünce işten el çektirdi) 20. yy başlarındaki sivil ve askeri elitler bir yandan kadınların aile içindeki durumlarını iyileştirmeyi hedefleyen yeni, gerçek haklar getirirler, diğer yandan da etek boylarına ya da kamusal alanda güneşlenmeye karışmaya ve bu konularda yasal düzenlemeler yapmaya sakınca görmezler.

3.Cumhuriyet ve Kadın

Cumhuriyetle birlikte kadınların sosyal statüsü ile ilgili reformlar bir yandan kadının özgürleşmesinin anayasal ve hukuki temellerini inşa ederken, diğer yandan da kadının konumunun çok ötesine giden siyasi tavırların ilan tahtası olmaya devam edecektir. Eskiye göre fark, artık bu ilan etme işinin yalnızca kıyafet üzerinden değil, gerçek hukuki ve siyasi haklar üzerinden yapılmasında aranmalıdır.

  • Ş. Tekeli, Mustafa Kemal’in 1925’te tek muhalefet partisinin (Terakkiperver Fırka) kapatılması üzerine batılıların onu bir diktatör gibi davranmakla suçlamaları karşısında, daha ilerici, demokratik ve batı yanlısı bir imaj yaratabilmek amacıyla kadınların siyasi hakları kozunu nasıl kullanmış olduğunu gösterir. Tekeli’ye göre bu yasalar çok daha erken çıkabilirdi ancak söz konusu yasaların geçirilip kadınların seçimlerde aday olma ve oy verme haklarına gerçekten kavuşmaları 1930 ve 1934 tarihlerinde oldu. Böylece Atatürk kendisine yöneltilen eleştirilere cevap vermiş ve führer olmadığını göstermiştir. Bu haklar bir kez tanınınca, 1935’te, on sekiz kadın milletvekili seçilecektir. Mecliste o yıl kadın oranı %4,5’dur.Oysa tarihin en sert sufragette hareketlerinden birini yürüttükten sonra İngiliz kadınlarının 1918 ile 1935 arasında parlamentoda edebildikleri temsil oranı %0,1 ile %2,5 arasında değişmektedir. Aynı yıllarda Fransız kadınları henüz oy verme hakkına sahip değildiler. Buna karşılık Türkiye’de kadın temsilcilerin sayısı hiçbir zaman Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti olduğu dönemde eriştiği düzeye erişemedi.

Sosyal İmgeler

1.Azınlık Kıyafetleri

  • Kılık kıyafeti, şehirdeki var oluş biçimleri Osmanlı devlet yasasıyla belirlenen bir başka toplum kesiti daha mevcuttur: Bunlar Rum, Ermeni, Yahudi gibi dini/etnik azınlıklardır. Bu gayrimüslim nüfusla kadınların aynı kefeye konmasını mümkün kılan eleman her ikisinin ortak statüsü gibi görülecek “ ikinci sınıf halk” olma ya da “ezilen nüfus” olma gibi özellikler değildir. Bu iki farklı kitlenin şehirde var olma şeklinin doğrudan devlet otoritesi tarafından düzenleniyor olmasını getiren, her ikisinin de toplumdaki “ en güçsüzlerden ” olması da değildir. Devletin bu şekilde düzenlemeler yapması şehrin saydamlığını sağlamak istemesindendir.

İstanbul kadısına hüküm ki Bundan akdem yehud ve nesara (Yahudi ve Hıristiyanların) ve sayir kefere tavifesi ala ve hazır libas giymeyüb men oluna deyu hükmü hümayunum virilüb men olduklar… yehud ve sayir keferenin fereceleri urmayı karaca çuka olub… boğası (astarı) ola… kuşakları yarı penbe ve yarı harir (ipek) olub kıymetde otuz ve kırka ola ziyade olmaya…( 1865 yılına ait Kararnameden)

  • Dinsel/etnik azınlıklara yönelik fermanların bu grupların her birisi için ayrıcı işaretler tayin ettikleri ve bunların emredici olduğu görülür. O cemaatten her fert bu işaretleri bedeninde taşımak zorundadır. Her dinsel gruba başa sarılan tülbent ve ayağa giyilen pabuç için birer renk atfedilmiştir ve bu renkler o cemaat mensuplarını belirler. Sağlanmak istenen giyilecek renkler ve kumaş özellikleri gibi ayrıcı işaretlerden giderek şehir mekânının, kim olduğunu anlatacak şekilde saydamlaştırmaktır. Ermenilere ait renk kırmızı, koyu bordodur. Siyah, Rum cemaatinden olanları belirler, mavi ise Yahudileri. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde reayanın büyük çoğunluğu siyahtan başka renk giymez olmuştur; bunun dışında kalanlar sadece Babıâli’nin hizmetinde olanlar ile Avrupa elçiliklerinin koruması altındaki kişilerdi. Onların, koyun derisinden yapılma, yumuşak ökçeli sarı çizmeler giyme hakları vardır. Şalvarını mest adlı ayakkabılara iliklerler. Bu düzenlemelerle devlet, kent sahnesinin baş kostümcüsü olmakla kalmaz. Yalnızca Müslümanlarla gayrimüslimler arasında değil, azınlıklar arasında da mevcut olan hiyerarşiyi yeniden üreten ve görünür kılan kuralları tayin eder, bu hiyerarşiyi sergileyen dekoru çizen bir mimar gibi davranır. Daha başka fermanlar Rum ya da Yahudi evlerine kaç basamakla çıkılacağını, basamakların kaldırıma ne kadar taşabileceklerini, kentte geçerli düzenin Osmanlı halkları arasındaki hiyerarşiyi nasıl yansıtması gerektiğini belirler.

2.Mahalle Baskısı

Günümüzde de büyük tartışmalara neden olan “mahalle baskısı” konusu Osmanlı şehrinin en önemli unsurlarından biridir. Kitapta ilgili bölüm, zaten mahallenin yaptığı denetime siyasi otoritenin neden özel olarak el attığı sorusuna cevap arasa da, yüzyıllar önceden geldiğini gösteren mahalle baskısı konusu sosyal bir imge olarak karşımıza çıkıyor.

  • Kadınların ya da cinsselliğin toplumsal denetimini sağlamak görevi Babıâli fermanlarının yanı sıra örf ve adetler, din, moda ya da aile baskısı, yerel baskılar ( komşuluk, mahalle denetimi ) gibi etkenlere de düşer.Kadın denetimi yerel baskılar, özellikle mahalleli tarafından yapıldığında hiç de etkisiz sayılmaz. Zaten çıkarılan fermanların bir kısmı şehrin şu ya da bu mahallesinde oturanların şikâyetlerine ya da ihbarlarına cevaben ve onlara gönderme yapılarak kaleme alınmıştır. Yani mahalle ölçeğinde toplumsal denetim vardır. Söz konusu fermanlar, içerdikleri kararların uygulanması için dinsel/etnik cemaat temelinde örgütlenmiş olan mahalleyi, mahalleliyi mahalle imamını, müezzinleri vazifelendirir. Ne var ki bu denetim Babıâli tarafından yetkilendirilmemiş olmasına rağmen yeterli görülmemektedir ki sultan kendisi konuyla doğrudan ilgilenecek, yetkisini kullanarak kıyafetleri en ince ayrıntısına kadar düzenlemekte kullanacaktır.
  1. 19.YY SONU İSTANBUL BASININDA MODA VE KADIN KIYAFETLERİ

Sosyal İmgeler

1.Moda ve Kıyafet

  • Bir tarihçinin kıyafet ve özellikle kadın kıyafetiyle ilgilenmesini haklı kılan birçok neden vardır. Giyimin etno – antropolojik açıdan anlattıklarının çeşitliliği bir yana, örf ve adet değişmeleri, zihniyet evrimi söz konusu olup da özne Osmanlı / Türk toplumu olduğunda, kıyafet son derece kıymetli, başlı başına zengin bir kaynakça olarak karşımıza çıkar. Fransızcası 1894 yılında yayımlanan Aliye Hanım’ın “Çağdaş Müslüman Kadınlar” adlı kitabı da bunun bir örneğidir. Aliye Hanım, Osmanlı elitine mensuptur. Mecellenin düzenleyicisi, tarihçi ve Adalet Bakanı Cevdet Paşa’nın kızıdır. Kitabında arkadaşlarından iki genç Türk kadınını sahneye koyar. Bunlardan birisi batılı giyimden yanadır ve doğulu giyimin rahatlığını tercih eden diğerine karşı çıkar. İki kadın, kendisi çoğulculuktan yana olan yazarın hakemlik ettiği bir tartışmaya girişirler. Aliye Hanım zaman zaman şark usulü, zaman zaman da batılı üslubu giyindiğini söyler. Yazar bu iki giyim tarzı arasında tercih yapmadığını iddia etse de satır aralarında Avrupai giyime meyilli olduğunun itirafları duyulur. Daha başında, batılı tarzda giyinen arkadaşının, diğerine nazaran daha kültürlü, daha ince olduğunu teslim etmiştir. Geleneksel Türk kıyafetini tercih eden arkadaşı “kendini mükemmelleştirebilecekken” buna gayret etmemiştir. Aliye Hanım kitabının üçte birini, kadın kıyafetine, kadının örtünme sorununa, peçeye hasreder. Kitabın diğer iki ana teması Türk evlerinde köle kullanılması ve poligami ile ilgilidir.

Yıllardır aynı şekilde süregelen kıyafet tarzı Tanzimat’ın ilanı ile birlikte, birçok farklı konuda olduğu gibi, değişmeye başlar. Hem erkeklerin hem kadınların ev içi ve ev dışı kıyafetlerinde büyük çaplı değişimler gözlenir. Bu değişim kıyafetlerle sınırlı kalmaz, saç tiplerine de yansır.

  • İnsan içine örtülü, peçeli (meşrutiyet) çıkmaları konusunda kıran kırana bir polemik sürerken, yüzyıllardır pek kımıldamamış olan İstanbul kadının kıyafeti değişmektedir. Uzun bir durağanlığın ardından Tanzimatın verdiği izinle başlayan değişme önemli bir soruya yol açar: Osmanlılarda kıyafet konusundaki statükoyu koruyan neydi ve Tanzimatta ne olmuştu ki kadın kıyafeti değişmeye yüz tutmuştu? Aynı soru başka türlü sorulabilir: Kadın kılık kıyafetinin devlet otoritesinin yasalarınca belirlendiği Osmanlı şehrinde modadan söz edilebilir miydi? Gerçekten Babıâli’nin 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar, kadınların giyebileceği renkleri, ferecenin kalınlığını, peçenin ve eşarpların uzunluğunu kadın mantolarının astarında kullanılacak kumaşın türünü düzenleyen fermanlar çıkarmada son derece cömert davranmış olduğu bilinen bir gerçektir. Bunu yaparken devlet, başka başka şeylerin yanı sıra, her şeyi eskiden beri olduğu gibi tutmak istediğini ifade eder. Hiçbir şey “adet kadime mugayir” olmayacaktı. Osmanlı fermanı “retoriği”nin ana temalarından biri olup pek çok tekrarlanan bu formül, fermanın yayınlanma nedenlerinden biri olarak da telakki edilebilir. Her şeyi olduğu gibi muhafaza etmek… Ve tabii ki, kadın kıyafetini ve kadınların şehirde var olma biçimlerini de. Sanki bir şey ancak, eskiden, ezelden beri süregeldiği için var olabilirmiş gibi.
  • Moda bir toplumsal kurum olarak işleyecekse de, merkezin rolü bitecek değil tabii. Aksine moda akımların ortaya çıkıp topluma yayıldığı kaynak saray olacaktır. Batılılaşma sürecinde devlet, memurlarına istanbulin diye bilinen, yüksek yakalı ve baştan aşağı düğmeli, siyah ceketi giydirmiştir. Müslüman kadınların yeni kıyafetlere bürünmesi saraydan başlayıp İstanbul’a yayılan moda akımlarıyla mümkün olur. Saray ve devlet, şehirli kadın ve erkeğin giyimindeki evrimin temelindedir. Kadınlara gelince gerek ev içi ve ev dışı giysileri, batılılaşma ve modernleşme akımlarının ürünü bir modaya uyacaktır.

Ev içi: Eskiden şalvar ile gömlekten oluşan ev kıyafeti yerini entari ve hırkaya bırakır. Abdülhamit döneminde entari, Avrupa modasındaki gelişmeleri izleyerek değişmeler geçirir ve “Malakof” tarzı “tünik” tarzı ya da eteğin arkası kabarık tarzlar birbirini izler. Ama bu elbiseler, üzerlerine işlenen nakışlarla “doğulu” karakterlerini muhafaza ederler. Avrupai olsun olmasın, entari, Türk kadın kıyafetinin çizgilerini altüst etmede bir Truva atı işlevi görecektir. Öyle ya, çağdaş batılı kadının siluetini, havasını, dik ve dikeyliğini belirleyen en önemli kıyafet unsuru korsenin giyilmesini mümkün kılan Türk kadın kılığı entaridir. Nitekim Aliye Hanım hakemlik ettiği defilede oryantal kıyafeti, ancak korse kullanıldığı takdirde beğendiğini teslim eder. Korse kullanılmaya başlandıktan sonra, üstüne giyilen giysi ne olursa olsun, kadının görünümü artık bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Gerçekten de, oryantalist seyyah ve ressamların aktarmaya bayıldıkları kadının, minderler üzerine yayılmış, yumuşak, tombul ve gevşek çizgilerinin yerini artık, irice bel, düz karın ve geniş kalçalar ile alabildiğine açık, uzun bir boyunun tamamladığı dil siluet almıştır. Gevşek ve uykulu bir yayılmışlığın estetiğine karşı artık dik, beli kemerle sıkılmış ve sivriliği elde taşınan bir şemsiyeyle vurgulanan bir duruş yerleşmektedir. Büyük şehirlerdeki kadınların hepsi, her şeyi ithal etmeseler, her şeyi Avrupa modasına uydurmasalar bile, eskiden ev kıyafeti olarak şalvar ve gömleğin; ev dışı kıyafeti olarak da ferece, yaşmak ve terliğin resmettiği siluetten tamamen farklı bir görünme uygun olarak giyinmeye başlamışlardır.

Ev dışı: Ev dışı kıyafeti, 19. yüzyıl sonuna kadar gerçekten de ferece, yaşmak, terlik üçlüsünden oluşmaktaydı.: İkinci bir aşamada ve ayakkabıdan sonra değişen “perdeayaklı un çuvalı”nın mantosu (ferece) oldu. Örneğin yeldirme, sayfiye yerlerinde giyilen bir manto idi. Büyük yakası ile ferecenin Avrupalılaşmış bir versiyonunu oluşturuyordu. Sıkma belli bol etekli bir entari üzerine giyilen ve şeffaf bir peçeyle şemsiyenin eşlik ettiği yeni ferece türleri, Türk kadınlarının edindikleri yeni görünümün değişmez unsurları oldular. Ancak mantoya benzerliği ferecenin Avrupa modasına uyarak gelişmesine fırsat tanıdığı ve kıyafette çanlar batı saatine uygun olarak çaldığı halde, ferece yerini, doğu giyimine çok daha yakın olan çarşafa bıraktı. Benzeri bir gelişme erkekler giyiminde de görüldü. Gerçekten, 2. Mahmut döneminde erkeklerin kıyafetleri Avrupa modasına yaklaşmaktayken doğudan fes alınmıştı. Bunu ölçüyü kaçırmama çabasının bir ifadesi olarak mı görmeli? Ancak çarşafın alınması daha karmaşık bir sorunu işaret ediyor. O tarihe kadar yeni adetler, yeni davranış biçimleri, nezaket kuralları, topluma, önce sarayda benimsenip orada damıtıldıktan sonra yayılmaktaydı. Son moda yaşmak önce saraylı kadınlar tarafından giyildi. Çarşafa gelince burada durum farklıdır. Sarayın burun kıvırdığı çarşaf belde büzülen ve ayaklara kadar inen bir pelerine benzer ve kinin tanınmasını fereceden de fazla zorlaştırır. Zaten Abdülhamit döneminde çarşaf ardında gizlenen erkeklerin saraya sızabilecekleri korkusu, kadınların saraya çarşafla gelmelerinin yasaklanmasına yol açacaktır. Böylece padişah sarayının bulunduğu semt olan Beşiktaş’ta çarşaf giyilmesi yasaklanır. … Zamanla Avrupa modasına uyup, pelerin ve etek şeklinde iki parçaya bölünerek sonunda batılı tayyöre evrilen giysi, aynı çarşaftan başkası değildir. Dolayısıyla bu kıyafetin İstanbul şehrindeki tarihi, “torba çarşafın tango çarşafa “ dönüşme süreci olarak karşımıza çıkar. Kadını baştan ayağa örten, yüz hizasına bir peçe eklenmesine elverişli ve belden sıkılan bir büyük pelerinden başka bir şey olmayan torba çarşaf tutucuların hoşuna gitmiştir. Yine de, bu kıyafetin de çeşitli renklerde, çizgili, yaldızlı vb. kumaşlardan yapılabildiği biliniyor. Çarşaf belden kesilip bir etek ve pelerinden oluşan iki parçaya bölünce de evrimini sürdürecektir. Önce pelerin kesilmeye başlar. Ardından çıplak kalan kollara eldiven giyilmeye başlanır. Sonradan da etek kısalmaya başlar. İşte bu eteğin en kısalmış biçimi tango adını alır. Diğer yandan da peçe şeffaflaşmaya yüz tutar; yüzü hemen hemen hiç gizlemeyen ve pelerinin üzerine dökülen ince bir tül halini alır. Daha sonra, pelerin terk edildiğinde de saçları örten bir eşarptan başka bir şey kalmayacaktır. Bu evrim sürecinde çarşafın vücut biçimini gizleyen “un çuvalıyla” uzaktan yakından ilgisi kalmamış, tersine modaya uygun bir zarafet simgesi halini almıştır. Söz konusu moda, çarşafla uyumlu bir şemsiye taşımayı da gerektirmekteydi. Şemsiyenin bir işlevi de hiç kuşkusuz, giderek şeffaflaşan tüllerin gizleyemediği yüzlerin görülmesinden duyulan endişeye karşı ek bir koruma olmasıydı.

Saç biçimi de bu gelişmeye uymuş ve değişmiştir. Örülüp birkaç örgü halinde omza dökülen uzun saçlar giderek topuz halinde toplanmaya başlar. Üçgen biçiminde, tülden yemeniler, bibil denilen taraklar altın paralar ve pırlantalı, incili firketelerle yapılan ve kayık hotoz adı da verilen eski hotozlar terk edilir, giderek sadeleşir. Yeni saç biçimi, rengârenk tüllerle başın tepesine toplanan ve birkaç perçemi de yanlarından sarkan bir topuzdur artık. Aliye Hanım’ın evinde genç kölelerin elinde hanımlarının saçlarını kıvırmak, lüleler oluşturmak için kullandıkları saç maşaları vardır ve bu bukleli saçlar tarakla tutturularak alna dökülmektedir.

  1. Kadın – Erkek Eşitliği ve Feminizm İmgesi
  • 1870’li yılların İstanbul basınında, Müslüman kadının tesettür ve poligami sorununu çok aşan kadın erkek eşitliği konusunda modern bir feminist tartışma yer almaktadır. Bu görüşün sözcülüğünü Dr. Zifos adında bir zatın üstlendiği anlaşılıyor. Dr. Zifos benimsediği görüş yüzünden birkaç hafta boyunca Hayal’de alay konusu olmuştur. Dergide yayımlanan karikatürlerde bir Hıristiyan olduğu anlaşılan doktorun adına gönderme yapılarak eğer eşitlik günün birinde gerçekleşirse, erkeklerin durumunun hiç de kolay olmayacağı sergilenir. Ama bu uyarı bugün erkeklerin feminizm karşısında duydukları korkunun kökeninde yattığı düşünülen nedenlerle değil (o güne kadar erkeklerin tekeli altında tutulmuş olan alanlarda kadınlarla rekabet etmek zorunda kalma korkusu), erkeklerin de zayıf cinsin katlanmak zorunda kaldığı eziyetlere katlanmaları gerekeceği görüşüne dayandırılmaktadır. Örneğin belini bir korsenin bağlarını sıkarak inceltmek gibi bir eziyetten dem vurulmaktadır. Hayal’ e göre olacak olan kadınların erkeğe eşit olmaları değil, tersine erkeklerin kadınlara benzemeye başlamasıdır.
  • Hayal kadın erkek eşitliği konusuna büyük bir keyifle el atar. Mizahçılar, kadınla erkeği, metreyle ölçer, adi mallarmış gibi tartıya vururlar. Bu karikatürler söz konusu ölçü karşılaştırmalarında kimin oyunbozanlık ettiğini ya da erkekle kadının “doğal” olarak eşit olamayacaklarını göstermeye çalışırlar.

Siyasi İmgeler ve Ekonomik İmgeler

1.Tesettür İmgesi

  • Osmanlı kadınlarının giyim konusu, moda ve “namus” sorununu çok aşan bir sorunsalın ifade edilme biçimidir. Eteklerin biçim ve uzunluğu, peçenin kalınlığı ve kumaşın cinsi, şeritlerin boyu, bu konular iki yüz yıldır bir toplum biçimi seçimi ile ilgili tavırların “afişe” edildiği bir ekran gibi işlenmiştir. Batılılaşma sürecinde reformcularla tutucular, bu ayrıcalıklı konuyu ele alarak ortaya koymuşlardır. Kadın kıyafeti, kadın konumunu çok aşan bir toplum tercihini anlatmak, modernleşmeden yana ya da modernleşmeye karşıt olunduğunu ifade etmek üzere kullanılan bir sembol, bir amblem haline gelmiştir. Batıdan yana olduğunu ifade etmek için tesettüre karşı olunduğunu belirtmek, aksi için ise eteklerin kısalmasına karşı çıkmak yeterlidir.

2.Ekonomik İmgeler

  • … Kadın kıyafeti üzerinde fikir beyan etmek ekonomik seçenekler arasından tercih belirlemeye de yarıyordu. Çarşafın, ferecenin hangi kumaştan imal edilmesi gerektiği tartışmasına katılarak ithal ürünlerine karşı Türk tekstil sanayini ve zanaatlarını korumak mümkündü. Aliye Hanım, Bursa ve Şam pamuklularını Avrupa kumaşlarıyla mukayese ettikten sonra, erli malı kullanmanın avantajlarını sıralar. Arkadaşlarına bu kumaşlarla Bon Marche, Orozdibak, Şişmanyanko, Tiring gibi ithal malı satan İstanbul mağazalarından alınacak kıyafetler kadar zarif, Avrupai kılıklar dikilebileceğini savunur. Mehmet Tahir ise erkekleri ilerletmek ve Türkiye’nin sanayileşmesini sağlamak, erkeklerin iş dünyalarını sadece devlet hizmetleriyle sınırlı görmeyip üretime kalkışmaları konusunda yardım etmek konusunda karınlara bel bağlar. Hemen arkasından da kadınlara giyim konusunda tutumlu olmaları için tavsiyelerde bulunur; süsleri ve elbiseleri için tek bir kuruşun bile sınır dışına gitmemesi için gayret etmelerini tembihler.

3.OSMANLI HİCİV BASININDA İSTANBUL (1870–1876)

Mizah İmgesi

  • Türk basın hayatında 1870’lerde yaşanan patlama sırasında yayınlanan gazetelerin çoğu hiciv gazeteleridir. Türk basının yepyeni bir zenginliğe kavuştuğu bu dönem 1877’de sona erer, daha sonra, 1908’de Anayasa’nın yeniden yürürlüğe girmesiyle tekrar başlar. Görüldüğü kadarıyla sınırlı sayıda basılmalarına karşın bu yayınlar, genellikle okuma-yazması olmayan kitlenin de anlayabileceği karikatürler barındırdıkları için rağbet görmüştür.

Hiciv basının en çok değindiği konular, kullandığı motifler ve temalar, maddi zeminiyle şehirdir. Bu karikatürler aynı zamanda Osmanlı kentinin ilk grafik tasvirleri olarak, Batılı seyyahların perspektifinden farklı, içerden bir bakış sunarlar.

  • …Osmanlı karikatürleri Konstantiniye sokaklarının absürt karışıklıklarını tiye alırlar. Arkaik taşıma araçlarından olan hamalların zararlarında, sakalara, hizmete yeni girmiş atlı tramvaylardan Tünel’e kadar yeni de eski de doğru dürüst işleyemediği için alay konusudur. Burada eskiden medet ummama duygusuna yeni olana karşı duyulan korku da karışır. Tramvay yayaları ezer, Tünel’in turnikeleri bir takım sorunlara yol açar.
  • … Bu karikatürlerin bir özelliği sosyal temaları, daha genel, soyut, ahlaki ve politik sorunları çok daha seyrek olarak ele alması ya da hiç değinmemesidir. Adaletsizlik, yoksulluk, dış politika, özgürlükler vb. bu çizimlere hemen hiç konu olmazlar. Bu çizimler daha çok okurların içinde yaşadığı, hareket ettiği mekânı, yani şehri, şehrin zorluklarını, imkânsızlıklılarını, keşmekeşini anlatırlar. Okura öncelikle kentin ve kamu hizmetlerinin kullanıcısı olarak hitap ederler.
  • … Siyasi eleştirinin pek mümkün olmadığı bu Abdülhamit devrinde mizah basını siyasi bilinçlendirme, bilgilendirme yerine belediyesel hassasiyetoluşturur. Aslında bu karikatürler, İstanbul’da 19. yüzyılın ikinci yarısında belirginleşen kentsel duyarlılığın bir katmanıdır.

4.İSTANBUL MAHALLESİ VE VENEDİK GETTOSU…

Siyasi İmgeler

  • Kentsel ve kırsal alanda farklı etnik/dini grupların bir arada yaşamalarına izin veren Osmanlı “hoşgörüsü” kavramı son yıllarda sıklıkla kullanılır oldu. Türkiye’nin hoşgörü göstermekteki bu kapasitesi çoğulculukla baş edebilme yeteneğini kanıtlamakta etkili olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine aday olmasına yardımcı oldu. Ancak Osmanlı şehrindeki hoşgörü konusu biraz farklıydı. 16.yüzyıldan 19.yüzyılın sonuna dek Babıâli, azınlıkların kıyafetlerinden binalarının yüksekliğine, hatta yemek fiyatları düzenlemelerine kadar belirleyici unsur olmuştur.

Lokanta sahipleri yemek ve kelle pişirecektir. Tezgâhta kâfir bulunması yasaktır. Don yağı ile hiçbir şey pişirilmeyecektir. Kaynatılan, fırınlanan veya kızartılan her şey tam pişmiş olacaktır. İşkembenin sekiz porsiyonu (?) kuruştur. Bir işkembe dolması (?) kuruştur.

  • … Etnik/dini azınlıkların kentsel varlığını mahalleler yoluyla düzenleyen Osmanlı fermanlarının amacı öncelikle şeffaflık sağlamaktı. Fermanlar, etnik/dini kimlik ve cinsiyet farkı temelinde kimin kim olduğu nu çabucak ayırt etmenin Babıâli için önemli olduğunu göstermektedir. Babıâli’nin İstanbul nüfusunu birbirinden ayırt etme isteği alçaklıktan, kirlilikten ve kötülükten korunma hayalinden kaynaklanmıyordu. (Avrupa gettolarında durum tam tersi) Bu daha çok sultanın konumu ve saraydan ne kadar görebildiği ile ilgilidir. “Hükmetmek… görmektir.” Hükümdar deli, cahil, ayyaş, hasta… olabilir. “gördüğü” sürece bunların hiçbiri önemli değildir. Osmanlı’nın şehri kontrol altında tutmak için her türlü düzenlemeleri yapmasının asıl nedeni işte bu görmek duygusudur.

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.