Nihat Behram

 

 1946 yılında Kars’ta doğdu. İstanbul’da Haydarpaşa Lisesi’ni bitirdikten sonra Gazetecilik Yüksek Okulu’nda okudu.

 İlk şiiri “Manastır Kuşçusu” 1967’de Soyut dergisinde yayınlandı.

 Asıl adı Mustafa Nihat Behramoğlu’dur. Ağabeyi Ataol Behramoğlu ile “Militan” dergisini kurdu ve yönetti.

 Daha sonra “Halkın Dostları” ve “Güney” dergilerini çıkardı.

 12 Eylül’den sonra yurt dışına çıktı. 1986’da vatandaşlıktan çıkarılan şair, 1996’da yeniden vatandaşlığa alındı.

 1972’de çıkardığı ilk şiir kitabı olan “Hayatımız Üstüne Şiirler” kitabı nedeniyle hapse girmiştir.

 “Özlemin Kadar” şiiri ile beğeni toplamıştır.

 Yaşama sevinci, doğayı ve aşkı toplumsal bir savaşçı olmanın kaygısıyla bileyip kaynaştırdığı şiirlerinde toplumsal ve bireysel yaşamı yansıtan duygular bir bitin oluşturmuştur.

İkinci Yeni Sonrası Toplumcu Şiir

ESERLERİ

Şiir:
Hayatımız Üstüne Şiirler
Fırtınayla Borayla Denenmiş Arkadaşlıklar
Dövüşe Dövüşe Yürünecek
Hayatı Tutuşturan Acılar
Ay Işığı Yana Yana
Kundak
Yine de Gülümseyerek

Roman:
Gurbet
Lanetli Ömrün Kırlangıçları
Kız Ali

Anı:
Darağacında Üç Fidan
Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit
Yılmaz Güney’le Yasaklı Yıllar

Çocuk Kitabı:
Kuyruğu Zilli Tilki
Göğsü Kınalı Serçe

 

Yine de Gülümseyerek

Ne sağnaklar görmüşüz, yarılan gökyüzünden alnımız
yıldırımlarla ağmış,
ne rüzgarlar çınlamış bağrımızda, coşkusundan kırılmış
kaburgamız,
dişlenip kayaları ne ateşler yakmışız, aşmışız ne zifir
uçurumlar,
yine de ürkütmeden öpmüşüz bir ceylanı gözlerinin
yaşından
incitmeden tutmuşuz ağzımızda yorulan kelebeği;
şimdi asmalardan korukların tadı silinmiş,
sesimizde sendeleyen bir keder,
uykusuzluk serin serin sızıyor acıyan tenimizden;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzde aşkın yeri çok derin.

Ne azgın canavarlar üstüne yürümüşüz bir demet
çiçek için,
neyimiz var neyimiz yok vermişiz bir narin dilek için,
yıllarını taş duvara örmüşüz ömrümüzün bir hırçın
yürek için;
şimdi çevremizde yosunlaşmış sessizlik,
yabanıyız gittiğimiz her şehrin, çiğdemsiz, kükremesiz,
kimsecikler sezmiyor boynumuzdan didişen örümceğin
zehrini;
ziyanı yok, nasıl olsa nabzımızda durulanır yaşamanın
iksiri.
Ne güzel sevmişiz, ağzımızda mavi bir tat kekremiş,
ne sızılar sarmışız yumuşacık öpüşlerin çığlığını kuşanıp,
şafaklar tutuşkunu şarkılar yuvalanıp ne mintanlar yırtmışız,
şimdi usulcacık ürpersek kara gece uykumuz kaçacak
kadar delik
üstümüz çimensiz tepeler gibi bereketsiz, örtüsüz, serin;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün çayırları ipekten,
bakışımız lekesiz.

Ne masalar düzmüşüz kıvrımları gümüş, kakmaları sedeften,
ne milyonlar yanından başeğmeden geçmişiz, huyumuz
değişmemiş,
hayatımız günbegün çarpışarak yaşanılan sırların ürünüdür;
şimdi kar altında avcumuz, avurdumuz ilaçsız,
ıssızlaşmış sabahlar, yoksunluk arsızlaşmış,
kaçışır yolumuzdan gölgesini de alıp o şaklabanlar
inildesek açlıktan;
ziyanı yok, nasıl olsa gönlümüzün dağı taşı altından.

Ne devlerle dalaşmış kanımızı göstermeden silmişiz.
ne kudurgan günlerde elimizi dost eline titremeden vermişiz,
bir ömür seğirtmişiz bir nefes beklemeden;
şimdi nice anışların dudağı üşüyen bir çocuk kadar uçuk,
nicesi elsıkışların sahtekar çıkmış.

– Bizi eşkiyalar soymamış abi
muhabbet yıkmış!

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.