Mehmet Akif’in Anısına

Mithat Cemal Kuntay, Âkif için geç meşhur oldu der. “Ortaya çıkmak için beklemeyi bildi. Otuz sene kendisini aradı, Otuz yaşında ölseydi, Âkif diye biri yoktu.” diye de ilâve eder.
Mithat Cemal der ki istisnalarını bir kenara koyacak olursak Türk edebiyatçısı Türk olmaktan korkar. Buna rağmen Âkif, çetin bir san’at namusuyla yerlidir. Göğsü kabararak bir yerli… Bu, aczin ifadesi olan bir yerlilik değildir. Şuurlu bir mahallîliktir. Güzel Türkçenin üstüne titrer. Ve güzel Türkçeye dokunanlara düşman kesilir. Mithat Cemal’e göre Âkif’in dininden sonra dili gelir. “Âkif Türk olayım merakını kendini kaptırmağa tenezzül etmez. O yaşarken de yazarken de Türk olduğuna mağrurdur.” Ancak âkif bazı Arapça kelimelerin söylenişinde ve yazılışında galat-ı meşhura yer vermez. Aslını yazmağa tercih eder. Meselâ Türkçeleşmiş ailevî yerine o â’ilî kelimesini kullanmıştır: “Â’ilî bir inkılâb olsun diyen meyus olur”

Diğer yandan Farsça âteş kelimesini de ateş şeklinde yazmaktan çekinmez.
Yine Mithat Cemal’e göre Âkif, aruzla resim yapan bir adamdır. Şekilleri ve renkleri dimağındaki hafıza ile değil, gözündeki hafıza ile görür. Kafiyeleri de çoğu kere bir sürprizdir. Bazen “uyumayan”a “uyan”ı kafiye yapar, bazen de bir damla ekten bir hutbenin sesini çıkarır: “Sen sahip olursan bu vatan batmayacakdır”daki “dır” gibi…
Bütün bu san’atkârlığı ve san’at anlayışı yanında Mehmet Âkif’in bizler için asıl önemli yönü onun “millî şairimiz olmasıdır. Mehmet Âkif neden bizim millî şairimizdir? Çünkü o millî marşımız olan “İstiklal Marşı”nın yazarıdır.
18. yüzyılın sonlarında ulus kavramının ortaya çıkması ile birlikte 19. yüzyıldan itibaren Batılı devletlerin millî marşları ortaya çıkmağa başladı. İngiltere’de “God Save the King/Queen” yani “Tanrı Kıralı/Kıraliçeyi korusun” marşı millî marş olarak ilân edilmiştir.
Osmanlı devletinin bir millî marşı yoktu. Millî marş yerine padişahlar için bestelenmiş marşlar çalınırdı. Son padişah Vahdeddin’in de II. Mahmud için bestelenmiş Mahmûdiye marşını çaldırdığı söylenir.

Ancak Meşrutiyet yıllarında İstanbul’da Stambulskiye Novosti (İstanbul Haberleri) adında Rusça bir gazete yayımlanıyormuş. Bu gazetede devrin şair ve yazarlarının eserleri de yer alıyormuş. Söz konusu gazetenin 1909 yılında çıkan 8. sayısında, Tevfik Fikret’in “Osmanlı Millî Marşı” adlı bir eseri notası ile birlikte verilmiş. Ancak Rusçası olan eserin Türkçe aslı hiç bir yerde yazılı değilmiş ve kimse tarafından da bilinmiyormuş, tâ ki eczacılık tarihi çalışmaları ile ünlü, araştırmacı ve koleksiyoner Mert Sandalcı 2011 yılında Nevşehir Üniversitesinde Türkiye’de koleksiyonculuk üzerine konferans verene kadar… Mert bey bu eserin metnini ve notasını bir kartpostalda görmüş. Daha sonra da 2013 yılında Elfine Sibgatullina adlı Moskovalı bir profesör konu ile ilgili bir makale yayımlamış. Böylece Tevfik Fikret’in bugüne kadar bilinmeyen bir eseri gün yüzüne çıkmış…
Tevfik Fikret’in Osmanlı Millî Marşı adını verdiği marşın sözleri şöyledir:

Biz fedaî milletiz, merd oğlu merd Osmanlıyız;
Burc-ı istibdadı yıkdık, kahramanız şanlıyız:
Vatan, bir hak tanır ahrârız; arslan canlıyız.
Canla, şanla, ey vatan, te’bîdine peymanlıyız…

Can da sen, şan da sen, hepsi sensin, yaşa;
Ey vatan, ey mübarek vatan, bin yaşa!

Toprağın cevher, suyun kevser, baharın bî-hazân;
İşte dünya: Bir eşin, bir benzerin yokdur, inan.
Müşfik evlâdın bulur koynunda her gün, her zemân
Başka şefkat, başka nimet, başka kuvvet başka can.

Can da sen, şan da sen hepsi sensin, yaşa;
Ey vatan, ey mübarek vatan, bin yaşa!

İttihat ve Terakki Partisi belki Tevfik Fikret’ten Osmanlı devleti için bir millî marş yazmasını istedi. Marş bestelenmesine rağmen araya Dünya Savaşının girmesi nedeniyle marşın millî marş olarak kabul görmesi sağlanamadı.
Tabiî şu anki millî marşımız olan İstiklâl Marşımız Kurtuluş Savaşı döneminde ülkenin başkenti ve devletin hükümdarı esaret altındayken ve de ülkenin batısı işgal edilmişken yazıldı.
Çok zor dönemlerdi…
Dönemin şairleri ulusun birer sesi oldular…
Yahya Kemal’in şu dizeleri o günleri çok güzel anlatır:

Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık.
Vatanda hor görülen bir cemâatiz artık.
Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan
Ve göz kapaklarının arkasında eski vatan
Bizim diyar olarak kaldı tâ kıyamete dek.
Kalanlar ortada genç, ihtiyar, kadın, erkek
Harâb olup yaşıyor tâli’in azâbıyle;
Vatanda düşmanı seyretmek ıztırâbıyle.
Vatanda korkulu rü’ya içindeyiz, gerçek.
Fakat bu çok süremez mutlaka şafak sökecek.
Ateş ve kanla siler, bir gün ordumuz lekeyi,
Bu, insan oğluna bir şeyn olan, Mütâreke’yi
Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi!
Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi!
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,
Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın…

Yine Mithat Cemal Kuntay şöyle seslenir, aynı duygularla:

Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hattâ
Çekmez kürenin sırtı bu tâbût-ı cesimi

İşte bu nedenledir ki İstiklâl Marşımızın ilk kelimesi “korkma” diye başlar. Çünkü o gün ülkemizde yaşayan insanlar geleceğinden büyük endişe duymaktaydılar. Korkuları bu yüzdendi, korkmakta da haklıydılar… Balkanlarda, Kafkaslarda düşmandan kaçanlar soluğu Türkiye’de almışlardı… Şimdi de Türkiye işgal edilmişti… Artık kaçılacak, gidilecek yer de kalmamıştı.. İstiklâl Marşımız “korkma” diye başlar, çünkü bu söz, bizlere, yani o günleri görmemiş insanlara, aynı duyguyu yaşatmak için söylenmiştir…
Biz eğer bugün Türk ulusunun bir ferdi isek şundan emin olmalıyız: Dünyanın gerçek manada hak edilmiş tek millî marşı varsa o marş bizim millî marşımızdır… İsteyen diğer ulusların marşlarının sözlerine bakabilir. Hiç bir millet bizim geçtiğimiz badireden geçmedi. Millî marşını oluşturduğu sırada, hiç biri bizim kadar varlık yokluk mücadelesi vermedi… Bundan dolayıdır ki, bizim marşımız millî marştan da ötedir, o bir istiklal’in marşıdır… “Korkma” diye başlamasının sebebi budur… Cebren ve hile ile işgal edilmiş toplumların istiklâl’inin temsilidir… Böyle duygularla yazılmış ikinci bir marş yer yüzünde yoktur…
Ancak bugün bu sözü anlayamayanlar, hattâ ne korkak milletmişiz diyenler olabiliyor… Millî marş “korkma” diye başlar mı denebiliyor… İstiklâl Marşımız hakkında bu sözleri söyleyenlere şöyle demek gerekiyor: Siz çaresiz, umutsuz, çözüm yolu bulmak için kıvranan bir insanın durumunu hissedin önce, sonra ona yaklaşın, güven veren içten bir sesle “korkma” deyin. Bakalım nasıl bir etki yaratacak bu sözünüz o insanın üzerinde… Kendisini nasıl hissedecek?.. Biraz da duygudaşlık kurun, kendinizin ölümcül bir hastalığa kapıldığınızı düşünün… En yakınlarınız bile size ölecek gözüyle mahzun mahzun baksın, sizden gözlerini kaçırsınlar yahut… İşte tam o an güven veren bir ses, beyaz önlüklü olsun bir de, size “korkma” desin… Bakalım o “korkma” sözü sizde nasıl bir etki yaratacak?..
İstiklâl Marşımız okunurken hiç birimiz korkudan titremiyoruz…
Evet, titriyoruz belki ama o günkü ruhun bedenimize inmesidir bizi titreten…

Prof. Dr. Mesut Şen

Yorum yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.