Kaside

Kaside “niyet etmek, yaklaşmak” anlamlarında “kasada” kökünden gelen Arapça bir kelimedir. Divan edebiyatı nazım şekillerinden olup daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla ve genellikle karşılığında yardım istemek için yazılan şiirlere denir. Kaside yazan şaire kaside-gû (kaside söyleyen), kaside-serâ ya da kaside-perdâz (kaside yazan) denilir. Arap edebiyatında doğmuş ve İran’da bazı değişikliklere uğrayarak gelişmiş, oradan da Türk edebiyatına girmiştir.

 

ARAP EDEBİYATINDA KASİDE

Yukarıda da söylendiği gibi kaside Arap edebiyatında doğmuştur. İslamiyet’ten önce en parlak devrini yaşayan kaside uzun süre tek nazım şekli olarak kullanılmıştır, Cahiliye devrinde bütün Arap yarımadasının şairleri yılda birkaç ke­re Ukaz denilen yerde kurulan panayıra kasidelerini getirirler ve şiir yarışmasına girerlerdi. Burada en çok beğenilen kasideler altınla yazılıp Mekke kapısına ası­lır, halka ilan edilirdi. Bu yüzden de bu kasidelere Müzehhebât (altınla süslen­miş) ve Mu’allakât (ta’lik edilmiş, asılmış) adı verilmiştir. Mu’allakât içinde on kaside, bunların da özellikle yedisi çok tanınmıştır. Bu yedi kasidenin şairleri şunlardır: İmrü’ül-kays, Tarafa, Zuhayr, Lebîd, Amr b. Kulsüm, Antere, Haris b.Hilliza (bazılarına göre son üçü Nabiga, A’şâ ve Alkama)’dır. Mu’allaka’nın ilk ve tanınmış kasidelerinin şairi İmrü’l-kays, İslamiyet’ten yüz yıl kadar önce ya­şamış, hayatı maceralar içinde geçen bir Arap emiridir. Hassas ve lirik bir şair­dir. Kaside şekline ilk kez belirli kaideler getirmiştir. İki arkadaşını durdurup “Gelin sevgiliyi ve oturduğu yeri anarak hep beraber ağlayalım” diye başladığı kasidesinde Uneyze adlı bir kadına olan aşkını anlatır. Sonra kendisini över ve savaşlar içinde geçen hayatından söz eder.

İmrü’ü’l-Kays’dan sonra Cahiliye devrinin bütün kasidelerinde çöl ve ka­bile hayatı, sevgilinin ayrılığı, ağlama ve hüzün vardır. Şairler sevgilinin ayrılı­ğı acısıyla ağlayıp inledikten sonra kendilerini överler. Harun Reşid devriyle birlikte saray hayatı, ileri ve yüksek bir yaşayışın anlatımı kasideye girmiş, övülecek hükümdar, vezir ve kahramanlar bulunabilmiştir. Bu devir şairlerinden Ebû Nuvâs, Cahiliye devrinden beri hep aynı konuyu işleyerek gelen kasideye yenilikler getirmiştir. Onun kasidelerinde             – 2 -sevgilinin ayrılığından yakınmalar, acı ve gözyaşı görülmez. Sevgili bir çadırda değil artık sarayda yaşamaktadır. Ebû Nuvâs’da yeni buluşlar, ince nükteler vardır: “Selmâ ile Lubnâ’yı arayıp çadır kazıklarının izlerine ve sönmüş ocakların küllerine bakıp ağlamaktansa, eski ve yıkılmış bir meyhaneyi ve dağılmış nedimleri” anlatmanın daha iyi ol­duğunu söyler.

Yine Abbasiler devrinde Arap edebiyatında üç büyük şair Ebû Temmâm, onun öğrencisi Buhturî ve Mütenebbî yetişmiştir. Ebû Temmâm âlim bir şairdir. Kasidelerini ilminin gücü ve nazım tekniğindeki ustalığıyla söylemiştir. Ebû Temmâm edebiyatımızda Nâbî’ye benzetilir. Buhturî’nin ise yaratılışında şiir öyleme yeteneği vardır. Coşkun ve neşeli, fakat derbeder bir şairdir. Çok güzel şiirlerinin yanında gelişigüzel söylenmiş ve düşük değerde şiirlere de sıkça rast­lanır. Mütenebbî yaşadığı devirde çok eleştirildiği halde yüzyıllar boyunca sevi­lip okunmuş ve örnek alınmıştır. Kasidelerinde iç dünyasını, duygu ve düşünce­lerini dile getirmiştir. Kendisini herkesten üstün gördüğü ve söylediklerini kim­senin anlayamayacağını düşündüğü için kasidelerinde hep kendisine seslenmiştir. Çok maceralı bir hayat geçiren Mütenebbî, bütün Arabistan yarımadasını dolaşmış ve birçok emirin yanında kalmıştır. En güzel kasidelerini Seyfü’d-dev-le’nin sarayında kaldığı sırada yazmıştır. Mütenebbî’nin, kaside şairimiz Nef’î üzerinde büyük etkileri olmuştur.

Mütenebbî’den sonra Arap kasidesinde büyük bir şair görülmez. Harun Reşid’den sonra İran şiirinin etkileri görülmeye başlamıştır. Kaside Endülüs Arap­ları aracılığıyla İspanya’ya geçmiş ve Avrupa edebiyatında romans (sekiz hecelik dizelerden oluşmuş bir İspanyol şiir türü.) türünü mey­dana getirmiştir.

İRAN EDEBİYATINDA KASİDE

İran’da kasidenin başlangıcı Sasanîler devrine rastlar. Rûdegî bu devrin en büyük şairidir. Kasidelerinde âşık, neşeli, şarabı ve hayatı seven ve hayatın acı taraflarına hiç dokunmak istemeyen bir şair olarak görülür. Kasideye gazel hava­sı veren Rûdegî ‘nin Medâr-ı Mey adlı kasidesi çok tanınmış bir şiirdir.

Gazneliler devrinde Gazne’de Sultan Mahmud’un sarayında yeni bir edebî çevre oluşmuştur. Bu devrin büyük şairleri arasında Ferruhî, Unsurî, Minuçihr ve Asadî sayılabilir. Sistânlı Ferruhî’nin kasidelerinde nesib kısımları çok canlıdır; parlak ve renkli tasvirleri vardır. Arap kasidecisi Mütenebbî’ye benzetilir. Övgü­leri çok sade, ama çok güçlüdür. Unsurî, Gazneli Mahmud’u sultânü’ş-şu’arası, yani resmî şairidir. Bütün kasidelerini Sultan Mahmud’u övmek için yazmıştır. Unsurî’nin kasideleri resmî saray şiirinin en güzel örneklerinden sayılır. Minu­çihr, şiirlerinde bütünüyle Arap ruh ve yaradılışını dile getirmiştir. Bunun yanın­da şarap üzerine yazılmış şiirlerin de en güzel örneklerini vermiştir. Tûslu Asadî saray şairleri arasında şiirle tartışma çığırını açan şairdir.

Selçuklular devrinde yetişen şairler arasında Enverî en büyük üstad sayılır. Kasidelerini Sultan Sencer’e sunan bu şairde, aşırı bir mübalağa ama bunun ya­nında Firdevsî’nin dilindeki sağlamlık vardır. Enverî’nin kasideleri bütün kaside özelliklerini kapsayan mükemmel şiirlerdir. Türk edebiyatında Nef’î’ye büyük etkileri olmuştur. Sultan Sencer’in gözde şairi Mu’izzî övgülerini büyük müba­lağalarla yapar. Devrin Enverî ile birlikte büyük şairi sayılan Hâkanî’nin üslûbu tumturaklıdır ve oldukça zor anlaşılır. Nesiblerindeki derin ve renkli hayalleriy­le okuyucuyu bile bile mantığın ötesine götürür. Hâkanî, İran edebiyatının en bü­yük kaside şairi sayılmıştır. Bu devirde Harzemşahlar sarayında Reşidü’d-din Vatvat ve Zahir-i Faryâbî de ünlü kaside şairleridir. Hallâk-ı ma’ânî diye anılan ve şiirlerinde hayalden çok anlam güzelliğine önem veren Kemâl-i Isfahânî edebiyatımıza çok tesir etmiş şairlerden biridir. Hayatının sonlarında kasideciliği bırakarak tasavvufa yönelmiştir.

Moğol istilası sırasında yetişen Sâdî-i Şîrâzî gazel ve mesnevide olduğu ka­dar kasidede de ünlü bir şairdir. Timurlular devrinde Hâcû Kirmânî, Türk şairle­rinin de yakından tanıdığı ve etkilendikleri bir şairdir. Şiirlerindeki incelik ve zarifliğiyle ün salmıştır. Selmân-ı Sâvecî ise, şiir tekniğindeki ustalığıyla erişilme­si güç bir şairdir. Bu devrin en büyük şiir ustası Hâfız-ı Şîrâzî, gazelleriyle ta­nınmakla birlikte kasideler de söylemiştir.

XVI. ve XVII. yüzyıllarda İran’daki aşırı dinî baskıdan kaçan şairler Hindis­tan’a sığınmışlar ve Hint edebiyatının da etkisiyle Sebk-i Hindî adı verilen yeni bir üslûp yaratmışlardır. Bunların başında Urfî-i Şirâzî, Saib-i Tebrîzî ve İran’da kalan Şevket-i Buharî sayılabilir. Bu şairler daha çok gazel şairi olarak tanınmışlarsa da kaside de söylemişlerdir. Özellikle Urfî-i Şirâzî, kasideleriyle de kendini tanıtmıştır.

TÜRK EDEBİYATINDA KASİDE

Türk edebiyatında kasidenin başlangıcı oldukça eskidir. XIII. yüzyılda Mevlâna’nın Divan-ı Kebir’inde 300 kadar kasidesi vardır. Bunlar şairin gerçek sevgilisi için söylediği tevhid ve münacatlardır. Kasideler Farsça oldukları halde, Mevlâna Türk şairlerince çok okunduğu için etkileri büyük olmuştur.

XIV. yüzyıla gelinceye kadar Türk edebiyatında kasidede büyük şair hemen yok gibidir. Âşık Paşa (öl. 1333) Garibnâme’deki na’tleri ile Ahmedî (öl. 1413)’nin divanındaki kasideleri bu şeklin başlıca örnekleridir.

Türk şiirinde kaside XV. Yüzyılda kendini gösterir. XV. yüzyılın ba­şında yaşayan Ahmed-i Dâ’î’nin 6 kasidesi vardır. Germiyanlı Şeyhî (öl. 1431) gazelde olduğu gibi edebiyatımızda kasidenin de kurucularından sayılır. Germiyan beylerine ve Osmanlı sultanı Çelebi Mehmet ile Sultan Murad II.’a 16 kaside söylemiştir. Karamanlı Nizamî (öl. 1469–73)’nin Divanı’nda 11 kasidesi vardır. Fatih Sultan Mehmed’in küçük şehzadesi Cem Sultan (öl. 1495), Avrupa’dan kardeşi Sultan Bayezid II’e gönderdiği hüzün dolu ünlü Ke­rem kasidesiyle tanınmıştır. Yine bu yüzyılın büyük şairlerinden Sultan Mehmed’e hocalık, musahiblik, sonra da vezirlik eden Ahmed Paşa (öl. 1497)’nın aralarında “Ia’l”, “güneş”, “misk”,”kâkül-i müşgîn-i dost” ve “kerem” gibi ünlü kasideleri de bulunan 31 kasidesi vardır. Ahmed Paşa, devrinde gazeller yanın­da kasidelerinde de üstad sayılmıştır. Bir ara padişahın gazabına uğrayarak öldü­rülmek üzere zindana atıldığında söylediği “kerem” redifli kasidesi de Cem Sultan’ın ve daha başkalarının kasideleri gibi Şeyhî’ye naziredir ve pek çok “kerem” kasidesinin en ünlüsüdür. Yüzyılın sonunda Necâtî Bey’in de (öl. 1508–9) 26 kasidesi vardır.

XVI. yüzyıl Türk edebiyatının büyük şairlerinden birkaçını; Hayalî Bey (öl. 1556), Fuzûlî (öl. 1556), Nev’î (öl. 1599), Bakî (öl. 1600), ve Rûhî (öl. 1605)’yi yetiştirmiştir. Türk kasidesi daha çok İran kaside şairlerinin etkisiyle geliştiği için İran kasidelerinde olduğu gibi övülen kişinin özellikleri fazlasıyla abartılmıştır. Bunun bir sebebi de Osmanlı İmparatorluğu’nun bu devirdeki büyüklüğü ve zenginliğidir. Kişilerin büyüklüğü devletin ihtişamı yanında pek sönük kalacağından şairler her şeyi büyüterek söylemek zorunda kalmışlardır. Bu yüzden Bakî (öl. 1600) özellikle kasidelerinin nesib kı­sımlarında çok başarılıdır. Bir bahar tasviri yaptığı zaman kasideye erişilmez bir zenginlik ve parlaklık verir; âdeta canlı bir tablo çizer. Hayalleri zengindir, bir hayalden ötekine atlar. Ama övgü kısmına girdiğinde gücünü kaybeder, kurulaşır. Bu yüzden ömrünün son yıllarında Sultan III. Mehmed adına şeyhülislâm olabilmek için yazdığı belli olan kasideleri hem çok kısa hem de öteki kasideleriyle karşılaştırıldığında oldukça değersiz şiirlerdir. Bakî 27 kaside yazmıştır. Devrin bir başka büyük şairi Hayalî Bey (öl. 1556), Defterdar İskender Çelebi ile Sadrazam İbrahim Paşa’ya sunduğu kasideleri ile tanınmış ve bu kişilerin ara­cılığıyla Padişaha tanıtılmıştır. Rind yaratılışlı bir şairdir. Kasidelerindeki hayal unsurları mükemmeldir. Fakat Bakî’nin dilindeki sağlamlık Hayalî’de yoktur. Hayalî Bey 27 kaside söylemiştir. Nev’î (öl. 1599) ise, âlim bir şairdir. Çok kaside söylemiştir. Divanında 50 kasidesi vardır. Derbeder yaradılışı yüzün­den bulduğu çok güzel hayalleri, mazmunları olduğu gibi nazma geçirmiş, bun­ların üzerinde durup işleyememiştir. Rûhî-i Bağdadî (öl. 1605), kasidelerindeki akıcı üslubuyla dikkati çeker. Dilindeki sadelik ile alay ve istihza, kasideleri­nin belli başlı özelliklerindendir. Memduhlarını över gibi göründüğü zaman bile onlarla eğlendiği sezilir. Rûhî, 24 kaside yazmıştır. Bu yüzyılın ve edebiyatı­mızın en büyük şairlerinden olan Fuzûlî (öl. 1556), kaside nesiblerinde bazen tabiatı, bazen de iç dünyasının heyecanlarını, aşkını ele alır. Bahar ya da su ko­nularını nesib yaptığı zaman kendi aşkını da anlatır. Devrin padişahlarından baş­layarak nişancı, kazasker, beylerbeyi, vezirler ve valilere kadar Bağdat fethine katılan pek çok kişiye kaside söylemiştir. Divanı’nda 8’i tevhid ve na’t 29’u medhiye 37 kasidesi vardır. Bunlar içinde en tanınmışları “sabâ”, “olur”, “han­çer”, “su” redifli na’tlari, Sultan Süleyman’a sunduğu “gül” kasidesiyle, yine ay­nı padişaha sunulan “Geldi burc-ı evliyaya padişâh-ı nâmdar” (941) tarih mısra’ını taşıyan Bağdat vasfındaki kasidesidir.

XVII. yüzyılda Türk edebiyatının en büyük kaside şairi Nef’î (öl. 1635) yetişmiştir. Nef’î’nin sert, haşin ve coşkun bir yaradılışı vardır. Kasidede hayal­leri o derece güçlü ve derindir ki çok kere insan mantığını şaşırtır. Buna karşı Nef’î, en aşırı mübalağasını bile hafifletecek ya da büsbütün ortadan kaldıracak bir yol bulur; böylece okuyucuyu yadırgatmaz. İran şairlerinin Enverî ve Urfî’nin ve Arap kasidecilerinden Mütenebbî’nin Nef’î üzerinde büyük etkileri olmuştur. İran şairlerinin hayal gücü ile Mütenebbî’nin belagatı ve fahriyedeki ustalığı Nef’î’de de görülür. Nef’î kendisini o kadar över ki birçok kasidesinin nesibi, hatta divanının ilk kasidesi olan “sözüm” redifli na’tı bile bir fahriye’dir. Nef’î kendisini kaside üstadı olarak kabul ettirdikten sonra bütün kaside yazan şairlerce benimsenmiş ve örnek tutulmuştur. Divanındaki bütün öteki şiirlerinden çok yer tutan 59 kasidesi vardır. Bunlar içinde en tanınmışları “sözüm” na’tı, Sul­tan Murad IV’ın atları için söylediği “kaside-i rahşiyye”si, Sadrazam Murad Paşa’ya sunduğu “olur” redifli kasidesi, Sultan Murad’a yazdığı musammat “bahâriyye”si, Sultan Osman’ın Lehistan seferine söylediği “Âferîn ey rûzgârun şehsüvâr-ı safderi- Arşa as şimdengeru tîğ-i süreyyâ-cevheri” matla’lı kasidesi, Sul­tan Ahmed medhindeki Edirne’nin kışını anlatan “şitâiyye”sidir.

Bu yüzyılın bir başka kasidecisi Şerif Sabrî (öl. 1645), Nef’î’den sonra en tanınmış kaside şairidir. Bazı şiirlerinde ahenk bakımından Nef’î’ye yetiştiği bi­le olmuştur. Fakat Nef’î’nin gür sesi yanında hayal zenginliği, anlatımdaki usta­lığı Sabrî’de yoktur. Düzgün ve tanınan bir sesin altında okuyucuyu umutsuzlu­ğa düşüren bir boşluk bırakmıştır. Yüzyılın kaside şairleri arasında Sabrî’den sonra Âlî (öl. 1648) sayılabilir. Âlî de Nef’î’nin etkisindedir ve ona olan hay­ranlığını açıkça söyler. Yüzyılın büyük gazel şairi Nâ’ilî (öl. 1666) Divanı’nda­ki 35 kasidesiyle bile Nef’î’nin yanında gölgede kalmış, kasidede bir varlık gösterememiştir.

Yüzyılın sonunda Nâbî (öl. 1712), gazelde olduğu gibi kasi­dede de nazım tekniği mükemmel, her zaman ölçülü ve mantıklı bir şairdir. Kasidelerinde nasıl bir girizgahtan sonra konuya gireceği, ortaya attığı fikri nasıl iş­leyeceği bellidir; bir değişiklik göstermez. Nâbî’nin 7’si dinî 32 kasidesi vardır.

XVIII. yüzyılın başında büyük musiki ustalarından Yahya Nazîm (öl. 1726), aynı zamanda kasideleriyle de tanınmış bir şairdir. Büyük bir cilt tutan, beş kısma ayırdığı Divanı hemen bütünüyle na’tlardan meydana gelmiştir. Na­zîm, edebiyatımızın en çok na’t yazan şairidir. Bu na’tlarin büyük bir kısmı kaside şeklindedir. Lâle devri’nde büyük şair olarak tanınan Nedim (öl. 1730) gazel ve şarkıları yanında kasideleriyle de kendini kabul ettirmiştir. Nef’î’deki gür sese karşı Nedim’de ince, zarif bir ahenk vardır. Övdüğü kişilere de kendi in­ce ve coşkun ruhunu vermiştir. Divanı’ndaki 38 kasidenin çoğu devrin padişahı Sultan Ahmed II’e, sadrazam Şehid Ali Paşa ve Damad İbrahim Paşa’lara sunul­muştur. Bu kasidelerde de Nedim, gazel ve şarkılarında olduğu gibi her şeyden önce bir İstanbul şairi olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılın sonunda Şeyh Galib (öl. 1789), gazel ve mesnevideki ustalığı yanında kasidede de bir varlık gösterebilmiştir. Galib, kasidelerini Mevlâna Celâleddin, Sultan Veled, mesnevi şari­hi İsmail Efendi gibi mevlevî büyükleriyle, devrin padişahı Sultan Selim ve kız kardeşi Beyhan Sultan için söylemiştir. Divanı’nda ikisi na’t 29 kasidesi vardır. Bunlardan başka kaside şeklinde bayram ve yeni yıl kutlamaları, Padişah’ın Çırağan sarayına gelişi, humbarahane, dökümhane, kışla gibi yeni binalar yapılmasına tarihler de yazmıştır. Bu tarih kasidelerinde Sultan Selim yanında bazen Beyhan Sultan’ın da adı anıldığı gibi, yeni bir kasr ve yeni bir selsebil yap­tırdığı için Beyhan Sultan’a doğrudan kasideleri de vardır.

Yüzyılın sonunda Sünbülzâde Vehbî (öl. 1809), 54 kaside ve Fâzıl-ı Enderûnî (öl. 1810), bir kısmı dinî konularda olmak üzere 84 kaside ile en çok ka­side söyleyen şairlerdendir. Fâzıl ve XIX. yüzyıl başında Enderunlu Vâsıf (öl. 1824) kasidede Nedim’in yolunu izlemişlerse de kasideleri onunkiler ya­nında oldukça sönük kalmıştır. Enderunlu Vâsıf’ın Divanı’nda 15 kasidesi vardır. İzzet Mol­la (öl. 1829)’da 48 kaside söylediği halde bu nazım şeklinde bir varlık göstere­memiştir.

XIX. yüzyılda edebiyatın her alanında olduğu gibi kasidede de yenilikler çağıdır. Âkif Paşa (öl. 1843), Şinasi (öl.1871), Ziya Paşa (öl.1880) ve Namık Kemal (öl. 1888) klasik kasideye üslup ve içerik yönünden yeni bir şekil vermişlerdir. Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi (bs. 2 Haziran 1876) yalnızca dış yapı bakımından kasideye benzer.

KASİDENİN TARİHSEL ÖNEMİ

Kasideler, sosyal ve kültür tarihi araştırmacısı için önemli bir belge ve bilgi kaynağı olarak değerlendirilebilirler. Resmî tarihi vesikalar kadar, edebî metinlerin de tarih araştırmacısı için önemli bir belge olduğunu ispatlayacak önemli kaynaklar arasındadır.

Kasideler, ideal devlet adamı profili çizme, sosyal ve ekonomik konularda devrin özelliklerini yansıtma, sosyal hayatın değişik sahnelerini anlatma, tarihî şahsiyetlerin biyografik bilgilerine katkıda bulunma, siyasal ve kültürel tarihin pek çok değişik safhası için yazılmış edebi eserlerdir.

 KASİDENİN YAPISI

Kaside beyitler halinde yazılır. Kaside, 9 beyitten 100 beyte kadar, aynı aruz kalıbıyla yazılmış ve gazel gi­bi aa ba ca da… şeklinde kafiyelenen bir nazım şeklidir. Türk edebiyatında genellikle beyit sayısı 31 ile 99 veya 33 ile 99 arasında değişir. Kasidenin ilk ve mukaf­fa olan beytine Matla (doğuş, başlangıç), son beytine Makta (kesiş, bitiriş) beyti denir. Matla beytinin mısraları birbiriyle kafiyeli olduğu için (aa) aynı zamanda musarra beyit adını alır. Kasidenin ortasında her iki dizesi de kafiyeli beyitler varsa buna tecdid-i matla (matlanın yenilenmesi), birkaç matla beyti taşıyan kasideye de zü’l-metali (matlaları olan) kaside denir. Kasidenin en güzel beytine Şâh-beyit ya da Beytü’l-kasîd denir. Kasidenin sonunda, şairin mahlasını söylediği beyte Taç-beyit adı verilir. Taç-beyit kasidenin son yani makta beyti olabileceği gibi ondan önce­ki beyitlerden biri de olabilir. Şairler mahlaslarını genellikle dua kısmında ve kasideyi bitirmeden birkaç beyit önce söylerler.

KASİDENİN BÖLÜMLERİ

Türk şairleri kasidenin altı bölümden oluşmasını benimsemiş ve buna uymaya özen göstermişlerdir.

  1. NESİB VEYA TEŞBİB

Kasidenin giriş bölümüdür. Beyit sayısı 15 ile 20 arasında değişir. Bu bölümde şair konuya doğrudan giremeyeceği için, önce aşktan, aşkın verdiği acılardan, sevgilinin güzelliğinden söz açar veya başka konulara girerek, bağı, baharı, yazı, kışı, atı tasvir eder. Konusu aşk ve sevgili olan bu başlangıç kısımlarına Nesib, başka ve değişik konuları işleyen kaside başlangıçlarına Teşbib adı verilir. Fakat genellikle bu adlar birbirine karıştırılmış ve konulara bakılmadan kasidelerin başlangıç kısımlarına Nesib ya da Teşbib denmiştir.

  1. GİRİZGÂH

Şairin, methini yapacağı, övgüye değer niteliklerini sıralayacağı kişiden bahsedebilmek için bir fırsat aradığı, bunu en iyi şekilde yapabilmek üzere uygun bir durum belirlediği tek veya iki beytin adıdır. Bu bölüme giriz de denir. Bu beyit veya beyitlerin ustaca yazılmış olması, nükteli bir söyleyişi ihtiva etmesi gerekir. Bu bölüm nesib bölümü ile methiye bölümünü birleştiren bağ vazifesini görür.

  1. MEDHİYE

Şair bu kı­sımda kasidesini sunacağı kişiyi, aşırı sözlerle över, kahramanlığını, cesaretini, iyiliğini, adaletini, zenginliğini ve cömertliğini anlatır. Bu arada düşmanları kötülenir. Bunlar yapılırken de sanatlı bir üslup kullanılır. Kasidenin asıl bölümüdür. Övülen kişiye ve şaire göre bu bölümün beyit sayısı değişebilir.

  1. TEGAZZÜL

80–100 hatta daha çok beyitli uzun kasidelerde kafiye bulma zorluğu kaside şairlerini aynı kelimeyi iki ya da üç kez kafiye yapmak zorunda bırakmıştır. Us­ta şairler aynı kelimeyi üst üste kullanmamaya, aralarında on beş yirmi beyit bulunmasına özen göstermişlerdir. Ayrıca kaside uzadıkça kafiyedeki biteviye gi­den ahengi canlandırmak için bazı yollar aranmış, özellikle uzun kasidelerde matla ile kafiyeli bir ya da birkaç beyit söylenmiştir. Bunlara tecdîd-i matla veya zü’l-metali denmiştir. Bu matlalar kasidenin ikinci, üçüncü matlaları diye anılır. Kasidelerde konudaki yeknesaklığı gidermek için de kasidenin konusunun dışına çıkılarak bir veya iki gazel söylenir. Buna da Tegazzül adı verilmiştir. Bütün kasidelerde olması zorunlu değildir. 5 ile 12 beyit arasında değişir.

  1. FAHRİYE

Şairin kendisini övdüğü ve bazen de dileğini bildirdiği bölümdür. Beyit sayısı şairlere göre değişebildiği gibi fahriye bölümü konulmamış kasidelerde mevcuttur.

  1. DUA VE TAÇ BEYİT

Dua kısmına geçerek övdüğü kişinin ömrünün uzun, devletinin ve zenginliğinin sonsuz olması için Allah’a yalvarır. Bu arada fakirliğinden, kimsesizliğinden de söz ederek kendisine yardım etmesini ister. Kasidenin sonla­rındaki Taç-beyit’ de mahlasını söyler ve kasidesini bitirir. Birkaç beyitten ibarettir.

 KASİDELERİN ADLANDIRILMASI 

Türk edebiyatında kasideler dört şekilde adlandırılmıştır:

  1. Nesib / Teşbib bölümlerinde işlenen konulara göre: Kasideler, genellikle nesibin veya teşbibin konusuna göre adlandırılır.
  • Bahariye ya da Rebîiye: Nesib bölümünde baharın anlatıldığı kasidelere denir. Baharın güzelliği, çiçekler türlü benzetmelerle çok soyut bir biçimde anlatılır.
  • Şitâiye: Nesib bölümünde kışın anlatıldığı kasidelere denir. Özellikle yalnız “kar” dan söz edilirse berfiye adını alır.
  • Temmuziye: Nesîb bölümünde yazdan ve sıcaktan söz edilen kasidelere denir.
  • Ramazaniye: Ramazan dolayısıyla yazılan ve nesibinde ramazanı türlü yönleriyle anlatan kasidelerdir.
  • Iydiye: Bayramlarda sunulan kasidelere denir. Şair bayram dolayısıyla, kasidesine başlangıç yapar ve sunduğu kişinin bayramını kutlar.
  • Nevruziye: Nevruz dolayısıyla, yazılan kasidelerdir. Nevruz güneşin Koç burcuna girdiği gündür ve Rumi Mart ayının dokuzuna rastlar. Baharın başlangıcı ve Celali takvimine göre de yılbaşıdır.
  • Rahşiye: Nesib bölümünde atın anlatıldığı ve övüldüğü kasidelere denir.
  • Hammâmiye: Nesib bölümünde hamamın ve hamamdaki bir güzelin anlatıldığı kasidelerdir.
  • Dâriye: Devlet büyüklerinin yaptırdıkları köşkleri anlatan kasidelere denir.
  • Cülûsiye: Padişahın tahta çıkışı dolayısıyla yazılan kasidelere denir.
  • Kudûmiye (İstikbâliye): Padişahlarla öteki devlet büyüklerinin savaş ya da herhangi bir amaçla gittikleri yerlerden dönmeleri üzerine yazılan kasidelere denir.
  • Fethiye: Bir kalenin, bir ülkenin fethi dolayısıyla o yerin fatihine sunulan kasidelere denir.
  • Sulhiye: Savaşın sonunda imzalanan antlaşma ve sağlanan barış dolayısıyla yazılmış kasidelere denir.
  1. Redifine göre kaside çeşitleri: Kasidede kafiye yerinde redif varsa bu redife göre kaside adlandırılır. Redif su ise (Su kasidesi), sünbül ise (Sünbül kasidesi), söz ise (Sözüm kasidesi), güneş ise (Güneş kasidesi, şemsiye), gül ise (Gül kasidesi), kerem ise (Kerem kasidesi), tığ kasidesi vs. bu türdendir.

Bâki’nin Sünbül kasidesi’nden bir örnek,

Urınup farkına bir tâc-ı mücevher sünbül
Oldu iklim-i çemen tahtına server sünbül

Şeh levendâne şikest eyledi tarf-ı külehin
Göğsinün düğmelerin çözdi serâser sünbül
….

  1. Kafiyenin son harfine göre kaside çeşitleri: Kafiye olan kelimenin son harfi re ise kaside-i raiyye, tı ise kaside-i taiyye, mim ise kaside-i mimiyye, nun ise kaside-i nuniyye adını alır.

Bâki’nin Kaside-i Bahariye-Kaside-i Raiyye’sinden bir örnek,

Der-sıfat-ı bahar ve Midhat-i Ali Paşa-ya kamkar
Ruh-bahş oldı Mesiha-sıfat enfas-ı bahar

Açdılar didelerin hab-ı ademden ezhar
Taze can buldı cihan erdi nebatata hayat

….

  1. Medhiye bölümüne göre kaside çeşitleri: Şair, medhiye bölümünde övdüğü kişiye, varlığa göre kasideye ad verebilir. Bazen şair kasidesine başlık da koyar. Bu başlık­lar çoğunlukla Farsça yazılır: “Kaside der-na’t-ı Hazret-i Fahr-ı Kâinat”, “Der-menkıbe-ı Şîr-i Hudâ Aliyyü’l-Murtazâ”, “Der Medh-i Hazret-i Sultân Muhammed Hân”, “Der-sitâyiş-i Sadrâzam Şehid Ali Paşa” , “Kaside der medh-i Sultan Osman-ı Sani” gibi.

KONULARINA GÖRE KASİDELER

Kasideler işledikleri konuları bakımından da ayrı adlar alırlar.

TEVHİD


Allah’ın birliğini ve ululuğunu anlatan şiirlere tevhid denir. Genellikle kaside biçiminde yazılırlar. Tevhidde tanrının büyüklüğü, sıfatları, kudretinin sonsuzluğu, tasvir ve hayal edilebilen şeylerden soyutlanması, hiçbir şeyin ona eş ve benzer olamayışı, bütün kudret ve ilimlerin ona ait oluşu gibi özellikler sanatlı bir üslupla anlatılır. Tanrı karşısında kulun acizliği vurgulanır. En ünlü tevhid manzumesini Nabi yazmıştır.

MÜNACAT

Allah’a yakarış için yazılan şiirlere denir. Genellikle kaside, ender olarak da gazel, kıta, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Münacat Türk edebiyatına 13. yüzyıldan sonra girdi. Divan şairlerinin genellikle divanlarının başına koydukları münacatların temel konusu, zayıf ve çaresiz durumdaki insanın yüce ve güçlü Allah’a yalvarıp ondan yardım istemesidir.

NA’T / NAAT

Hz. Muhammed(S.A.S)’i ve din büyüklerini anlatmak için yazılan kasidedir. Hazreti Muhammed’in çeşitli özellikleriyle mucizelerinin dile getirildiği bu şiirler daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. Na’t’lara divanların başında tevhid ve münacatlardan sonra yer verilmiştir. Na’t yazmakla ünlü kişilere na’t-gü, özel dinsel törenlerde na’t okuyanlara ise na’t-han denir. Fuzuli’nin “Su Kasidesi” divan edebiyatının en tanınmış na’t’ıdır. Türk tasavvuf müziğindeki bir form da bu adla bilinir.

MEDHİYE

Devrin ileri gelen kişilerini övmek için yazılan kaside çeşididir. Az olmakla birlikte gazel, mesnevi, musammat gibi nazım biçimlerinde medhiyeler de vardır. Padişah, vezir, şeyhülislam gibi devlet ileri gelenleri ya da halifelerle, başka din ve tarikat büyükleri için yazılmışlardır. Bu türün en güzel örneğini Nef’î vermiştir.

MERSİYE

Sevilen insanların ölümünden duyulan acıları anlatan kasidedir. Türk Edebiyatında bu kasidenin en güzel örneklerinden biri Baki’nin Kanuni Sultan Süleyman için yazdığı Kanuni Mersiyesi’dir. Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla keleme alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de mersiyehan denir. Lirik bir anlatımın egemen olduğu manzum mersiyeler genellikle terkib-i bend biçiminde yazılır. Ayrıca kaside ve terci-i bend biçiminde yazılmış manzum mersiyeler de vardır. Yahya Bey, Sami Fünûnî, Rahmî, Fazlî, Nisîyi, Müdâmi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa için yazdıkları mersiyeler gibi. Ayrıca savaşlarda kaybedilen yerler için yazılan mersiyelere “vatan mersiyesi” denir. Hayvanların ölümü için yazılmış mersiyeler de vardır.

HİCVİYE

Herhangi bir kişiyi yermek amacıyla yazılan kasidelerdir. Acımasız ve abartılı bir dil kullanılır. Edebiyatımızda hicviyenin en güzel örneklerini Nef’i vermiştir. Onun Siham-ı Kaza’sı bu türün en güzel örneklerinden biridir.

TARİH

Şairler bazen övdükleri kişiyle ilgili bir olayın, yaptırdığı bir yapının tarihini de söylerler. Bun­lar da Tarih kasidesi adını alırlar.

ŞEHRENGİZ

Bir kenti ve o kentin güzelliklerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevi biçiminde kaleme alınan bu yapıtlar tevhid, münacaat, na’t gibi bölümlerle başlar. Daha sonra kentle ilgili bilgiler verilir ve kente övgü düzülür. Bazen bahar ve doğa betimlemeleri yapıldıktan sonra kentin güzellikleriyle ilgili beyitlere geçilir. Divan edebiyatında ilk şehrengizi yazan Priştineli Mesihi’dir.

NOT: Divan şiirindeki tevhid, münacat, naat, medhiye, mersiye, hicviye gibi türler, nazım türü kavramıyla karşılanır ve başta kaside olmak üzere çeşitli nazım şekilleriyle yazılabilirler. Mesela, mersiyeler terkib-i bend; tevhid ve münacatlar terkib-i bent ve terci-i bend; medhiyeler gazel, hicviyeler terkib-i bend nazım şekilleriyle de yazılabilir.

Bu konuların dışında kaside nazım şekliyle başka konular da işlenmiştir. Çok az görülmekle birlikte daha çok mesnevilerde işlenen konularda yazılmış olan bu kasidelerin bazılarına ad da verilerek küçük bir eser sayılmışlardır. Ahmed Fakih (öl. 1221)’in 120 beyitlik tasavvuf ve ahlâkî konuları işleyen Çarhnâme’s’i, Fuzuli’nin İran şairi Hâkânî’nin Bahrü’l-ebrârına nazire olarak söylediği Enîsü’l-kalb adlı Farsça kasidesi, Nef’î’nin Tuhfetü’l-uşşâk’ı bu tür kasidelerdendir.

KASİDE ÇEŞİTLERİ

İki türlü kaside vardır.

  1. Düz kaside: Mısra veya beyit yapısı bir özellik göstermeyen kasideye düz kaside denir.
  1. Musammat kaside: Matladan sonraki beyitlerde mısra ortala­rının birinci mısra ile kafiyelendirildiği kasidelere musammat kaside adı veril­miştir. Beyitleri ortadan bölünerek dört mısra gibi okunabilen kasidelerdir. Bunun için kasidenin yazıldığı aruz kalıbının ikiye bölünebilecek kalıplardan olması, her beyitte mısra ortasında değişen kafiye kelimelerinin bulunması gerekir.

Nef’i’den bir örnek,

Gül devri ‘ayş eyyâmıdur, zevk u safa hengamıdur,
Âşıklarun bayramıdur bu mevsim-i ferhunde-dem.

Dönsün yine peymaneler, olsun tehî humhâneler,
Raks eylesün mestaneler, mutribler etdükçe nagem.

KASİDELERİN DİVANLARDAKİ YERİ

Kasideler, mürettep divan sıralamasında divanların başında ve bütün öteki şiirlerden önce yer alırlar. Kasideler arasında da ayrıca bir sıra gözetilir. Önce di­nî konulardaki tevhid, münacat ve naat kasideleri, sonra dört halife ve Mevlâna hakkındaki kasideler, daha sonra da sultan, sadrazam, vezir, şeyhülislâm için yazılmış medhiyeler sıralanır. Medhiyelerin sıralanmasında tarihî önceliği ya da memduhların büyüklük ve unvanlarına bakılmaz; gelişigüzel yazılırlar. Kasidelerin başına memduhunun (övülecek kişi) adının ve unvanının yazılması usuldendir.

 KASİDELERİN SUNULUŞU

Kasideyi sunuş, bazen hükümdarın huzurunda bizzat şairi tarafından okunmak şeklinde gerçekleşirdi. Saray has bahçelerinde veya kasırlarda halvette düzenlenen geleneksel işret meclisleri, şair, mutrib, hanende gibi sanatçıların hükümdar önünde kendilerini göstermek fırsatını elde ettikleri bir yarışma meydanı olurdu. Padişahın bir nevi seçici kurulun başı gibi davranması, sanatsal seviyesini ve sanat üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemlidir. Bazen de sunuş, övülen kişiye bir vasıta ile iletmek şeklinde gerçekleşirdi ki işte o esnada şiir bir tenkit süzgecinden geçerdi. Gönderilen kasidelerin bazen geri çevrildiği bazen de düzeltilerek huzura iletildiği olurdu ve hatta bunun için görevlendirilen kişiler mevcuttu. Kanunî’nin oğlu II. Selim’in (1566–1574) şehzadeliğinde bu görev bir aralık Tarihçi Gelibolulu Mustafa Âlî’ye verilmişti. Bu uygulama ile sanat eserinin mükemmel ve tam anlamıyla hükümdara layık olması sağlanmaya çalışılırdı. Kasidenin sanatsal değerinin tespiti, sunulduğu kişinin beğeni seviyesine bağlıdır. Bundan kaynaklı olarak kaside sunulan kişilerin edebî düzeylerinin derecesi, bu eserlere değer biçilmesini sağlamıştır. Osmanlı devlet adamlarının çoğunun divan sahibi olduğu düşünülecek olursa, bu kişilerce eserlere haklı bir değerin biçildiği ve bu eserlerin sanatsal yönden tanınmalarına vesile oldukları söylenebilir. Gerçek sanat eserinin değerini her zaman onu tanıyan ve yaratan bilir ki Osmanlı sanat ve siyaset dünyası sanatçısını en iyi şekilde değerlendirmiştir. Klasik şiirimizin müstesna şairlerinden Osmanlı padişahları, kendilerine sunulan kasidelerin değerini tespit edecek sanatsal seviyede bulunduklarından sunulan şiirleri bazen düzeltmişler bazen de reddetmişlerdir. Böylece padişah iktidarın mutlak sahibi olduğunu, kendisine sunulan eserlerde ve edebî muhitte de göstermiştir.

KASİDELERİN DEĞERLENDİRİLİŞİ

Kaside nazım şekli, dinî konularda yazılanların dışında şairlerce bir geçim kaynağı olarak kullanılmıştır. Hemen her olay; padişahın tahta oturması, bazı ki­şilere sadrazamlık, şeyhülislamlık, vezirlik verilmesi, savaşta kazanılan bir başa­rı, ramazan, bayram ve düğün kutlamaları, yeni bir saray, çeşme, hamam gi­bi yapıların tamamlanışı, devlet büyüklerine kaside sunmak için fırsat olarak de­ğerlendirilmiştir. Her kaside sunan şairi ihsan ve caize ile ödüllendirmek de dev­let büyüklerine ödenmesi gerekli bir borç haline gelmiştir. Hatta şairler Hz. Peygamber’in İbn-i Zuhayr’a, yazdığı kasideye karşılık hırkasını bağışladığını örnek göstererek memduhun kaside sunan şaire caize vermesini ve böylelikle onu se­vindirmesini sünnetten saymışlar, hatta caize vermeyenleri hicvetmenin caiz olacağını bile savunmuşlardır.

SONUÇ

Sonuç olarak, kaside, divan edebiyatında da övgü şiiri olma niteliğiyle yazılmaya başlanır. Bu niteliğin öne çıkışında şairi saran çağın sosyal, kültürel, iktisadî şart ve eğilimleri önemli rol oynar. Ancak bütün şairlerin, kasideyi, bu niteliğiyle kullandığı söylenemez. Sadece birini övmek için yazılmış şiirler denemeyecek kadar karışık bir yapı taşıyan kasidelerin yazılma nedenleri göz ardı edilmemelidir. Kasidenin bu niteliğine, zamanla şikâyet, istek ve arzuların eklendiği görülür. Özellikle haksızlığa uğrayan bir kişinin hakkını araması, uğradığı haksızlığı ifade etmesi, makul bir istekte bulunması açısından bakıldığında kasideler, bir “edebî dilekçe” niteliğine bürünür. Ele aldığı devrin sosyal yapısı, edebî ve kültürel özellikleri, sunulan şahsiyetlerin tarihî kimlikleri, geçmişe ışık tutan yanlarıyla ele aldığımız kasideler, bu durumun güzel örneklerindendir. Bu tür kasidelerle, çağlarına ait sosyolojik bilgiler günümüze ulaşmıştır. Ayrıca kasidenin bu niteliği, ortak İslâm edebiyatları içerisinde Türk Edebiyatı’nın, kendi yapısındaki gelişmesi olarak da düşünülmelidir. Kasidenin “bir medh şiiridir” şeklindeki klâsikleşmiş tanımı, bu çerçevede ele alınıp, şairin ve kaside yazılanın konumu doğru kavranmalıdır. Böyle bir yaklaşım Türk edebiyatının en uzun zamanını teşkil eden edebî yaşayış ve anlayışa daha isabetli bir yorum yapmayı sağlayacaktır.

KASİDE ÖRNEKLERİ

ÖRNEK 1.

Kaside-i Bahariye – Kaside-i Raiyye

Der-sıfat-ı bahâr ve Midhat-i Alî Paşa-yı kâmkâr

Matla bölümü

  1. Rûh-bahş oldı Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
    Açdılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr
  2. Taze cân buldı cihân erdi nebâtâta hayât
    Ellerinde harekât eyleseler serv ü cenâr
  3. Döşedi yine cemen nat-ı zümrüddün-fâmın
    Şîm-i hâm olmış iken ferş-i harîm-i gulzâr
  4. Yine ferrâş-ı sabâ sahn-ı ribât-ı çemene

Geldi bir kafile kondurdı yüki cümle bahâr

  1. Leşker-i ebr çemen mülkine akın saldı
    Turma yağmada meger niteki bagi Tatar
  2. Farkına bir nice per takınur altun telli
    Hayl-i ezhâra meger zanbak olupdur serdâr
  3. Dikdi leşgergeh-i ezhâra sanavber tuğın
    Haymeler kurdı yine sahn-ı çemende eşcâr

Nesib veya teşbib bölümü

  1. Döşedi mihr-i felek yolları dîbâlar ile
    Etdi teşrif çemen mülkini sultân-ı bahâr
  2. Subhdem velvele-i nevbet-i şâhi mi degül
    Savt-ı murgân-ı hoş-elhân u sadâ-yı kûhsâr
  3. Çemen etfalinün uyhuların uçurdı yine
    Subhdem gulgule-i fâhte gülbânk-i hezâr
  4. Dâye-i ebr yine goncelerün şebnemden
    Başına akça dizer nite ki etfâl-ı sıgâr
  5. Mevsim-i rezm degüldür dem-i bezm erdi deyu
    Sûsenün hançerini tutdı serâpâ jengâr
  6. Semenün sîne-i sîmînin açup bâd-ı seher
    Çözdi gülşende gülün tügmelerin nâhun-ı hâr
  7. Pîrehen berg-i semen gûy-ı girîbân şebnem
    Gülsitân oldı bugün bir sanem-i lâle-i zâr
  8. Zib ü fer virmek içün rûy-ı arûs-ı çemene
    Yâsemen şâne sâbâ mâşita âb ayinedâr
  9. Dürr ü yâkût ile bir nahl-i murassâ sandum
    Ergavân üzre dökülmüş katarât-ı emtâr
  10. Şişe-i çarhda gör bunca murassâ nahli
    Nice ârâste kılmış anı sun’-ı Cebbâr
  11. Berg-i ezhârı hevâ şöyle çıkardı feleğe
    Pür kevâkib görünür günbed-i çerh-ı devvâr
  12. Dem-i İsâ dirilur bûy-ı buhûr-ı Meryem
    Açdı zanbak yed-i beyzâyı kef-i Mûsâ-vâr
  13. Zanbakun goncasıdur bâğa gümüş bâzûbend
    Za’ferân ile yazılmış ana hatt-ı tûmâr
  14. Cam-ı zerrîni tolu bâde-i gülreng almış
    Gül-i ra’nâ seherî kılmak içün def-i humâr
  15. Dehen-i gonca-i ter dürlü letâ’if söyler
    Gülüp açılsa aceb mi gül-i rengîn-ruhsâr
  16. Güher-i fursatı aldırma sakın devr-i felek
    Sîm ü zerle gözini boyamasun nergis-vâr
  17. Câm-ı mey katreleri sübha-ı mercân olsun
    Gelünüz zerk u riyâdan edelüm istiğfâr
  18. Lâle sahrâyı bugün kân-ı Bedaşân etdi

Jâle gülzâra nisâr eyledi dürr-i şehvâr

Girizgah bölümü

  1. Dâmenin dürr ü cevâhirle pür etdi gül-i ter
    Ki ede hâk-i der-i hazret-i Paşaya nisâr
  2. Sahib-i tîg ü kalem mâlik-i câm u hâtem
    Asaf-ı Cem-azamet dâver-i Cemşîd-vekâr
  3. Asmân-pâye hümâ-sâye Ali Paşa kim
    Eremez tâk-ı celâline kemend-i efkâr
  4. Şâh-ı gül neşv ü nemâ bulsa nem-i lutfından
    Ola her gonca-i ter bülbül-i şirîn-güftâr
  5. Ab u gil müşg ü gülâb ola çemen sathında
    Bûy-ı hulkıyla güzâr etse nesîm-i eshâr
  6. Tab’ı vakkâdın enger âteş-i rahşân görse
    Kızara ahker-i sûzân nitekim dâne-i nâr
  7. Güneşi keff-i zer efşânına benzer der idüm
    Almasa mâha atâ eyledüngin âhir-ı kâr
  8. Şöyledür keff-i güher-pâşı yemin etmek olur
    Ki atâsından erer bahre gınâ kâne yesâr

Medhiye (maksat veya maksut) bölümü

  1. Manzar-ı kasr-ı sa’âdetden anun re-yi gibi
    Rûy göstermedi bir şâhid-i hurrem-dîdâr
  2. Bâğ-i cihânda nihâl-i kereminden derilür
    Lutf-ı bî-minneti meyvelerinden her bâr
  1. Manzar-ı himmetinün kungure-i rif’atine
    Eremez sarsar-ı tufân-ı fenâ birle gubâr
  1. Eşiği hâki imiş yüz sürecek hayf deyu
    Taşdan taşa urur başını şimdi enhâr
  1. Serverâ cânı mı var devletün eyyâmunda
    Sünbülün turrasına el uzada şâh-ı çenâr
  1. Eylemez kimse bugün kimse elinden nâle
    Bezm-i işretde meger mutrib elinden evtâr
  1. Şer’a uymaz nidelüm nâle vü zâr eyler ise
    Gerçi kânûna uyar zemzeme-i mûsîkâr
  1. Geşt ederken çemen-i medh ü senânı hâtır
    Layih oldı dile nâgâh bu şi’r-i hemvâr

Tegazzül bölümü

  1. Gül gibi gülşene kılmaz nola arz-ı dîdâr
    Hayli döküldi saçıldı yolına fasl-ı bahâr
  1. Reşk-i dendânun ile hançere düşdi lâle
    Berg-i sûsende gören etdi sanur anı karâr
  1. Geçemez çenber-i gîsûy-ı girih-gîründen
    Gerçi ki za’f ile bir kıla kalupdur dil-i zâr
  1. Turralar mülket-i Çin nâfe-i müşgîn ol hâl
    Gözün âhû-yı Huten gamzeleründür Tatar
  1. Dil-i mecrûha şifâ-bahş ruh u la’lündür
    Gülbeşekkerle bulur kuvvet-ı tab’ı bîmâr
  1. Değme bir gevheri kirpüğüne salındıramaz
    Göreli la’l-i revân-bahşunı çeşm-i hûnbâr

Taç beyit

  1. Koma Bâkî kulunı cur’a sıfat ayakda
    Dest-gîr ol ana ey dâver-i alî-mikdâr
  1. Bâğ-ı medhünde olur cümleye gâlip tenhâ
    Bahs içün gelse eğer bülbül-i hoş-nağme hezâr

Fahriye bölümü

  1. Puhtedür gayrılar eş’arı meger puhte piyâz
    Hâm anberdür eger hâm ise de bu eş’âr
  2. Hâm var ise eger micmere-i nazmunda
    Dâmen-i lutfun anı setr ede ey fahr-ı kibâr
  3. Bahr-ı eş’âra yeter urdı sutûr emvâcın
    Demidür k’ide du’â dürlerini zîb-i kenâr

Dua bölümü

  1. Lâlelerle bezene nitekim deşt ü sahrâ
    Nitekim güller ile zeyn olan dest ü destâr
  1. Nitekim lâlelerle şebnem ola üftâde
    Güllere âşık-ı şeydâ geçine bülbül-i zâr

Makta bölümü

  1. Gül gibi hurrem u handân ola rûy-ı bahtun

Sâgar-ı ayşun ola lale-sıfat cevherdâr
Bakî

ÖRNEK 2.

Musammat kaside

Der-sitayiş-i esban-ı şehsuvar-ı zaman Hazret-i Sultan Murat Han (Kaside-i Bahariye)

Matla bölümü

  1. Esdi nesim-i nevbahar açıldı güller subh-dem
    Açsun bizüm de gönlümüz saki meded sun cam-ı Cem

Nesib bölümü

  1. Erdi yine ürd-i bihişt oldı heva anber-sirişt
    Alem bihişt-ender-bihişt her guşe bir bag-ı İrem
  2. Gül devri ıyş eyamıdır zevk u sefa hengamıdur
    Âşıkların bayramıduf bu mevsim-i ferhunde-dem
  3. Dönsün yine peymaneler olsun tehi humhaneler
    Raks eylesun mestaneler mutribler etdükçe nagam
  4. Bu demde kim şam u seher meyhane bağa reşk eder
    Mest olsa dilber sevse ger ma’zurdur şeyhü’l-harem
  5. Ya neylesun biçareler alüfteler avareler
    Sagar suna mehpareler nuş etmemek olur sitem
  6. Yar ola cam-ı Cem ola böyle dem-i hurrem ola
    Arif odur bu dem ola ayş u tarabla mugtenem

Tegazzül bölümü

  1. Zevki o rind eyler tamam kim tuta mest ü şad-kam
    Bir elde cam-ı lale-fam bir elde zülf-i ham-be-ham
  1. Lutf eyle saki nazı ko mey sun ki kalmaz böyle bu
    Dolsun sürahi vü sebu boş durmasun peymane hem
  1. Her nev-reside şah-ı gül almış eline cam-ı mül
    Lutf et açıl sen dahi gül ey serv-kad u gonce-fem
  1. Bu dürd ü bu safi deme dönsün piyale gam yeme
    Kanun-ı devr-i da’ime uy sen de mey sun dem-be-dem
  1. Meydür mihekk-i aşıkan  aşub-ı dil-aram-ı can
    Sermaye-i pir-i mugan piraye-i bezm-i sanem
  1. Mey akılı irşad eder âşıkları dilşad eder
    Seyle virür berbad ider dillerde koymaz gerd-i gam
  1. Mey ateş-i seyyaledür mina kadehle laledür
    Ya gonce-i pür-jaledür açmış nesim-i subh-dem
  2. Saki meded mey sun bize cam-ı Cem-i Key sun bize
    Rıtl-ı peyapey sun bize gitsün gönüllerden elem
  3. Biz âşık-ı azadeyüz amma esir-i badeyüz
    Alüfteyiz dil-dadeyüz bizden dirig etme kerem

Girizgah bölümü

  1. Bir cam sun Allah içün bir kâse de ol mah içün
    Ta medh-i şahenşah içün alam ele levh ü kalem

Medhiye bölümü

  1. Ol afitab-ı saltanat ol şeh-süvar-ı memleket
    Cem-bezm ü Hatem-mekrümet memduh-ı esnaf-ı ümem
  2. Eblak-süvar-ı rüzigar-aşub-ı rum- zengibar
    Leşkar-şikar-ı kam-kar behram-ı efridün-âlem
  3. Piraye-i mülk ü milel sermaye-i din düvel
    K’olmuş nasibi ta ezel tac-ı feridın taht-ı Cem
  1. Hakan-ı Osmanî-neseb kim münderic zatında heb
    İslam-ı faruk-ı arab ikbal-i perviz-i acem
  2. Sultan Murad-ı kam ranefser-dih ü kişver-sitan
    Hem padişah hem kahraman sahib-kıran-ı Cem-haşem
  3. Şahanşeh-i ferhunde-baht arayiş-i dihim ü taht

Bahtı kavi ikbali saht iskender-i yusuf-şiyem

  1. Şah-ı cihan-ara mıdur mah-ı zemin-pira mıdur
    Behram-ı bi-perva mıdur ya afitab-ı pür-kerem
  1. Şahane-meşreb cem gibi sahib-kıran Rüstem gibi
    Hem İsi-i Meryem gibi ehl-i dil ü ferhunde-dem
  1. Dünya vü mafiha nedür cennetde olsa ya nedür
    Lutf eylemek zira nedür yanında bir nakd ü selem
  1. Cümle hünerden bi nasib sırr-ı aceb sun-ı garib
    Meclisde şuh u dil-firib ceng edicek şir-i ücem
  1. Gahi ki cihan ol şir-i yele hışm ile tig alur ele
    Olur cihan pür-zelzele basdukça meyhane kadem
  1. Ol dem ki kasd-i ceng eder sahraları gül-reng eder
    Dünyayı hasma teng ederse olursa sam u güstehem
  1. Sürdükçe hasma yektene bazmaz silah u cevşene
    Yer kalmaz asla düşmene illa beyaban-ı adem
  1. Ey hüsrev-i ali-nijad v’ey daver-i pak-i’tikad
    Ey şah-ı sahib-adl ü dad ey padişah-ı muhterem

Fahriye bölümü

  1. Sen bir şeh-i zi-şansın şahenşah-i devransın
    Yani ki sen hakansın devrinde ben Hakani’yim
  1. Ben gerçi bir bi-hasılem şakird-i ders-i müşkilem
    Hem mekteb-i ehl-i dilem halk olmadan levh ü kalem
  1. Sözde nazir olmaz bana ger olsa âlem bir yana
    Pür-tumturak ü hoş-eda ne hafızem ne muhteşemim
  1. Hakani’yim ben muhteşem yanımda serheng-i haşem
    Hafız olur leb beste dem hamem edince zir ü bem

Taç bölümü

  1. Nef’i yeter davayı ko dünya ile gavgayı ko
    Eflake istiğnayı ko hake yüzün sür la-cerem

Dua bölümü

  1. Kaldur elin eyle du’a buldı kasiden intiha
    Şimdi du’a etmek sana hem müstehabdur hem ehem
  2. Nice kaside bir kitab mecmu’a-i pür-intihab
    Her nüktesi Faslu’l-Hitab her beyti bir genc-i hikem
  3. Ta kim cihan ma’mur ola geh emn ü geh pür-şur ola
    İkbal ile mesrür ola ol Husrev-i vala-himem
    Nef’i

ÖRNEK 3.

Der vasf-ı İstanbul ve sitayiş-i Sadrazam İbrahim Paşa (Kaside-i Iydiye)

Matla bölümü

  1. Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır
    Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır

Nesib bölümü

  1. Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
    Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır
  2. Bir kân-ı niamdır ki anın gevheri ikbâl
    Bir bağ-ı iremdir ki gülü izz ü alâdır
  3. Altında mı üstünde midir cennet-i a’lâ
    El-hak bu ne halet bu ne hoş âb u hevâdır
  4. Her bağçesi bir çemenistân-ı letâfet
    Her kûşesi bir meclis-i pür-feyz ü safâdır
  5. İnsaf değildir ânı dünyaya değişmek
    Gülzarların cennete teşbih hatadır
  6. Herkes irişür anda muradına ânınçün
    Dergahları melce-i erbab-ı recâdır
  7. Kala-yı maârif satılır sûklarında
    Bazâr-ı hüner maden-i ilm ü ulemâdır
  8. Camilerinin her biri bir kûh-i tecellî
    Ebrû-yi melek andaki mihrâb-ı duâdır
  9. Mescidlerinin her biri bir lücce-i envâr
    Kandilleri meh gibi lebrîz-i ziyâdır
  10. Ser-çeşmeleri olmada insana revân-bahş
    Germâbeleri câna safâ cisme şifâdır
  11. Hep halkının etvarı pesendîde-i makbul
    Derler ki biraz dilleri bî-mihr ü vefâdır
  12. Şimdi yapılan âlem-i nev-resm ü safânın
    Evsafı hele başka kitâb olsa sezâdır
  13. Nâmı gibi olmuşdur o hem sa’d hem âbâd
    İstanbul’a sermâye-i fahr olsa revâdır
  14. Kûhsarları bağları kasrları hep
    Güya ki bütün şevk ü tarab zevk u safâdır

Girizgah bölümü

  1. İstanbul’un evsafını mümkün mi beyân hiç
    Maksûd heman sadr-ı kerem kâra senâdır

Medhiye bölümü

  1. Damadı-ı Güzîn-i şeh-i zîşân-ı felek-câh
    Fahrü’l-vüzerâ Asaf-ı ferhunde-likâdır
  2. Her nâm-ı Halîl olmak ile zât-ı şerîfi
    Ahdinde cihân pür-ni’âm-ı cûd u sehâdır
  3. Devşirmededir saçdığı ihsânı şeb u rûz
    Pîr-i feleğin anun içün kaddi dütâdır
  4. Ser-pençesinin nâmı lisân-ı küremâda
    Deryâ-yı himem kân-ı kerem bahr-ı ‘atâdır
  5. Endîşesinin künyesi tûmâr-ı nesebde
    Nûr ibni Süheyl ibni veşad ibni zekâdır
  6. Bîm-i ser-i şemşîr-i dırahşan güherinden
    Sîmâ-yı ahâlî-yi sitem kâh-rübâdır
  7. Hâtem-sıfata tab’ u dil ü dest-i kerîmin
    Deryâ-yı himem kân-ı kerem ebr-i ‘atâdır
  8. Feyz-i eser-i sâgar-ı dest-i kereminden
    Şahs-ı feleğin çehresi yâkut-nümâdır
  9. Ey sadr-ı kerem-kâr ki degâh-i refî’in
    Erbâb-ı dile kıble-i ümmîd ü recâdır
  1. Sensin o cihân-sadr felek-pâye ki dâ’im
    Dergâhına ikbâl ü şeref perde-güşâdır
  2. İhlâs ile bendendir eyâ sadr-ı kerem-kâr
    Kullukdur anun pîşesi dahı neye kâdir
  3. Devrinde senin fırka-i erbâb-ı ma’ârif
    Âsûde-i cevr-i felek-i bî-ser ü pâdır

Dua bölümü

  1. İdin ola ikbâl ü sa’âdetle mübârek
    Günden güne ikbâlin ola gün gibi zâhir
  2. Sadrında seni eyleye Hakk dâ’im ü sâbit
    Hep ‘âlemin itdikleri şimdi bu du’âdır
  3. Ey sadr-ı cihânbân ede Hakk devletin efzûn
    Kim devletin erbâb-ı dile lutf-ı Hudâdır

Makta ve taç bölümü

  1. Ez-cümle Nedîmâ kulun ey Asaf-ı devran
    Müstağrak-ı lutf u kerem ü cûd u ‘atâdır

Nedim

KAYNAKÇA:

  • İPEKTEN, Haluk, Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri ve Aruz, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2002, Sayfa 38–52.
  • PALA, İskender, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, L&M Yayıncılık, İstanbul, 2002, Sayfa 271–274.
  • DİA, “Kaside” maddesi, Cilt 24, Sayfa 562–566.
  • ÇAVUŞOĞLU, Mehmet, “Kaside”, Türk Dili Dergisi, Türk Şiiri Özel Sayısı II, (Divan Şiiri), Sayı: 415–416–417, Ankara, 1986, Sayfa 17–27.
  • KARAVELİOĞLU, Murat, Klasik Türk Edebiyatında Kaside, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 5, Sayı 9, 2007, Sayfa 253–270.
  • ERKUL, Rasih, Edebî Dilekçe Olarak Kasideler, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 39, Erzurum, 2009, Prof. Dr. Hüseyin AYAN Özel Sayısı
  • KÜÇÜK, Sabahattin, Bâkî Divanı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1994
  • KARAHAN, Abdülkadir, Nef’i Divanı’ndan Seçmeler, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1985
  • GÖLPINARLI, Abdülbaki, Nedim Divanı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2004

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.