Huzur’un İstanbul’u

 Sanat, estetik, tarih, politika, insan, aşk, tabiat gibi konuların yanında İstanbul’un ve değişen mevsimlere göre İstanbul peyzajının da ilmek ilmek işlendiği bir eserle karşı karşıyayız: Huzur1.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 1949 yılında kitap hâline getirilen bu eseri, onun estetik zevki sayesinde, yazıldığı yılların İstanbul’unu bir film gibi gözümüzün önüne getirmeyi başarır. Tanpınar’la özdeşleşen Mümtaz karakterinin II. Dünya Savaşı’nın başladığı tarihten bir gün önce, kiracılarına uğramak amacıyla sokağa çıkmasıyla biz de İstanbul’da beklemediğimiz bir gezinti yapma fırsatını buluruz. Aslında “bir” günün anlatıldığı bu romanda, geriye dönüşlerle bir yıl öncesinin de üzerinden geçilmesi bize mevsim mevsim, semt semt güzel bir aşk, eşsiz bir musıkî ve mutlaka dikkat edilmesi gereken bir estetik anlayışla İstanbul’u tanıma imkânı yaratır.

Romanda Mümtaz’ın bir yaz günü, öğle sonrası sokağa çıkmasıyla şehirde ilk adımlarımızı atmaya başlarız. Yolumuz önce Beyazıt’a ve Eminönü’ne uğrar; yani İstanbul’un tarihî ve kalabalık semtlerine. Mümtaz buralarda dolaşırken aslında müthiş bir ıstırap içindedir. Bu ıstırabın iki sebebi vardır; biri İhsan ağabeyinin hasta olması, diğeri “hayatının kadını”yla bir sene önce bu mekânlarda kolkola gezerken bugün ondan sonsuz ayrı ve sonsuz uzak olmasıdır.

Yolu önce Bedesten’den geçen Mümtaz bu “gerçek fukaralıkla gerçek debdebe veya artığını (s.42) gezerken gözü bir şeylere takılır. Bunlar “iklimini değiştirmiş zamansız hayat”ın (s.42) parçalarıdır. Daha sonra bir “çığlık” olarak nitelediği Mahmutpaşa’ya geçer ve kendisinde “bir mahzende cins bir şarapla sarhoş olduktan sonra güneşe çıkanların sarhoşluğunu” (s.42) duyarak onun için “bir itiyat, bir tiryakilik” (s.42) olan bu gezintinin güzelliklerini okuyucuyla paylaşır.

Mümtaz Mahmutpaşa’ya geldiğinde bugün hâlâ bizi çeşitli vesilelerle heyecanlandıran güvercinlerden uzun uzun bahseder anlatıcı. Onların uçuşu “havada mavi bir mendil tutan bir hokkabaz eli gibi şaşırtıcı” dır (s.44). Ancak güvercinler de Mümtaz gibi isteksizdirler, onun istediği gibi kımıldamazlar. Anlatıcı yine de onları “oburluklarına, insan sevgisini fazla istismar etmelerine rağmen güzel şeyler” (s.44) olarak nitelendirir. Hattâ Mümtaz için bu hayvanların “İstanbul’un sevilen kadınlarda bizi kendilerine o kadar bağlayan zaaflar cinsinden bir nevi vice’i” (s.45) olduğunu görürüz. Burada dikkatle üzerinde durulan birkaç insan tasvirinden sonra yolumuz sahaflara düşer.

Sahaflardan her zamanki tadı alamamaktadır Mümtaz; zira kafası ikiye, hattâ üçe bölünmüştür. Önce dükkânların havasını soluruz; Mallarmé’nin mısraı hatırlatılarak “Meçhul bir felâketten buraya düşmüş…” (s.47) bir dükkândan söz edilir. Ama biz okuyucu olarak bu “Mısır Çarşısı’ndan sıçramış bir damla gibi küçük bir dükkân” (s.46) yerine kitaplardan bahsedilmesini bekleriz ve nihayet sıra onlara gelir. Ancak ilim, sanat, ders kitapları, mecmualar ve daha pek çok şeye böyle hep bir arada bakınca,  “sadece zihnî bir hazımsızlığın eserleri gibi görülen garip bir halita” (s.47) olan “insan”la karşılaşırız. Mümtaz’ın burada uzunca bir süre birkaç eser incelemesinden sonra Çadırlariçi’ne geçeriz.

Mümtaz Çadırlariçi’ndeki eşyaya bakarak bütün İstanbul’un her çeşit ve her türlü modasıyla, en gizli, en umulmadık taraflarıyla buraya aktığını düşünür. Ona bunu düşündürten sokak boyunca etrafa yayılmış olan “eski eşya, karyolalar, kırık dökük mobilyalar, bezi yırtık paravanalar, mangallar”dır (s.54). Mümtaz burada ona geçmişi hatırlatan birkaç hatırayı düşündükten sonra Bitpazarı’ndan içeriye girer.

“Çarşı kalabalık, serin ve uğultulu”dur (s.57). “Bir yığın insan elbisesi, hazır hayat şekilleri, müstakil, dört tarflı kilitli talihler gibi asılı”dır (s.57). Bir vitrinde “hayat ve sevgi reklamı” (s.58) yapan bir gelinlik görür Mümtaz. Ancak bu, onun rahatsızlığını iyice arttırdığından artık etrafına bakmadan yürümektedir; çünkü her yerde içindekini görmektedir. Bu, onun uzviyetinde “gizli bir zehirlenme” (s.58) olduğu zamanlarda yaşadığı bir durumdur. Bu rahatsızlıkla Bedesten’e saparız.

Bedesten’de müzayede salonu boştur; fakat bir camekânda gördüğü ve iki aydır bütün İstanbul’da dedikodulara sebep olan bir mücevher ona ne zamandır unuttuğu saaadet hülyası kurdurur; çünkü hayâlinde o mücevher sevgilisi Nuran’ın boynundadır. Fakat bu hülya bile başarısızlıkla sonuçlanır. Mümtaz bazen her şeyi bir kalemde silen, İstanbul’un o yağmurlu, puslu sabahları gibi, her rengi söndüren bir yıkılış içindedir. İçinde kat kat yığılan perdeleri ne kadar zorlasa da tanıdığı, bildiği hiçbir şeyi görememektedir. “Kül rengi bir tıkızlık, akışı bile belli olmayan bir nehir gibi, başta kendi varlığının şuuru olmak üzere” (s.58) her şeyi alıp götürmüştür.

Mümtaz İstanbul sokaklarında “bir nevi hayâlet gemi gibi” (s.62) dolaşırken içindeki rüzgâr onu kovmakta, haberi olmadan lengerler alınmakta ve yelkenler şişmektedir. Bu durumda kaçınılmaz olan bir yol alışla Nuruosmaniye’ye çıkarız. Burada “güneşin altında harap evleri, açık kapıları, dışarıya sarkmış cumbaları, çamaşır serili balkonlarıyla harap ve bitmeyecek korkusunu verecek kadar uzun, bembeyaz, aydınlıkta âdeta derisi soyulmuş” (s.64) gibi uzanan bir sokakla karşılaşırız. Mümtaz’ın burayı “Hasta bir yol…” (s.64) olarak değerlendirmesiyle, kendisinin de rahatsızlanmasına tanık oluruz. Sokak mı Mümtaz’ı hasta etmiştir, Mümtaz mı hastalığıyla sokağı etkilemiştir tam kestiremeyiz.

Geçici rahatsızlığın da verdiği bir sıkıntıyla Eminönü’ne kadar geliriz. Burada vapurları görünce Mümtaz’ın aklına Emirgan’daki, Kandilli’den Beykoz’a bütün manzarayı gören evi gelir. O ev artık ona “ kendisini sonsuz bir gurbette duyan insanın, belkemiği yalnızlıktan ürperen, kadınsız erkeğin dünyası” (s.70) gibi gelecek olsa da orayı özlemle anar. Bu noktada kitabın birinci bölümü biterken tıkız bir anlatımla, bugünün tabiriyle “tarihi yarımada”nın o günkü profiline göz gezdirmiş oluruz. Sonraki bölümlerde ise aşkın ve dostluğun yeşerdiği İstanbul’un diğer semtlerine, Boğaziçi’ne geçilir.

Romanın bu ikinci bölümünde İstanbul’un ve Boğaz’ın güzelliğini çarpıcı şekilde veren cümleler vardır. Bunlardan biri “Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardır. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz’da yetişmek.” (s.75) ifadesidir. Bu cümle Tanpınar’ın hem İstanbul, hem Boğaz anlayışını verirken, ona bir kadın gibi nasıl da hayran olduğunu ve nasıl bir aşkla bağlı bulunduğunu anlatmaktadır. Zaten daha sonraki sayfalarda bu aşkın Tanpınar tarafından da açıkça dile getirildiğine şahit oluruz; zira Tanpınar Mümtaz’ın ağzından şöyle demektedir: “Birbirimizi mi, yoksa Boğaz’ı mı seviyoruz?” (s.207). Şehir ve Boğaz sevgisi bu kadar yoğun olunca bu parallelikte bir aşk yaşamak da âdeta kaçınılmaz olur ve Mümtaz bir bahar günü, bir ada vapurunda Nuran’ı görür ve ona âşık olur. Vapurun Ada’ya gelmesiyle yaşadıkları mecburî bir ayrılıktan sonra ertesi akşam, Mümtaz bu sefer İstanbul’a geçmek üzere bineceği vapur için beklerken, iskelede Nuran’la karşılaşır. Burada müthiş bir akşam tasviri vardır; zira “Anadolu kıyısı bütün şatafatı bir kurutma kâğıdıyla alınmışa benzeyen pastel renklerine” (s.106) bürünmüştür. Onların tatlı yârenlikleriyle paralel anlatılan İstanbul da aşka hazır bir vaziyettedir. Üsküdar açıkları aşk sarhoşluğu yaşayan bir ruh gibi “lodoslu akşamın suda kurulmuş malikânesi olmaya başlamış”tır (s.111). Âdeta “Kızkulesi’nden Marmara açıklarına kadar denizin altına, su tabakalarının arasına yer yer, iyi dövülmüş bir yığın mücevher parıltısından geçirilmiş bakır levhalar” (s.111) döşenmiştir. Aşkın büyülü rüzgârıyla “Köprü değişmiş, kitapçı değişmiş, kitap alma, okuma denen şey değişmiş”tir (s.112). Derken Boğaz vapuruna binilir. Burası “bakşa türlü bir kalabalıkla” (s.114) doludur. Çünkü Boğaz “Ada gibi asıl İstanbul’un çöküş döneminde, bir mevsim denecek kadar kısa bir zamanda ve âdeta birden oluvermiş, zengin, müreffeh, her hususiyetini paranın düzenleyip ayarladığı, geniş asfalt yollu, çiçek tarhı kılıklı sayfiyesi” (s.114) değildir. “O başından beri İstanbul’la yaşamış, onun zengin olduğu zamanlarda zengin olmuş, çarşı ve pazarını kaybedip fakir düştüğü zamanlarda fakir olmuş, zevki değiştiği zaman, kendi içine çekilmiş, hayatında geçmiş modaları elinden geldiği kadar muhafaza etmiş, hulâsa bir medeniyeti kendine ait bir macera gibi yaşamış bir yer”dir (s.114). Bu nedenle Mümtaz Ada’ya giderken “anonim bir şey” (s.115) hisseder; çünkü Ada “standart insanlar”ın (s.115) yeridir ve “orada gerçekte kendimze hiç lâzım olmayan, hiç değilse bizi kendimizden uzaklaştıran ve bunu yaparken hiçbir noktaya da yaklaştırmayan şeylerin hasreti çekilir.” (s.115). Boğaz’da ise durum başkadır. Boğaz’da her şey insanı kendisine çağırır, kendi derinliğine indirir. “Çünkü burada terkibi idare eden şeyler, manzara, kalabildiği kadar olsa da mimarî”dir (s.115) ve bunların “hepsi bizim”dir (s.115). Zaten “Boğaz’da her şey akis”tir (s.115), “Işık akistir, ses akistir; burada insan bile zaman zaman bilmediği bir yığın şeyin aksi olabilir.” (s.115). Artık “akşamın dört tarafa savurduğu güller solmuş, deniz kararmış”tır (s.116). Bu sefer ışık oyunları önem kazanır. Bu ışık oyunları o kadar kuvvetlidir ki, Nuran için “Boğaz’ın gece haritası” (s.117) bu ışıklardır. Hattâ bu ışıklar ona bir hayâlde yaşadığını ve kendisinin bir masal olduğunu düşündürür. “Gecenin tam saltanatı”nın (s.117) başlamasıyla evler ve tepeler artık haşin, esrarlı ve hayâlî görünmeye başlar. Nihayet yolculuk Kandilli’de, bir fenerin büyük bir çınarı âdeta içinden aydınlattığı ve üstlerine yaprak yaprak aydınlık döküldüğü noktada sona erer.

Bundan sonra Boyacıköy, Beylerbeyi, Kanlıca, Akıntıburnu, Emirgan, Çengelköy, Kandilli sıkça bahsedilen yerler olarak karşımıza çıkar. Bahar olması dolayısıyla her yer mor, kırmızı, erguvanî, pembe, yeşil renklere bürünmüştür. Zamanla Boğaz’ın seçtikleri yerlerine bir ad vererek zihinlerinde İstanbul manzaralarıyla eski musıkîmizi birleştirirler ve “sesten ve hayâlden bir harita” (s.167) oluştururlar. “Hayatın belli başlı merhalelerinden biri olan aşk”ın (s.139) onlarda yarattığı tesirle Küçük Çamlıca’daki kahve onlar için “Derûnidil” (s.167), Kuleli’nin önündeki ağaçların suda yaptığı o çok değişik gölge “Nühüft Beste” (s.167) adını alır. Buradaki beste benzetmesi önemlidir; çünkü Mümtaz “Bizim musıkîmiz kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez sanıyorum. Çünkü onu unutmamız ihtimali yok… O değişene kadar aşk tek talihimiz olacak!” (s.138) diyerek musıkî ve aşk hakkındaki görüşlerini ifade eder.

İki sevgilinin İstanbul’da dolaştıkları yerler, ilk bölümdeki İstanbul’dan çok farklıdır. Aşkın ilham ettiği bir bakışla semtlerin anlatıldığı bu sayfalar oldukça güzel tasvirler içerir. Önce Üsküdar’ı dolaşırlar. Buradaki dört büyük camiinin “aşka, güzelliğe yahut hiç olmazsa annelik duygusuna” (s.168) ithaf edildiğini düşünürler. Üsküdar ve çevresinde yaptıkları gezinti onlarda İstanbul’u tanımadan kendilerini tanıyamayacakları düşüncesini uyandıracak kadar etkili olur. Hazine gibidir Üsküdar onlar için. Bunda kendilerini ve bütün âlemi tek bir varlık hâlinde görebilmenin de etkisi vardır. Mümtaz biraz önce aşkla musıkîyi bir terkip içinde değerlendirirken bu sefer “İstanbul peyzajı bütün medeniyetimiz, kirimiz, pasımız, güzel taraflarımız, hepsi musıkîdeydi.” (s.170) diyerek müzik ve İstanbul anlayışını dile getirir.

“Ancak musıkîde eşi aranabilecek” (s.181) bir gecede yaptıkları bir mehtap gezisinde Boğaz’ın pek çok romana konu olmuş o ihtişamlı gecelerinden birini yaşarız. Bu gecede “Altın yosunlar, billûr dalga kıvrımları, kenarlarda büyük ve sırrına erilmez hakikatler gibi külçelenmiş gölgeler, karanlığın derinleştiği uçurumlar ve aydınlık dereleri ile bütün manzara daimi oluş hâlinde”dir (s.181). “Ayın peşrevi” (s.181) olan gecede bir yunus balığı sürüsü “mehtabı kovalıyormuş gibi suda akisler çizerek” (s.181) yanıbaşlarından geçer. Bir vapurun projektörü bütün müphem parıltıları vuzuha kavuşturur. Mümtaz’ın “neredeyse Neşatî’nin dünyasına gireceğiz” (s.182) diyerek okuduğu

“Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşâtî
Âyîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız” (s.182)

beytiyle okuyucu zaten bu âlemde çoktan gezinmeye başlamıştır. Zira bu sırada Kanlıca kıyısında mehtap denize “bir altın oluk” (s.184) gibi boşanır. Bu eşsiz gecede bizi gerçeğe döndüren tek şey Nuran’ın ikide bir elini denize sokarak, ayın etrafına gerdiği mavi ipek kumaşı bir tarafından çekip zorlaması ve bu sayede Nuran’la beraber bunun bir hayâl, bir vehim olduğunu anlamamızdır. Ancak yine de  “kâinat ortasından bölünmüş bir meyve” (s.185) gibidir ve “ay onun, her şeyi etrafında toplayan çekirdeği”ne (s.185) benzer. Bu gece burada, yüzlerce görünmeyen ağzın üflediği ney nağmeleri ve onun etrafında bu musıkî ile beraber “büyüyen, değişen, ilerleyen sessizlik”le (s.186) biter.

İstanbul gezintileri daha sonra Üsküdar’dan başka semtlere geçilerek devam eder. Buralarda görülen şeyler; “sefaletin kemirdiği evler” (s.188), “açık, perdesiz pencereler” (s.188), “mimarîsi meçhul, herhangi hayat standardına girmesi imkânsız, upuzun veya tıknaz, biri öbürünü hiç tutmayan, semtin havasına sırtını çevirmiş, duvarları çivit boyalı, kireçle örtülmüş yirmi sene evvelki kârgir evler” (s.188), “çehreden başka bir şeye dikkat imkânını insanda bırakmayan kadınlar gibi birdebire umulmadık yerde yaldızlı, taşı kırık bir geçmiş zaman çeşmesi” (s.188), “kubbesi yıkılmış bir türbe” (s.188), “içinde bir yığın çocuk cıvıltısı ile beyaz mermer sütunları yere devrilmiş, damında incir ağacı veya selvi bitmiş bir medrese”dir (s.188). “Medeniyet çöküntüsünün yetimleri”ne (s.190) ev sahipliği yapan bu mekânlardan sonra yolumuz tekrar Boğaz’a çıkar.

Eylül sonlarında Boğaz’ın cazip bir eğlencesi olan lüfer avıyla tanışırız. “Lüfer avının ışık operası”nın (s.201) yanında yalılardaki aşk maceralarından haberdar oluruz. Bu lüfer avı gecesi “suyun neftî bir atlas rengini aldığı ve yer yer çok sık ve ancak birkaç yaprağının üstünde aydınlığın cilâsını taşıyan bir defne ormanı gibi karanlığa gömülü yalı dipleri”nden (s.206) geçilerek biter.

Her şey yazın bittiğini gösterirken “çok hasretli, sıcak, insanı kavrayan ve boğazına takılan ışık; baştan aşağı parıltı olan bir denizde bu ışığa doğru gitmek, her gün yaptıkları yolculuklardan ziyade iyi bir talihe, vâdedilmiş bir toprağa doğru koşmaya” (s.210) benzer ve Nuran yavaşça

“Günler kısaldı Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbahları” (s.211)

mısralarını okur. Mevsim biter. “Hayatın sade aşk ve eğlence, sadece fantezi ve coşkunluk tarafı” (s.221) da tükenir mevsimin tükenmesiyle. Artık “Üsküdar önlerinde gece sımsıkı” dır (s.233). “Birkaç günlük yağmur, vapurun önünden geçtiği yalılarla, denizle, bir gün evveline kadar süren yaz eğlencelerinin, o parlak, tembel ve sedef uğultulu saatlerin arasında aşılmaz bir perde germiş”tir (s.233). “Yalıların inik perdelerinden, lüfer geceleri kendilerini o kadar habersiz avlayan neşeli ışıklardan çok farklı, daha dolgun ve mahzun ışıklar” (s.233) sızar, yol fenerleri daha buğulu yanar, “behçeler, korular yaprak ve renklerini kapatmış büyük çiçekler gibi bir ismin, bir hatırlayışın etrafında çöreklenmiş gölgeler hâlinde” (s.233) uzanırlar. Mevsimin sona ermesiyle ikinci bölüm de biter.

 

Üçüncü bölümde sonbahar mevsiminin gölgelerinin Nuran’la Mümtaz’ın aşklarının üstüne düştüğüne tanık oluruz. “Sonbahar büyük ve altın bir meyve gibi bütün olgunluğuyla gözlerinin önünde”dir (s.241). Romanın en güzel gecesi bu bölümde, Emirgan’da, Mümtaz’ın evinde yaşanır. Musıkîmizin eşsiz parçalarının ve o parçalar etrafında toplanan anıların yâd edildiği gecede, Nuran’la Mümtaz’ın üzerinde toplanmaya başlamış olan kara bulutların kesifliğini bir kez daha idrak ederiz. “Artık ne Büyükdere’deki mehtap gecelerinin erimiş zümrüt ve akiki üzerinde kırılan ışık kadehlerinin, ne de yaprak yaprak dağılan sarı güllerinin âlemi”ndedirler (s.267). “Sonbahar gecesi Emirgan sırtlarını o imkânsız yalnızlık vehmiyle” (s.297) kaplamıştır. “Karşı kıyının fenerleri bu yalnızlık içinde ümitsiz imdat işaretleri”ne (s.297) benzerler.

 

Emirgân’daki bu geceden sonra, kış hazırlığı çerçevesinde Nuran da Mümtaz da Beyoğlu’na taşınırlar. Nuran için Beyoğlu türlü cemiyetlerin âlemi olurken, Mümtaz için kaba, iğrenç, budala, sadece iştihadan ibaret insanların bulunduğu kalabalık bir yerdir. Beyoğlu’nu bu şekilde görmesinde Nuran’la mesafe olarak bu kadar yakınken manevî açıdan korkunç derecede uzak oluşlarının da tesiri vardır. Mümtaz hayatında  “mesut” diyebileceği son günlerinden birini Nuran’la,  karlı bir günde Emirgân’a çekilme fırsatını bulduğunda yaşar. Mümtaz “saadet dediğimiz o turfa meyveyi, onun bütün lezzetini, insan hayatını şiir ve sihirle dolduran, bir sanat eserine benzeten şeylerin hepsini” (s.325) bu hafta boyunca yaşar. Pencereden karşı sırtları örten karın üstüne akşamın çok hafif ve dâüssılalı bir pastel kızıllığı atışını, bu tül kadar ince rengi, bir rüya hafifliğinde yüzerek izlerler. Mümtaz “yazılmamış bir şiiri, henüz şüphenin zehri değmemiş bir hakikati, hayat arızasıyla kırılmamış bir bütünlüğü andıran manzarayı” (s.326) seyretmeye doyamaz. Ancak bu geçici bir saadet iklimidir. Çünkü İstanbul’a döndüklerinde Suat’ı Mümtaz’ın Taksim’deki evinde kendini asmış olarak bulurlar ve iki sevgili bu ölü sebebiyle birleşmemek üzere ayrılırlar.

 

Mevsimin kışa dönmesiyle biten bu aşk hikâyesinin ardından “Mümtaz” başlığıyla verilen dördüncü bölüme geçeriz. Şimdi tekrar romanın başladığı gündeyizdir. Mümtaz Eminönü’nde onun binme teşebbüsünü reddeden tramvayların kalabalıklığını seyreder. Şehrin görüntüsü yine değişmiştir, o hülyalı, o rüyalı havadan sıyrılırız. Mümtaz’ın aklına “Taksim’in biraz aşağısında, Fındıklı’ya inen yokuşun sağ tarafında, Unkapanı tarafında tenekeden, kerpiçten evlerde yaşayan insanlar” (s.340) gelir. Sonra “bulaşık ve lağım sularının açıkta aktığı sokaklar, pislik içinde çok zalim ve tesadüfî bir ayıklanma ile büyüyen çocuklar, sonra onların biraz kanatlanınca baba evini susuz çeşme yalaklarına, köprü altlarına” (s.340) değişmeleri canlanır kafasında. Nasıl bu hâle geldiğimizi düşünerek Kazancılar’dan geçer. Arkadaşlarıyla bir müddet, bir kahvede vakit geçirir ve sonra İhsan’ın yanına döner. Ona doktor çağırmak gerektiği için bir kez daha dışarı çıkar. Yine Beyazıt’a doğru yürür. Gece olmuştur. Rembrandt’ın tablolarını hatırlatan bir gölge ve ışık oyunu içinde rayları tamir eden işçileri görür. Aradığı doktorun Çengelköy’de, çocuklarının yanında olduğunu öğrenince kafasında yeniden Boğaz canlanır. Kendini “başının üstünde Kuleli’nin ağaçları, o gölgelerin bulanık suda kendilerine mahsus bir âlem kurdukları yerde” (s.363) hayâl eder. Kandilli’ye doğru yürümek, tam yokuşun üstünde bir taşa oturmak, denizi seyretmek ve geceyi “büyük ve siyah bir gül” (s.363) gibi koklamak ister. Nihayet Soğanağa’daki doktorun evine varıp onu İhsan’a ulaştırır. Bu sefer ilâç almak için sokağa çıkar. İhsan’ın biraz daha iyi olduğu düşüncesiyle içi bir nebze ferahlamıştır. “Arsa bilinmeyen bir tarafta, çok uzaklarda aydınlığı tutan set çatlamış gibi gölgelere bürünmüş”tür (s.382). “Her taraf ürperiş içinde”dir (s.382). “Bu sabahın sazlarını denemeye hazırlandığı saatte” (s.382) rayları tamir eden ameleler şimdi Şehzade Camii’nin önünde toplanmışlardır. Rembrandt yaldızı yarı karanlığa doğru uzanmakta, yüzler, eller, vücutlar eritici aydınlıkla yutucu karanlık arasında ayrı ayrı perdelerde hüviyetlerini değiştirmektedirler. Mümtaz ilâçları alır, ancak eve gelirken Suat’ın hayâli nedeniyle gçirdiği bir sarsıntıdan dolayı yere düşer. Tam eve girmek üzereyken bir pencereden gelen radyo sesinden Hitler’in hücum emrini verdiğini duyarak perişan bir şekilde kendini içeri atar.

Biz de İstanbul’un, atılmış hayat parçalarının oluşturduğu bu roman şehrin, II. Dünya Savaşı’ndan birkaç saat önceki karmaşık havasına Mümtaz’la beraber “huzursuzluk”la şahit olmuşuzdur.

 

 

1) Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Dergâh Yay. 8. baskı, İstanbul, 1998

Bir yorum ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.