Osmanlı Tarihi | Edebiyatimiz.net / Türk Edebiyatı

Kapat !

Kolağası

Yazan: edebiyat 21 Nisan 2009 Salı  
Kategori: Osmanlı Tarihi

Osmanlı ordusunda yüzbaşıyla binbaşı arasında bulunan bir rütbe. İlk kez Asakir-i Mansurei Muhammediye ordusunda kullanılmıştır.

Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusu tertip adı verilen sekizer birlikten meydana geliyordu. Her tertibin başında “binbaşı” adında bir komutan bulunuyordu. Bu binbaşılar “baÅŸbinbaşı”ya baÄŸlıydı. Her tertip on altı “saf”tı. Her saf bir yüzbaşının komutasındaydı. Her yüzbaşının ikiÅŸer “mülâzım” yardımcısı vardı. Her tertipte bir top bulunurdu. Toplara “topçubaşı” denen bir subay komuta ederdi. On altı saftan oluÅŸan tertiplerin sekizi saÄŸ ve sekizi sol olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Bunlara “saÄŸ kolaÄŸaları” ve “sol kolaÄŸaları” atanmıştı.

Cebesoy, Ali Fuat

Yazan: edebiyat 14 Nisan 2009 Salı  
Kategori: Osmanlı Tarihi

Cebesoy, Ali Fuat

Cebesoy, Ali Fuat

(1882 İstanbul – 1968 İstanbul) Harp Okulunda ve Harp Akademisinde Mustafa Kemal’le birlikte okudu. 1905′te kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Rumeli’de meÅŸrutiyeti yeniden kurmak için ordu içinde yapılan gizli çalışmalara katıldı. Balkan Savaşı’nda Yanya savunmasını yönetti. GösterdiÄŸi yararlılıklar nedeniyle yarbay oldu. Mondros AteÅŸkes AnlaÅŸması’ndan sonra, Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Grup Komutanlığına atanması üzerine bir süre 7. Ordu komutanlığı yaptı.

Ali Fuat Cebesoy, Amasya Genelgesi’ni imzalayanlar arasında yer aldı. Daha sonra Sivas Kongresi’nde alınan karar uyarınca Genel Kuva-yi Milliye Komutanlığına getirildi. 23 Nisan 1920′de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisine Ankara’dan milletvekili seçildi. Batı Cephesi’nin ilk komutanı olarak atandı. Moskova BüyükelçiliÄŸi de yapan Ali Fuat Cebesoy, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti adına Moskova AntlaÅŸması’nı imzaladı. 17 Kasım 1924′te cumhuriyet döneminin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kurdu. Fırkanın kapatılmasından sonra 1954 yılına kadar milletvekilliÄŸi yaptı.

Hat Sanatı Nedir ?

Yazan: edebiyat 18 Mart 2009 ÇarÅŸamba  
Kategori: Osmanlı Tarihi

HAT SANATI

Hat nedir

Hat nedir

Arapça’da çizgi ya da bir satır yazı anlamına gelen hat sözcüğü, bugün Arap harfleriyle yazılmış güzel el yazısı karşılığı olarak kullanılmaktadır. Hat; güzel yazi sanati olup, yazarlarina hattat denir: Kûfî, Sülüs, Nesih, Muhakkak, Reyhânî, Tevkî’, Icâze, Ta’lik, Divânî, Celi, Rik’a, Ma’kili dâhil, bin kadar çesidi vardi. Halicilik, kumasçilik, dericilik, ciltçilik, kitapçilik, tezhipçilik, porselencilik, kehribarcilik, mürekkepçilik, mobilya, sandalcilik da ayri birer sanat dali olarak, her sahada eserler verildi.

Yazıya verilen değer, bütün İslam kültürlerinde hat sanatının çok üstünde durulmasına yol açmıştır. Özellikle Osmanlı kültürü içinde hat sanatı çok ilerlemiş, işlevsel görevinin yanısıra, estetik bir düzeye yükselmiş, adeta batı resim sanatındaki tabloların yerini tutar olmuştur. Gerçek bir tablo gibi çerçevelenerek duvara asılan güzel yazı örneklerinden ünlü hattatların yapıtlarına Osmanlı tarihinde çok büyük paralar ödendiği bilinmektedir. Güzel yazı, yalnız levhalarda değil, bundan başka el yazması kitaplarda, fermanlarda, diplomalarda, cami iç ve dış duvarlarında, çeşitli yapıların yazıtlarında, mezar taşlarında, pencere kapağı ya da kapı kanadı gibi mimarlık ögelerinin üstlerinde, halı bordürlerinde, kutu, vazo, tabak gibi gündelik eşyada da kullanılmıştır.

Hat sanatında yazı gelişigüzel yazılmaz, her yazı türünün kendine özgü özellikleri, inceden inceye saptanmış kuralları vardır. Tarih boyunca ünlü hat ustaları zaman zaman yazı kuralları oluşturmuşlar ve bunları saptamışlardır. Çeşitli yazı türleri birbirlerinden, harflerin büyük ya da küçük olması, biçimi, aralıkları, bazı harflerin birbirlerine bitiştirilip bitiştirilmemesi, bazı yazı işaretlerinin kullanılıp kullanılmaması gibi özellikleriyle ayrılır.

DoÄŸal olarak yazı sanatının ilk geliÅŸmesi Araplar eliyle olmuÅŸtur. Bilinen ilk büyük Türk hattatı ise Amasyalı Yakut el Musta’Sami’dir (13. Yüzyıl).

Hat konusunda ciddi ve kapsamlı çalışmayı Amasyalı Åžeyh Hamdullah (15. Yüzyıl) yapar, aklam-ı sitte, yani 6 esas yazı diye bilinen yazı türlerini, herbirinden örnekler çıkartıp yanlarına kurallarını yazarak bir murakka içinde toplar. Aynı zamanda Sultan 2. Beyazıd’ın da yazı hocası olan Åžeyh Hamdullah’dan günümüze kalan en önemli yapıtlar, İstanbul Beyazıt Camii’nin cümle kapısının üstündeki yazıtla Amasya Beyazıt Camii’nin yazıtıdır. Osmanlı sanatının doruÄŸa ulaÅŸtığı 16. yüzyılın en önemli hattatı, yazının yalnız üslubunda deÄŸil, tekniÄŸinde de yenilikler getiren Ahmet Karahisari’dir. Altını mürekkep gibi kullanarak yazı yazmak, Altın yaldız harflerin dışını siyah çizgiyle belirlemek, harf kalınlıklarının içini çiçek motifleriyle doldurmak ilk kez onun uyguladığı yeniliklerdendir. En önemli yapıtı İstanbul Süleymaniye Camii kubbesindeki yazısıdır. Türk yazı sanatının baÅŸka bir ustası da yapıtlarıyla pekçok baÅŸka hattatı etkilemiÅŸ, 3. Ahmet ve 2. Mustafa gibi Sultanlara hocalık etmiÅŸ olan Hafız Osman’dır (17. Yüzyyl). TaÅŸ baskısıyla çoÄŸaltılan KURAN’ları, çağında en uzak İslam ülkelerine kadar yayılmıştır. Bu yapıtlar günümüzde de yazı sanatının en deÄŸerli örneklerinden sayılır.

Ünyeli İsmail Efendi, Mustafa Rakım Efendi ve İstanbul’daki pek çok yapının yazıtını hazırlamış olan Mehmet Esad Yesari, 18.yüzyılın ünlü ustalarıdır.

19. Yüzyılda ise baÅŸka bir ustayla, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’yle karşılaşılır. Ayasofya’daki 8 büyük yuvarlak levha onun en ünlü yapıtlarındandır. Cumhuriyetten sonra harf devrimiyle Arap harflerinin kullanımdan kaldırılması, bütünüyle bu harflere dayanan hat sanatının yaygınlığını birdenbire çok azaltmıştır. Kitapların latin harfleriyle ve baskıyla hazırlanması, bu sanatın kullanım alanını hemen hemen yalnız Cami’lerdeki duvar yazılarına indirgemiÅŸtir. TuÄŸrakeÅŸ İsmail Hakkı Altunbezer, Kamil Akdik, Emin Barın gibi hattatlar bu kısıtlı alanda yapıt vererek 20. yüzyılda hat sanatını sürdüren sanatçılar olmuÅŸlardır.

ÇeÅŸitli yazı türleri içinde Kufi, en eski yazıdır. Osmanlı kültür çevresinde az kullanılmış olmakla birlikte dik, kalın, köşeli harfleriyle hemen dikkati çekerek öteki yazılardan ayrılır. Halı bordürlerinden madeni paraya dek çok çeÅŸitli alanlarda kullanılır. Yazıtlarda, KURAN’da ve Divan yazmalarında kullanılan Nesih iri harfli olduÄŸu için duvar yazılarında ve Kitapların bölüm baÅŸlıklarında kullanılan sülüs, Din kitaplarında ve murakkaların başındaki besmelelerde kullanylan Reyhani ve Muhakkak, devlet belgelerinde kullanılan Tevki, hattatların öğrencilerine verdikleri icazetnamelerin altındaki üstat imzalarında kullanılan Rik’a, bir arada aklam-ı sitte diye adlandırılan en önemli 6 yazı türünü oluÅŸtururlar. Bunlardan baÅŸka talik, nestalik, divani, bir tür steno sayılabilecek olan siyakat, menÅŸur, zülf-ü arus, hilali, muini, ÅŸikeste, müselsel gibi yazı türleri de vardır.

Hat sanatında Osmanlı sanatçıları çeÅŸitli uslupları denemiÅŸlerdir. Bunlardan biri istiftir. Bir sözcüğün harflerinin ya da bir cümlenin hece ve sözcüklerinin güzel bir görünüm oluÅŸturmak amacıyla ve kullanılan yazının çeÅŸidine uygun biçimde yanyana ve üstüste sıralanmasına, istif edilmesine denir. Bir sözcüğün, bir eksenin iki yanına bir ters, bir yüz bakışık olarak yazılmasıyla oluÅŸturulan çeÅŸidine müsenna ya da aynalı yazı adı verilir. 17.yüzyıldan sonra özellikle geliÅŸen bu türün en görkemli örnekleri bugün Bursa Ulucamii’nin duvarlarında bulunmaktadır. Harflerin biçimleriyle oynayarak, çeÅŸitli düzenlerde birleÅŸtirip istif ederek yaratılan ve oldukça stilize edilmiÅŸ bir tür yazı-resim de hat sanatında önemli yer tutar. Yazıyla oluÅŸturulan böyle resimler arasında en çok sevilen ve rastlanan konular kayık, kuÅŸ, aslan, sancak, cami, ibrik, çiçek, insan başı vb.dir. Osmanlı Devleti’nin arması ve padiÅŸahın imzası olarak kullanylan tuÄŸra da bir tür istif yazıdır. OÄŸuz Han’ın yazılı niÅŸanından çıktığı bilinen tuÄŸra, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları’nca da kullanılmıştır.

Hat Sanatında Kullanılan Malzemeler

Yazan: edebiyat 18 Mart 2009 ÇarÅŸamba  
Kategori: Osmanlı Tarihi

Hat sanatında kullanılan kalemler

Hat sanatında kullanılan kalemler

KALEM

Hem musuki aleti(ney) hemde kalem olarak kullanılan kamış, bu kudretiyle İslam ve doğu aleminin esrarlı havasını aksettiren belki yegane alettir. Sıcak ülkelierin nehir ve göl kenarlarındaki sazlıklardan alınan kamış, koparıldığı haliyle kalem olma vasfından uzaktır. Sarımsı beyaz renkli olan bu kamışlar kurumaları için uzvi sıcaklığı daima muhafaza eden gübre içine konulur; burada yavaş yavaş suyunu kaybedip sertlik kazanırlar ve cinsine göre, kırmızımsı, kahve veya açık yahut koyu kahverengine, hatta siyaha dönerler.

Kalem açılıpta kullanılmaya başlandıktan sonra, kağıda temas eden ağız kısmı zamanla bozularak yeniden açılmak icab eder. Ancak mushaf gibi yazılması uzun süren kitaplarda bunun mahzuru vardır. Kalem yeniden açılırken ağzının genişliği kıl kadar farklı olsa, bu, hele nesih gibi ince yazılarda büyük bir estetik kusur teşkil eder. Böyle uzun metinleri ince hat ile yazmak için Cava adasında yetişen bir tropikal ağacın yaprak diplerindeki siyah renkli sert, düzgün ve ince uzantıları işte bu maksadla kullanılır ve Cava Kalemi adıyla bilinir, bunun ağzı kolay aşınmaz.

Yazının kalınlığı arttıkça kalemin ağzına da ona göre açabilmek için, ney kalınlığında kamışlardan (buna kargı kalem denir) veya sert bambu kamışlarından faydalanılır.Kamış kalem, açmak için sol elin içine yatırılarak,orta boşluğu ve cidari badem biçiminde görünene kadar,yukarıdan aşağıya meyilli olarak yontulur.

Dil gibi uzadığı için kalem dili denilen bu yassı kısmın iki kenarı, kalem aÄŸzının ne kadar geniÅŸlikte olması isteniyorsa, ona göre alınır. Kalemin ağız kısmının birkaç santimetre çatlatılarak iki yakaya ayrılmasına kalem Åžakkı denir. Bunun yapılışında kalemin boyuna paralel çatlatılması, eÄŸri olmaması icab eder. Arada hasıl olan ve ince bir hazne vazifesi gören bu çatlaÄŸa mürekkep dolarak, yazarken devamlı bir ÅŸekilde aÅŸağıya akar. Kalemin kalemtraÅŸ yardımıyla ÅŸakk edilirken makta (her ikiside ayrıca tanıtılacaktır) üzerindeki yive oturtulması lazım gelir. Kalemin aÄŸzının kesilip düzeltilmesi de makta üzerinde yapılır.Bu kesme iÅŸlemine kalemi makta’a vurmak veya üzerinde yapılır.

Bu kesme iÅŸlemine kalemi makta’a vurmak veya katt-ı kalem denilir.Kullandıkça aÄŸzı bozulacağı için harfler pürüzlü olarak çıkmaya baÅŸlar Bu takdirde yeniden makta’a vurulur. Ta’lik kalemi sülüse nazaran daha az eÄŸri ağızlıdır. Nesih kalemi ondan da az, rık-a kalemi ise düze yakın eÄŸriliktedir.

Kalemi ağzındaki eğrilik kağıda tamamiyle intibak edecek şekilde tutup, yukarıdan aşağı dik olarak hareket ettirmekle ince, sağdan sola yürütmekle kalın harf kısımları yazılmış olur. Harflerin ölçüleri nokta ile tespit edildiği, nokta da kalemin kalemin ağız genişliğine bağlı olduğu için, kalem hat sanatında estetiği sağlayan en önemli unsurdur.

Kalemler bazen divit adıyla anılan yandan hokkalı kalem mahfazalarında, bazen de kalemdan (kalemlik) denilen, silindir yahut sandık biçimi, sade veya sanatlı kutular içinde saklanır. Kalemdanın silindir biçiminde olanlarının adı da kubur’dur.

Osmanlı hat sanatında kullanılan kalemtraş

Osmanlı hat sanatında kullanılan kalemtraş

KALEMTIRAÅž

Zamanımızda kurşun kalemin içinde döndürülerek açıldığı kalemtıraşla, eskiden kamış kalem açmak maksadıyla kullanılan kalemtıraşın bir şekil benzerliği yoktur. Kalemtıraş tig denilen kesici kısım, kıymetli malzemeden yapılmış sap, bu ikisini birbirine bağlayan parazvanadan meydana gelir. Boyu 10-20 cm arasındadır.

Makta

Makta 2-3cm eni,10-20 cm boyu olan, 2-3mm kalındığında kemik veya fil diÅŸi bir plakadır. BaÄŸa ve sedeften yapılan da makbuldür. Kalemin ÅŸakk ve katt ameliyesi, cam, mermer yahut maden gibi sert satıhlı yerde yapılırsa kalemtıraşın kesici aÄŸzı zedelenip zamanla kullanılmaz hale gelir. Makta üzerinde, kamış kalemin çapına uygun yive bulunan küçük bir çıkıntı bırakılmıştır. Makta’ın bir ucuna doÄŸru yer alan bu yive , kalemin sap tarafı , saÄŸa sola kaçmaması için tespit edilir;kalemtıraşın keskin aÄŸzı, kalemin boyuna paralel olarak tutulup iç veya dış tarafından kalem ÅŸakkolunur, yine yive oturtularak kalemin kattıda tamamlanır. Makta imalini bilhassa Mevlevi derviÅŸler; çakı, mil ve kıl testere yardımıyla ince bir sanat haline getirmiÅŸler, eserlerini nakış, çiçek, yazı ve Mevlevi Sikkesiyle süsleyerek, bu aletin pek latif numunelerini ortaya koymuÅŸlardır.

KAÄžID

Eskiden kağıdlar bugün olduÄŸu gibi doÄŸrudan doÄŸruya yazı yazabilecek ÅŸekilde fabrikadan çıkmazdı. Hariçten (Çin, Hindistan, Buhara, Avrupa…) olsun, yerli imalathanelerden (Kağıdhane, Yalova, Bursa, Beykoz…) olsun ; gelen kağıdlar, pürtüklü ve kalemin yürümesine müsait olmayan bir haldeydiler.

Hatta bazıları mürekkebi yayarlardı. Bunları kullanabilmek için terbiye edilmeleri şarttı.

Umumiyetle beyaz renkte olan bu “ham kağıd” lar gözü yorduÄŸundan önce arzu edilen renge boyanır sonra aharlenir (cilalanır), nihayet aharin kağıda tesbiti ve pürüzlerin giderilmesi için mührelenir, yani tazyikle adeta ütülenip parlatılır.

Kağıdı boyamak için, ekseriya nebatlardan istifade edilmiÅŸtir. Renk veren nebati madde kaynatılır o rengi alan su bir tekneye boÅŸaltılır; kağıdlar içine batırılır, suyu emerler. Kurutulunca istenen rengi alırlar. Yahut da bu renkli su bir sünger veya pamuk yardımıyla kağıd üzerine sürülür, sonra kurutulur. Bu usulde sürülme yolları leke gibi belli olabilir. Kağıd boyamakta kullanılan maddelere ve verdikleri renklere birkaç misal: çay (krem rengi,) ,cevizin yeÅŸil dış kabuÄŸu veya nar kabuÄŸu (kahve rengi) , cehri tohumu (sarı), albakkam (kırmızı), mor bakkam (mor), ÅŸekerciocağı isi (ÅŸekerrengi) , soÄŸankabuÄŸu (kırmızımtırak)…En çok krem renginin tercih edildiÄŸi boyama iÅŸleminden sonra sıra aharlemeye gelir. Eski usulle cilalanmış kağıd bir koruyucu tabaka teÅŸkil eden ahar, is ile hazırlanan mürekkebi kağıdın bünyesine geçirmeden, kendinde tutar.

Bu hususta en çok kullanılan usul, şapla kestirilmiş yumurta akının kağıd üzerine 1-2 kat süngerle sürülmesidir. Aharlenen ham kağıd , eğer bir hafta içinde mührelenmezse, daha geç yapılacak mühreleme işlemi sırasında çatlamaya başlar, kağıdın terbiyesi için verilen emekler boşa gider. Mührelenecek kağıdlardan bir tabaka ,mühre tahtası veya pesterk denilen, damarsız olduğu için ıhlamur ağacından hazırlanması tercih edilen büyükçe bir tahta üzerine konulur. Tahtanın çok düzgün, içe hafif kavisli ve eksiz olması şarttır. Mührenin rahatça kayabilmesini sağlamak maksadıyla kuru sabuna sürülmüş bir çuha parçası, mührelenecek kağıdın üzerinde gezdirilir. Sonra çakmak mührenin tahtadan yapılmış iki kolundan tutularak, çıkıntılı taraftaki çakmak taşı alta gelecek şekilde, kağıda tazyikle sürülmeye başlanır. Kağıd serbest bırakılarak mühre ileri geri muhtelif istikametlerde hareket ettirilir. Kağıt hemen pırıl pırıl parlar ve ütülenmişçesine düzelir. Mührelenen kağıdlar üst üste konularak ağırlık yardımıyla baskıya alınırlar. Bir yıl kadar dinlendirildikten sonra kalemin rahatça yürüyüp yazabileceği bir hale gelirler.

* Mürekkep

İS MÜREKKEBİ

Tarihimizde ve bilhassa Hat sanatında kullanılan iÅŸ mürekkebinin, Çin, (veya Galat: çini) mürekkebiyle karıştırmamalıdır. Bu mürekkebinin yapılışı ve kullanılma yerleri çok ayrıdır. İs mürekkebinin terkibindeki is, yapılınca is veren bezir yağı, balmumu, neft yağı, gaz yağı gibi maddelerden elde edilir. Çıradan veya zeytinyağından çıkan is, çok yaÄŸlı olduÄŸu için makbul sayılmaz. İs mürekkebinin terkibine giren ve onu kağıd üzerinde tespit eden arapzamkıdır. İs mürekkebi yapmak için pek çok formüller yazılı olarak devrimize kadar gelmiÅŸtir. Bu mürekkebin hazırlanış tarzı zamanla deÄŸiÅŸmiÅŸ ve nihayet en geliÅŸmiÅŸ terkibin “İs, zamk eriyiÄŸi ve saf su” dan ibaret olduÄŸu görülmüştür. Sanat eserlerini yazmak üzere kullanılan mürekkep, kendi kendine kurumaya terkedilirdi.

Resmi yazıların kurutulması için yazının üzerine rıh (veya rik) denilen bir çeşit ince kum dökülürdü.

Geçmiş yüzyıllarda okuryazar zümrenin hokka içinde daima yanında taşıdığı is mürekkebinin zamanla hiçbir surette solmadığından, Batı usulü mürekkebe karşı çok üstünlüğü vardır.

Bugünkü kalem sisteminde kullanışlı olamaz: Kamış kalem için mükemmeldir. Modern çaÄŸda çıkan siyah boyaların hiçbiri onun yerine konamaz. Çünkü bu mürekkep bir is süspansiyonudur. Yani is parçacıkları erimeden zamkın yardımıyla suda asılı kalmışlardır. Aharli kağıda yazıldığı vakit satıhta kalır, silinip kazınmaya, hatta yalanmaya elveriÅŸlidir. Bu ise, eski sanat yazılarımız için gerekli olup okumuÅŸ yazmış kimseler hakkında kullanılan “fazla mürekkep yalamış” tabiride buradan gelir.

Kubur

Kubur

RENKLİ MÜREKKEBLER

Tarihimizde hayli değişik renklerde mürekkep yapılmışsa da, en ziyade kullanılanları sarı (zırnık), kırmızı (lal), beyaz (üstübeç), ve altın (zer) mürekkepleridir.

Zırnık Mürekkebi : “Zırnık” adıyla bilinen tabiattaki sodyum ve arsenik sülfürün zahmetlice ezildikten sonra arap zamkı mahlulu ile karıştırılması, sarı renkli bu mürekkebi verir.

Lal Mürekkebi : Lotur + Åžekerci çöğeni + ÅŸap + su muayyen nisbetlerde karıştırılıp kaynatıldıktan sonra suyu alınır ve bunun içine “kırmızböceÄŸi” nin kurutulmuÅŸu, iyice dövülerek ilave edilir. Tekrar kaynatılmakla elde edilen lal mürekkebinin, pek cazip kırmızı rengi vardır.

Üstübeç Mürekkebi : Zırnık yerine üstübeç kullanılarak, aynı usulle yapılır. Bilhassa mushafların süre başlıklarını, altın zemin üstüne yazmakta kullanılır.

Altın Mürekkebi : Hususi surette dövülerek mikronla ölçülecek kadar inceltilmiş yüksek ayarlı altın varaklarının koyu arap zamkı mahlulu veya bal yardımıyla bir çini tabakta uzun emekle ezilmesi ve suyla yıkanıp süzülerek bir başka tabağın dibinde toplanması, bize bu mürekkebin esası olan altın zerrelerini verir. Kullanılacağı zaman jelatinli su ilavesiyle ve fırçasıyla kamış kalemin ağzına sürülüp yazılır; Zer-endüd (sürme altın) yazıların esası budur.

Hokka

“Küçük Kutu” manasına gelen Arapça bir kelimedir. Yazı yazmak için kamış kalem ve is mürekkebinin kullanıldığı devirlerde, yazı takımlarında veya yazı çekmecelerinde Yazı yazmak için kamış kalem ve is mürekkebinin kullanıldığı devirlerde, yazı takımlarında veya yazı çekmecelerinde hokka olarak okur-yazar zümrenin üzerinde taşıması için ise divit ÅŸeklinde mutlaka bulunan mürekkep hokkası, kültür hayatımızın en mühim unsurlarından biriydi. Madeni hokkalar, müstakil olmaktan ziyade, içine kamış kalemlerin konulduÄŸu kubur denilen, silindir biçimindeki kalemdanların dip yanına çıkıntılı olarak tutturulurdu. Eski hokkalara mürekkep doÄŸrudan doÄŸruya konulma; Lika denilen ham ipekten bir tutam, hokkanın içine yerleÅŸtirilip de mürekkep bunun üzerine dökülürse, lika, mürekkebi sünger gibi emer ve kalemin hafifçe likaya bastırılmasıyla, lüzumu kadar mürekkebi kalemin aÄŸzını bular.

Hokka

Hokka

MİSTAR

Yazı sanatında yer alan harf veya harfler topluluğunun satır içinde duruşu ve belli bir çizgi hizasında dizilişi, bir takım kaidelerle belirlenmiştir. Latin alfabesinde de bu böyledir. Tarihimizde satır çizgilerini belirtmeye yarayan ve mıstar (satırlık) adıyla tanınan bir basit alet benimsenmiştir.

Yazma eserin tertibinde, yazının kaplayacağı sahadaki satır düzeni bu maksat için kullanılacak kamış kalemin nokta boyutuna göre hesaplanır ve sahife büyüklüğünde bir mukavva üzerine çizgiyle tespit edilir; satırın başı ve sonu iğne ile delinir.

Mıstar’ın kullanılması şöyle olur. AharlenmiÅŸ kağıdların her bir tabakası sahife düzenine göre mıstarın üstüne yerleÅŸtirilerek, henüz yıkanıp yaÄŸdan arındırılmış parmaklar,ibriÅŸinin kabarıklığıyla hissedilmekte olan satır çizgileri üzerinde dolaÅŸtırılırsa, bunların izi kağıda çıkar ve metinler bu çizgi izine göre yazılır.

YAZI ALTLIÄžI

Eski hattatlar sandalyede oturup masa üzerinde yazmazlar, sedir veya mindere yerleştikten sonra, sağ dizlerini dikerek onun üstünde yazarlardı. Bakış açısının 90 derece olarak muhafazası ve kağıdın dizde düzgün durabilmesi, eskilerin zır-I meşk (meşk altı) dedikleri takriben 20*25 cm ebadında kaba kağıdların üstüstte tutturulmasıyla hazırlanan bir altlığın diz üstüne konulmasına bağlıdır. Sert bir satıh kullanılmayışı, ele serbest bir hareket imkanı sağlamak içindir.

En Ünlü Osmanlı Hattatları

Yazan: edebiyat 18 Mart 2009 ÇarÅŸamba  
Kategori: Genel, Osmanlı Tarihi

Osmanlı Hattatları

Osmanlı Hattatları

[gallery orderby="post_name"]En Ünlü Osmanlı Hattatları

Åžeyh Hamdullah

Osmanlı hat ekolünün kurucusu, hattatların kıblesi ve kutbu, okçuların ÅŸeyhi ünvanlarıyla tanınan Åžeyh Hamdullah 930-833 yılları arasında Amasya’da doÄŸdu.

Ahmed Åžemseddin Karahisari

Anadolu’nun yedi büyük üstâdından biri kabul edilen (134) Karahisârî’nin hayâtı hakkında yeterli bilgiye sâhip deÄŸiliz. 874/1469 yılında Afyonkarahisar ÅŸehrinde doÄŸduÄŸu tahmin edilmektedir.

DerviÅŸ Ali “Büyük”

İstanbul’da dünyâya gelen DerviÅŸ Ali, Åžeyh Hamdullah ekolünü canlandıran üstadlardan biridir. Bu sebeple “ÅŸeyh-i sânî” lakabıyla meÅŸhur olmuÅŸtur. Daha sonra gelen diÄŸer iki DerviÅŸ Ali’den ayırmak için Büyük ve Birinci lâkablarıyla da tanınır.

Eyyubi Mustafa b. Ömer (Suyolcuzade)

Eyüp semtinde dünyâya geldi. Bu sebeple Eyyûbî veya Suyolcuzâde diye meÅŸhur olmuÅŸtur. Devhatü’l-küttûb yazarı Mehmed Necib Efendi’nin büyük babasıdır. Sülüs ve nesih yazılarını DerviÅŸ Ali’den öğrenerek icâzet aldı.

Hafız Osman

Aklâm-ı sittede çığır açmış, müstesnâ ÅŸahsiyetlerde biri olan Hâfız Osman 1052/1642′de İstanbul’da dünyâya geldi. Babası Haseki Sultan Câmii müezzini Ali Efendi’dir.

Seyyid Abdullah b. Seyyid Hasan HaÅŸimi (Yedikuleli)

İstanbul’da Yedikule semtinde dünyaya geldi. Bu sebeple Yedikule’li ve Emîr Efendi diye meÅŸhurdur. Babası İmrâhor Câmii İmamı ve Hz. Fâtıma neslinden hattat Hasan Hâşimî’dir.

Eğrikapılı Hoca Mehmed Rasim b. Yusuf

İstanbul’un EÄŸrikapı semtinde doÄŸdu. Babası EÄŸrikapı’da Molla AÅŸkî Câmii İmamı hattat Yûsuf Efendi’dir. Bu sebeple EÄŸrikapılı Çelebi, İmamzâde Mehmed veyâ Hoca Mehmed Râsim diye bilinir.

Mustafa Rakım

Ünye’de dünyâya gelen Râkım Efendi, asırların nâdiren yetiÅŸtirdiÄŸi sîmâlardandır. TuÄŸrâ, sülüs ve celîsinde çığır açmış bir san’atkârdır.

Kazasker Mustafa İzzet Efendi

Türk mûsikîsi ile hat san’atlarında altın çağın idrâk edildiÄŸi XIX. Asırda bestekâr, neyzen, hânende, devlet adamı ve hattat olarak büyük bir şöhrete sâhip olan Mustafa İzzet Efendi, Tosya’da dünyâya geldi.

Hacı Nuri Korman

İstanbul’un Ortaköy semtinde dünyâya geldi. Babası TaÅŸköprülü Ali AÄŸa’dır. DoÄŸumundan kısa bir süre sonra âilesiyle berâber BeÅŸiktaÅŸ’a yerleÅŸti. Ömrünün sonuna kadar da burada ikâmet etti. Bu sebeble “BeÅŸiktaÅŸlı” diye meÅŸhur oldu.

Hamid Aytaç El-Amidi

Asrımızın, İslâm dünyâsında en çok sevilen, örnek alınan son Osmanlı hattatı Hâmid Bey, 1891 yılında Diyarbakır (Âmid)’da doÄŸdu. Asıl adı Mûsa Azmî’dir. Babası Zülfikâr Efendi, annesi Müntehâ Hanım’dır. Dedesi zamânının meÅŸhur hattatlarından Âdem-i Âmidî’dir.

www.turkislamsanatları.com

Sonraki sayfa »