Roman özetleri | Edebiyatimiz.net / Türk Edebiyatı

Kapat !

SUÇ VE CEZA ROMAN ÖZETİ

Yazan: Messy 23 Ocak 2009 Cuma  
Kategori: Roman özetleri

SUÇ VE CEZA ROMAN ÖZETİ

KİTABIN ADI : Suç ve Ceza
KİTABIN YAZARI : F.M. DOSTOYEVSKİ

KİTABIN YAYIM MAKSADI :
Hayattaki Bazı Acı Ve Sıra Dışı Olayları İnsanlara Aktarmak
KİTABIN ÖZETİ :
Dört aydır evin kirasını verememiÅŸti. Evin sahibi onu mahkemeye verecekti. Uzun süreden beri hasta olmasına raÄŸmen yaÅŸlı Teteri kadının evine gidebilirdi. Daha önceki yüksüğe 1.5 Ruble veren kadın yeni getirdiÄŸi saate baktı ve “1.5 Ruble” dedi. Raskonikov kabul etmek zorundaydı çünkü kata çıkana kadar kimseyle karşılaÅŸmamıştı. YaÅŸlı kadın, kız kardeÅŸi ile beraber kalıyordu evde. Çok zengin olmasına raÄŸmen, kız kardeÅŸi hiç miras bırakmayacaktı. Kız kardeÅŸini çoÄŸu zaman döver, onun her iÅŸini takip etmesi gerektiÄŸini düşünürdü.

Raskolnikov 1.5 Rubleyi aldı ve dışarı çıkıp bir meyhaneye gitti. Marmeladov yan masada oturuyor olmasına raÄŸmen taşınıp sohbet etmekten kendini almamıştı. Marmeladov eÅŸini çok seviyordu ve üç çocuÄŸunu da; ama çok içyordu. O kadar ki ailenin geçimi için Sonya fahiÅŸelik yapmak zorunda kalmıştı. “Ne kadar fedakar bir kız bu Sonya” diye düşünmekten kendini almamıştı. Raskolnikov Marmeladov ‘un evine gittiklerinde eÅŸi haykırışla onları yumruklamaya baÅŸladı. Hep içiyordu ve evdeki 20 Rubleyi götürüp içkiye vermiÅŸti. Marmeladov Raskolnikov cebindeki 50 Kapik’i oraya bırakarak uzaklaÅŸtı. Eve geldi, yorgundu. Nastasya bir mektup getirdi. Raskolnikov heyecanla okumaya baÅŸladı mektubu. Annesinden gelmiÅŸti mektup. Annesi kız kardeÅŸi Dunya’dan bahsediyordu. Dunya, Luzhin adında çift memurluÄŸu olan 45 yaşındaki biriyle evlenecekti. Hem Luzhin onların eÅŸyalarıyla beraber Petersbur’ga gelmesi için yardım edecek, gelmelerini saÄŸlayacaktı. Annesi, 60 mil ötedeki tren yoluna gitmek için bir araba ayarladığını, trende ise 3 ncü sınıfta güzel bir yolculuk yaptıktan sonra Petersburg’a gideceklerini ve onu çok özlediÄŸini yazıyordu.

Raskolnikov “Bu evlilik olmayacak” diye düşündü. Dışarı çıktı ve birkaç saat dolaÅŸtıktan sonra yorgun düşüp bir yerde uyukladı. Kötü bir rüya gördükten sonra uyandı. Eve gitti. Saat 7′ye yaklaşıyordu. Saat uygundu. AÅŸağıdaki baltayı alacak kimseye gözükmeden yaÅŸlı tefeci kadının evine gitti. İçeri girerken onu kimse görmemiÅŸti. 2 nci katta boya yapan adamlarda onu yukarı çıkarken görmemiÅŸlerdi.

Tefeci kadının evine girdi ve ona bir kültablası uzattı. Kadın kültablasına bakarken baltayı kafasına indirmişti. Kadının ölü bedeni yerde yatıyordu. İçeri daldı ve dolaptan sadece rehin verilmiş, birkaç parça altını cebine aldı. Yaşlı kadının kız kardeşiyle içeride karşılaştı. Kızın şaşkın bakışları altında baltayla onu da öldürdü. Doğrusu bir kişinin toplumdaki binlerce kişinin refahı ve mutluluğu için ölmesinin bir zararı yoktu. Üstelik bu tefeci kadın çok kötü biriydi. Kapıda birkaç kişi kapıyı vuruyorlardı. Hiç evden çıkmayan tefeci kadının, çıkacağı tutmuştu. Raskolnikov titriyor, dışarı çıkıp her şeyi itiraf etmek istiyordu ama yapmadı. Dışardakilerden biri kapının içeriden sürgülü olduğunu fark etti. Yaşlı kadına bir şey olduğunun farkına vardılar. İki kişi Kapıcıyı çağırmak için aşağı indi. Bu kaçmak için tam fırsattı, Raskolnikov kapıyı açtı, hızla merdivenlerden inmeye başladı, aşağıdan gürültü gelmeye başlayınca Raskolnikov boyacıların dairesinin kapısının arkasına saklandı ve kapıcı ile üç adam yukarı çıkınca o da dışarı çıkıp değişik bir yoldan eve gitti. Baltayı aldığı yere bıraktı. Çok korkmuştu ve titriyordu. Aldığı mücevherleri ve kıymetli takıları dışarıda bir yerde saklamayı ihmal etmedi.

“2 gün geçti hala uyanmadı” diye düşünüyordu Üniversite arkadaşı Razumikin. Doktor Zozimov hastalığı atıp kendisine geleceÄŸini söylüyordu. Ama Raskolnikov uyanınca arkadaşını ve doktoru isteksiz bir vaziyette evden kovdu ve dışarı gidip bir bara oturdu. Eski gazeteleri okurken yanına gelen bir polis memuru melenkolik ve deli bir ruh haliyle cinayetten bahsedip, üstü kapalı her ÅŸeyi anlattı. KorktuÄŸunu, endiÅŸelendiÄŸini hiç hissettirmedi.

Ertesi gün eve geldiÄŸinde annesi ve kız kardeÅŸi Dünya’ nın kendisini beklediklerini gördü. ÇocuÄŸun halini gören anne ÅŸaÅŸkınlıkla titriyordu. Onu ertesi gün bay Luzbinin geleceÄŸi görüşmeye çağırırken korkmuÅŸtu. Ertesi gün bay Luzbin onları ziyaret etttiÄŸinde, Raskolnikov haklı çıkmanın gururu ile gülüyordu. Bay Luzbin kız kardeÅŸi çok aÅŸağılamış, onların fakir bir aile olduÄŸunu deÄŸerlendirerek fazla istekte bulununca evden kovulmuÅŸtu. Hemen ardından Raskolnikov “elveda” diyerek evden ayrıldı. İnanamıyordum. Annesi oÄŸlunun bu tavırla doÄŸrusu aÄŸlamaktan baÅŸka yapacak bir ÅŸeyleri yoktu. Raskolnikov melenkolik halde evi terkederken her nasılsa arkadaşı Ramuskin’e onları emanet etmeyi de ihmal etmemiÅŸti.

Bay Marmeledov’un cenazesi için evine gittiÄŸinde Sonya’da oradaydı Sonya’ya karşı inanılmaz bir his içindeydi. Ailesi için Sonya’nın yaptığı fedekarlık onun gözlerini büyülemiÅŸti. Birkaç gün boyunca Sonya’yı düşündü ve fırsat buldukça onunla konuÅŸmaya çalışarak geçirdi vaktini.

Polis memuru porifiri Raskolnikov’un (Mihailovis adında genç biri cinayeti iÅŸlediÄŸini itiraf etmiÅŸ olmasına raÄŸmen) cinayet iÅŸlediÄŸini biliyor ve onun psikolojik durumunu bildiÄŸi için, itiraf etmesi için onu sıkıştırıyor ama tutuklamayacağını söylüyordu. Cinayeti iÅŸlediÄŸini Sonya’ya itiraf etmiÅŸti. Sonya’da Raskolnikov’a “gidip teslim olmasını, yere kapanıp Allah’tan ve insanlardan özür dilemesini” istiyordu.

Sonuç olarak Raskolnikov vicdanının verdiÄŸi acıya dayanamayıp suçunu polise itiraf etti. 1.5 yıldır Sibirya’daydı Raskolnikov. Petersburg’ a, Razumukin ve kardeÅŸi Dunya evlenmiÅŸlerdi. Mahkeme Raskolnikov’un iyi hali, parayı kullanmadığı, daha önceki yaÅŸamında verimli bir üniversite öğrenimi yaptığı, fedakar kiÅŸiliÄŸi ve kendi kendine teslim olmasından dolayı, çok az bir cezayla 8 yıl kürek mahkumiyetine çarptırıldı. Raskolnikov’u Sonya her gün ziyaret ediyordu. Sibirya da ailesi ile sürekli mektuplaÅŸan Sonya, Ramuzkin ve Dunya’nın tek haber kaynağıydı. Raskolnikov,Sonya’nın sevgisi ile hayata baÄŸlandı ve geleceÄŸin planlarını beraber hayal etmeye baÅŸladılar.

ÖLÜDEN MEKTUP VAR

Yazan: Armonika 11 Ocak 2009 Pazar  
Kategori: Roman özetleri

KİTABIN ADI :ÖLÜDEN MEKTUP VAR

KİTABIN YAZARI :AGATHA CHRISTIE

1.KİTABIN KONUSU:

Zengin bir bayan olan Emily Arundell’in varisleri tarafındanm öldürülmesi ve özel dedektiflik yapan Hercule Poirot’un cinayet zanlısını ortaya çıkarması.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Emily Arundell, küçük bir kasaba olan Market Basing’te oturmaktadır.Paskalya yemeği için erkek kardeşinin çocukları olan Theresa ve Charles Arunder;kız kardeşinin kızı Bella Tanios ve kocası Jacob,Market Basing’e gelirler.Theresa ve Charles Arundell ile Bella Tanios, Emily Arundell’in varisleridir.

Paskalya yemeğinin verildiği gece Miss Arundell merdivenlerden düşer.Herkes bunu bir kaza gibi göse de Miss Arundell bu olayın bir kaza olmadığını ve varislerinden birinin kendisini öldürmeye çalıştığını düşünür.Özel dedektiflik yapan Hercule Poirot’a gizlice bir mektup yazar.

Poirot, arkadaşı ile birlikte mektubu aldıktan sonra Market Basing’e gider.Ama Emily Arundell iki ay önce ölmüştür.Bütün malvarlığını varislerine değilde yardımcısı Minnie Lawson’a bırakmış olması Poirot’un ilgisini çeker.Cinayetten şüphelenen Poirot, Emily Arundell ile ilgili olan herkesi arştırmaya başlar.

Poirot,Emily Arundell’in doktoruna gider.Doktor Miss Arundell’in karaciğer iltihaplanmasından uzun süre rahatsız olduğunu ve ölümünün normal olduğunu söyler.Doktorun hastalığı sebebiyle koku alamaması Poirot’un ilgisini çeker.Poirot,Miss Arundell’in köşküne giderek incelemeler yapar.Hizmetçiden merdiven kazası hakkında bilgi edinir.Merdivenin başında bulunan süpürgeliğe bir çivi çakılmış ve göözükmemesi için de üzerinin cila ile kaplanmış olduğunu farkeder.

Poirot,Theresa ve nişanlısı Dr.Donaldson ile görüşmeye gider.Theresa mirasın kendisine bırakılmadığı içn çok öfkelidir.Miss arundell’in hizmetcisi Miss Lawson’ın onu etkileyerek bütün mirası kendisinin aldığını düşünmektedir.Miss Lawson’ın aptal görünüşlü ama gerçekte çok sinsi olduğunu düşünür.Mirası geri alabilmek içn hertürlü yola başvurabileceğini söyler.

Poirot, Charles ile görüşmeye gider.Charles ikiyüzlü ve sahtekar bir gençtir.bütün parasını kumarda kaybettiği için sık sık Miss arundell’den para almak ister ama başarısız olur.O yüzden halasının ölmesini ve mirasa sahip olmak ister.Miss Arundell, Charles’ın bu şekilde düşündüğünü bildigi için ona yeni yazdığı vasiyetnamede bütün malvarlığını Miss Lawson’a bıraktığını söylemiştir.

Poirot, Miss Lawson ile görüşmeye gider.Miss Lawson bütün bunları planlayacak kadar zeki olmadığını düşünür.Miss Lawson kaza gecesi merdivenlerde Theresa’yı birşeyler yaparken gördüğünü söyler.Miss Lawson gece aynadan merdivenlere bakmış ve geceliğinde T.A. yazan birisini görmüştür.Ayrıca Miss Lawson daha önce vasiyetname ile ilgili hiçbirşey bilmediğini söyler.

Poirot,Bella Tanios ve kocasıyla görüşmeye gider.Bella mirasın kendisine kalmadığı için üzülmektedir.Çünkü o parayı çocuklarının eğitimi için harcamayı düşünmüştür.Bella, Miss Arundell’in ölümünden önce vasiyetnameği değiştirdiğini bilmemektedir.Kocasının sözünden çıkmayan,saf bir kadındır.Daima Theresa’yı taklit eder.Poirot ile görüşmesinde cinayet hakkında birşey biliyormuş izlenimi yaratır.

Poirot,ölmeden önce Miss Arundell’e bakan hemşire ile konuşur.Hemşire, Miss Arundell’in ölmeden önce yeni vasiyetnameyi istediğini ama Miss Lawson’ın ona vasiyetnameyi vermediğini söyler.

Poirot,Miss Arundell’in avukatı ile konuşmaya gider.Avukat MissArundell’in kazadan sonra yeni vasiyetname yazdırdığını ve bütün malvarlıgını Miss Lawson’a bıraktığını ama eski vasiyetnameyi de yırtmayıp çekmeceye kilitlediğini söyler.

Poirot bürosuna döndüğünde Dr.Tanios onu beklemektedir.Bella’nın sinir krizi geçirerek evden ayrıldığını,acilen psikolojik tedavi görmesi gerektiğini söyler.Poirot, Bella’yı Miss Lawson’un evinde bulur.Bella cinayeti eşinin işlediğini söyler.Ayrıca eşinin gerçekleri söylemesinden çekindiği için kendisini akıl hastanesine yatırmak istediğini söyler.Poirot,Bella’yı gizlice Londra yakınlarındaki bir otele yerleştirir.Olayın ayrıntılarını içeren bir mektup yazıp ona ulaştırır.

Ertesi sabah Bella’nın fazla miktarda uyku ilacı alarak öldüğü haberi gelir.Bütün aile köşkte toplanır.Poirot olayların iç yüzünü anlatmaya başlar:Cinayet Miss Arunder’in fosfor ile zehirlenmesi yoluyla işlenmiştir.Doktor bunu anlamamıştır çünkü fosfor zehirlenmesiyle karaciger iltihabı aynı etkiyi göstermektedir.Zehirleme sırasında ortaya çıkan çıkan kokuyu ise doktor algılayamanıştır.Cinayeti Cherles işlememiştir çünkü o yeni vasiyetnameyi görmüştür.Miss Lawson’ın yeni vasiyetnameyi gördüğü halde gömedim demesi şüphe uyandırmaktadır.Ama o bunları düşünemeyecek kadar saf ve aptaldır.Theresa’nın bahçıvandan yabani ot zehirleri hakkında bilgi almış olması onu şüpheliler arasına almaktadır.Şüpheliler arasına Dr.Donaldson ile Dr.Tanios da eklenebilir.Ama onlar olay gecesi köşkte değillerdir.

Geriye tek kişi kalmıştır:Bella.Kaza gecesi MissLawson’ın gördüğü kişi Theresa değil Bella’dır.Çünkü aynada gözüken T.A.aslındaA.T. yani Arabella Tanios’un kısaltmasıdır.Bella, babasının laboratuorında çalıştığından fosfor ile ilgili bilgisi vardır.Bella halasını merdivende öldüremeyince Miss Arundell’in yemeklerden sonra aldığı kapsüllerin içine koyar.Miss Arundell nasıl olsa okapsulleri yutacaktır.

Bella,Poirot’un cinayeti çözdüğünü anlayınca suçu kocasına atmaya çalışmış ama başarılı olamamıştır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsan ne kadar kötü durumda olursa olsun suç işlememelidir.Çünkü gerçekler anlaşıldığında sonuçları çok kötü olabilir.

4.OLAYIN KAHRAMANLARI:

Hercule Poirot :Çok zeki bir dedektiftir.Daima ayrıntılardan yola çıkarak başarıya ulaşır. Meraklı birisidir.Olayları aydınlatmak için hertürlü kılığa girebilir.

Hastings :P oirot’un yardımcısıdır.Olaylar onun bakış açısıyla anlatılmıştır.

Emily Arundell :Hiç evlenmemiştir.Babasından yüklü miktarda miras kalmıştır.Çocuğu olmadığı için varisleri kardeşinin çocuklarıdır.Çok zeki bir kadındır.Varislerinin kendisini öldürmek itediğinden şüphelenir.

Theresa :D eğişik bir yaşam tarzına sahiptir.Herzaman çalışmadan zengin olmayı ister.

Charles :Birçokkez sahtekarlık ve dolandırıcılıktan hapse girmiştir.Halasını ölümle tehtit etmiştir.

Bella Tanios :Yunanlı doktor Jacob Tanios ile evlidir ve iki çocuğu vardır.Saf bir kadındır. Kocasına kin duymaktadır.Ondan korkmaktadır.Çocuklarının geleceğinden endişe etmektedir.

Minnie Lawson :Miss Arundell’inbakıcısıdır.Saf ve apptaldır.

Romanda ayrıca Dr.Donaldson,Dr.Grainger,Dr.Tanios,hizmetçi Helen,bahçıvan,Avukat Purvis,ispritizmaile ilgilenen Trip kardeşler,komşu Peabody gibi karakterler vardır.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Olaylar esrarlı birşekilde işlenmiş.Son ana kadar suçluyu bulmak zor.Silik karakterli olan Bella’ya bu rolün verilmesi olayı daha da ilgi çekici hale getirmiş.Olayları anlatan Hastings’in çözüm arayışından uzak kalması bana göre bir hata.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Agatha Christie : İngiliz kadın romancı.Birinci Dünya Savaşı sırasında hemşirelik yaptı.İlk öyküsünü hastanede boş kaldığı saatlerde yazdı.Özellikle1926’dan sonra yazdığı polis romanlarıyla ün kazandı.Ayrıca tiyatro oyunuda yazdı.başlıca yapıtları: Ackroyat’ın Katili, Şark Ekspresinde Cinayet, On Küçük Zenci

HAZIRLAYANIN ADI VE SOYADI: ÜNSAL SARGIN

Ömer’in Çocukluğu

Yazan: Messy 07 Ocak 2009 ÇarÅŸamba  
Kategori: Roman özetleri

KONUSU: Bu bir anı romandır. Sekiz yaşındaki bir çocuğun ağzından yaşadığı şehir, semt, ailesi ve çevresindeki diğer insanlar anlatılmakta, aynı zamanda yaşadığı döneme ayna tutmaktadır.

Ömer anlatıyor:

İstanbul’un Saraçhane Semti’nde, Çelebi Sokak’ta oturuyor­duk.. Babamın adı Ali idi. Babam yakışıklı, dolgun vücutlu, gayet güzel giyinen, İslami ahlâk ve terbiyeye sahip, temiz yürekli bir insandı. Kendi dükkânında saraçlık yapardı. Kısacası çalışır, çaba­lar, evine de çok iyi bakardı. Babamın en iyi dostu Behçet Amca idi. Sık sık bir araya gelir, sohbet ederlerdi.
Annemin adı Fatımat-üz-Zehra’ydı. Çok iyi bir Müslümandı. Varna’lı idi. Bir tatil zamanı Varna’ya misafirliÄŸe gittik. Bizi çok İyi ağırladılar.
AÄŸabeyimin adı Mehmet’tir. AÄŸabeyimin okuyup yazma yönünde bana çok faydası olmuÅŸtur.
Bir de amcam vardı. Adı Mehmet Tahir idi. Babamdan çok farklı idi. Derler ki, babam hep onun borçlarını ödermiş.
Ninemin bir asası vardı. KomÅŸu çocuÄŸu Nail’le itiÅŸip kakışır­ken, sopayı kafasına indirdim. Bir daha da o sopayı görmedim. MeÄŸer, annem kırıp yakmış. Bu bana ders oldu. Bir daha böyle densiz iÅŸler yapmadım.

Bir gün, abim kucağında bir oÄŸlakla geldi. Dayım Varna’dan bana göndermiÅŸ. Çok sevimliydi.
Okulumuz her gün açıktır. Adı “Fevziye Mektebi”dir. Ben orada Kur’an ezberlerdim. Sabahları bizi kalfa alır, okula götü­rürdü. Hoca Efendi’den pek korkardım. Nasıl korkmayayım? Önünde ileriye doÄŸru uzatılmış olan İki üç arÅŸmlık sopalar, baÅŸ ucunda asüı olan kayışlı falakalar dehÅŸetli idi. Beni üç yıl içinde iki defa falakaya yatırdı. VurduÄŸu yerde gül bittiÄŸim görmedim,

fakat hiç şüphe etmem ki, utanç ve acıdan çehrem kül gibi olmuş­tur.
Babam, bir Kurban Bayramı’mn ilk günü sabahleyin namaz­dan dönüşünde, kendisiyle annem için hazır bulunan iki kurban­dan birini kesti. DiÄŸerini kesemedi. ..Sıtması varmış. On bir gün sonra vefat etti. Ölümünden bir gün Önce tesadüfen dayım bizde idi. Ona alacaklarını, borçlarını her ÅŸeyini bildirmiÅŸ. Öldüğü gün beni okula göndermiÅŸlerdi. Yemek için öğle vakti eve döndüm. Eve yanaşınca, kalabalığın arasından hayal meyal babamın tabu­tunu gördüm. Dünyaya geleli böyle büyük acı hissetmedim. KomÅŸu bir kadın beni aldı, evine götürdü. Oyalamak için neler yaptı neler. O zaman sekiz yaşında idim.

Bir gün, çok sevdiği dört cepli hırkam sırtımda, evime doğru yürürken, bir köpeğin saldırısına uğradım ve hırkam dört yerin­den yırtıldı, Ağlaya ağlaya eve geldim. Köpeğin saldırmasına üzüldüğüm kadar, orada köpeğin bana saldırmasını seyreden bir adamın bana yardımcı olmamasına da içerledim.
Bu olaydan sonra köpeğin saldırdığı köşebaşını ömrüm bo­yunca hiç unutmadım.

Aziz Efendi’nin “Muhayyelat” adlı eserini okuduÄŸum za­man, Ömer olan ismimi Naci’ye döndürdüm. “Naci ile Åžehide’nin AÅŸkı” adlı bölümü okumamın bunda büyük katkısı oldu. Hikâye beni çok etkilemiÅŸti. Çok güzel bir kız olan Åžehide, yanına çağır­dığı yiÄŸitlere bazı sorular sorar; ama rüzgârdan açılan peçesinin ardındaki güzelliÄŸi gören yiÄŸitlerin iyice dili tutulur ve hepsi Åžehide’nin karşısında tir tir titremekten sorulara cevap veremez­ler. GüzelliÄŸi karşısında herkes deliye döner. Derken Naci, bu kızın ününü duyarak yanma gider ve sorduÄŸu tüm sorulara düz­günce cevap verir. Evlenirler. Ama kız yüzünü açtığı zaman, gör­düğü güzellik karşısında delirmemek için Naci kendini zor tutar.
Hikâyeyi çok beğenmesem de Naci ismini çok beğenmiş ve o günden sonra, Naci ismini takma adım olarak kullanmıştım.

Babamın vefatının ardından dayımı da kaybedince, büyük bir yoksulluk içine düşmüştük. Bu sırada, Rüştiye’ye muallim olarak atandım. Varna’ya gelen Sait PaÅŸa, okulu denetlerken beni çok beÄŸenmiÅŸ ve yanına memur olarak almıştı. Sait PaÅŸa’yla bera­ber birçok farklı görevde çalışırken, aynı zamanda ÅŸiirler yazıyor­dum ve yazdığım gazetelerdeki baÅŸarım gün geçtikçe artıyordu. Bu baÅŸarılarıma raÄŸmen, halen bazı hocalardan dersler de almayı İhmal etmiyordum.

Bir gün, beni rüyasında hasta gören Ahmet Mithat Efendi, ertesi gün tüm ailesiyle gelmişti. Gayet sağlıklı ve neşeli olduğu­mu görmeleri, hepsinin yüreğine su serpmişti. Ama bir ara, oda­ma bir şeyler almak için çıktığımda fenalaşıp yatağıma uzanmış­tım, Rüya, doğru çıkmıştı. Ölümümüm sebebi, kalp durmasıydı.

Hep O Şarkı

Yazan: Messy 07 Ocak 2009 ÇarÅŸamba  
Kategori: Roman özetleri

KONUSU:

Romanda, bir aÅŸk anlatılırken, aynı zamanda Sul­tan Abdülaziz dönemi Türkiye’sinden görüntüler de verilmektedir.
Meğer roman yazmak ne güç bir İşmiş! Saatlerdir iki cümleyi bir araya getiremiyorum. Oysa ki, kolay sanıyordum. Ben ki, ne kadar çok kitap okudum. Bunların etkisinde kalarak, hayatımın romanını yazmaya karar verdim. Çok müsvedde karaladım, bak­tım ki yazdıkça anlatmak istediğim konudan uzaklaşıyorum, ben kelimelere hakim olacağım yerde, onlar beni alıp sürüklüyorlar.
Evet, ben bu satırları yazan bin faciadan arta kalmış kırk beş­lik, ellilik Münire kadın, “Ben otuz beÅŸ yıl, hep aynı erkeÄŸin aÅŸkı ile yanıp kavruldum” demekten baÅŸka söyleyecek bir söz bulamıyorum. Aslında, Cemil Bey’i ne zaman, kaç yaşımda sev­meye baÅŸladığımı da tam olarak bilmiyorum. Daha küçük yaÅŸlar­da, oÄŸlan olsun, kız olsun onu bütün arkadaÅŸlarımdan kıskanır­dım. Bir gün, oyun esnasında Cemil Bey’i Sıdıka ile bir köşede sarmaÅŸ dolaÅŸ yakalayınca ne kadar üzülmüştüm.
Åžimdi yerinde yeller esen yalımız, Baltalimam’na yakın bir noktada idi. Cemil Beylerin yalısı iki kapı ötemizde idi. İlk fera­cemi giyip onlara gittiÄŸim gün, Cemil Bey’in annesinin “ne de yakışmış” diyerek sarılıp Öpmesini hiç unutamam.
Artık, Cemil Bey’le, sık sık görüşüyor, konuÅŸuyorduk. Ko­nuÅŸmalarımızın seyri deÄŸiÅŸmiÅŸ, iki sevgili haline gelmiÅŸtik. Baba­mın farkında olduÄŸundan haberim bile yoktu. Ölüm dahi, beni Cemil Bey’den vazgeçiremez diye düşünüyordum.

İlk Gönül Acılan:

Ancak, babam ölümden de baskın çıktı. Beni öyle bir baskı altına aldı ki, tel kafeste kuÅŸ gibi çırpınmaÄŸa baÅŸladım. Tek tesel­lim, Cemil Bey’in ÅŸarkı söylerken duyduÄŸum sesi idi.
Cemil Bey, hayallerimin ve rüyalarımın tek nesnesi olmuştu. Bir gün rüyamda, Cemil Bey ile konuşurken, dadım üstüme geldi. Beraber sarılıp ağlaştık.

Saadet Kırıntıları:

Yine de, arada bir cüretli davranışlarım olmuyor deÄŸildi. Ço­cukluk arkadaşım Sıdıka vasıtası ile Cemil Bey’le sık sık olmasa da, arada sırada mektuplaşıyordum. Bazen tesadüfen de olsa birbirimizi uzaktan uzaÄŸa görebiliyorduk. Ah o uzaktan ya da yakından yüzünü görebilmiÅŸ olmam, benim için ne büyük bir mutluluktu, anlatamam. Ancak, bunlar ancak yaz günleri gerçek-leÅŸebiliyordu.

Kısmet Bu:

Kış gelip de, Yah’dan konaÄŸa gittiÄŸimiz zaman, manastıra kapatılmış kızlardan farkım kalmazdı. Bütün gün, sabahtan ak­şama kadar ümitsizlik içinde kıvranıp dururdum. Arada bir misa­fir geldiÄŸinde, asık suratımla, en baÅŸta annemin huzurunu kaçırır, güler yüzlü olmam için, bin bir çeÅŸit dil dökerdi. Dadım ise, her fırsatta “her ÅŸeyin başı kısmet” derdi. Önceleri bu lafa fazla ehem­miyet vermez, gülüp geçerdim. Ne kadar büyük bir laf olduÄŸunu, nice olayları yaÅŸadıktan sonra öğrendim.
İşte bu anlayışsız kafam ile günün birinde Nafi Mollaların konağına, oÄŸulları Ruknettin Bey’in eÅŸi olarak gelin gittim. Nafi Bey Åžeyhülislam, Ruknettin Bey ise Kazasker idi…Babam, bir yığın isteyenime red cevabı verirken, beni palas pandıras Nafi Molla Konağı denilen o cehennemin içine atmıştı. Bu konakta, neler gördüm, neler geçirdim:
Ruknettin Bey’in beni katlettiÄŸi geceden sonra, bütün bu zenginlik ve ihtiÅŸam içinde dolaÅŸan, sadece ve sadece hayaletim olacaktı. Gerçi o geceden sonra, onu bir daha kendime yaklaÅŸtır­madım. Bu irade kuvvetini İse, Cemil Bey’e olan aÅŸkımdan alıyor­dum.
Kaymbabam, oğlu ve karısından farklı idi. Bir kerecik olsun gülümsediğini görmememe rağmen, üzerimde daima güler yüzlü bir adam tesiri yapmıştır. Kaynanam, sesinin kalınlığı, vücudu­nun hantallığı ve oburluğu ile ne kadar kaba bir erkeği andırıyor idiyse, kaymbabam bütün tavır ve edalarında o kadar nazlı bir kadına benziyordu.

Kayınbabamın, bu konakta en az benim kadar yalnız oldu­ğunu hissetmem, ona karşı duyduÄŸum sevgi ve saygıyı arttırmış­tı…
Geceli gündüzlü, hep anayla oğul arasında yaşamaya mah­kumdum. Kocam, kaynanama çok benzerdi. Geniş paçalı donla-n,kadife hırkaları, işlemeli takkeleriyle bıngıl bıngıl dolaşırken arkadan bakıldığında, kocam tıpkı, kaynanamın aynısı idi.

Nafi Molla Konağı:

Bu konakta yemekten İçmekten, yatıp uyumaktan baÅŸka bir ÅŸey yok. Kaynanam, o zengin sofralarda bazen o kadar çok yiyip içiyordu ki, yorgun düşüp sofra başında uyuyakalıyordu. Kocam da aynen annesi gibi yer, içer ve uyuya-kalırdı. Ben de hemen elime bir roman alır okumaya baÅŸlardım. OkuduÄŸum romanlarda Cemil Bey’i hep yanı başımda hayal eder, onunla beraber dünyayı dolaşırdım.
Rüknettin Bey, artık kendisine karşı göstermiÅŸ olduÄŸum so­ğuk hallere alışmıştı. Geceleri, sık sık yataktan ayrılıp gidiyor, ne zaman döndüğünün farkına varmıyordum. Bir gün yine böyle sessizce yanımdan kalkıp gidince, merakımı yenemeyİp, yavaşça takip ettim. Küçük Molla Bey ikisi ÇerkeÅŸ, biri HabeÅŸi üç genç hizmetçi kızın yattığı odaya girdi…Bir ÅŸey fark ettirmeden, gelip yatağıma yattım.

Zeyrekli Fatma Hanım:

Kaynanamın yanına gelip giden kadınlardan birisi de Zey­rekli Fatma Hamm’dı. Bu kadm, diÄŸerlerine göre daha ağırbaÅŸlı ve oturaklı duruyordu. Bir gün usulca yanıma sokulup “Cemil Bey’in selamı var” deyip, elime bir zarf sıkıştırdı. Uçarcasına yu­karı çıktım ve mektubu bir çırpıda okudum. Mektup “Sevgili Münire” diye baÅŸlıyor, beni unutmak İçin alkole sığınmaktan tu­tunda, uzak yerlere gitmeye kadar, her ÅŸeye baÅŸvurduÄŸu halde, bir türlü beceremediÄŸini anlatıyordu. En sonunda da, Fatma Ha-nım’a güvenebileceÄŸimi belirtiyordu.
O gece, bu mektubu kaç kere okudum, kaç kere koynuma soktum çıkardım bilmiyorum. Zeyrekli Fatma Hamm’ın “yarın gidiyorum” demesi üzerine, onu hiç unutmadığımı belirten bir mektup yazarak gönderdim.
Birkaç gün sonra gelen cevapta “Fatma Hamm’ın bir buluÅŸma yeri ayarlayacağı” yazıyordu. Nitekim ayarladı da.
Perşembe günü buluşacaktık. Haberi pazartesi vermişti. O üç günü nasıl geçirdim, bir ben bilirim. O sabah, bir gelin gibi süs­lendim. Tüm bu hazırlıklar, heyecan, bekleyiş neticesinde sadece ve sadece onunla iki saniye bakışabildik, o kadar. Bu kısa zaman süresi bile beni canlandırmaya yetmişti.

Yeni Dünya:

İki yıllık bir ayrılıktan sonra, Cemil Bey’le zaman zaman bu­luÅŸmaya baÅŸladı. Lakin, aramızda herhangi bir birleÅŸme meydana gelmedi…
Bir gün, sır ortağım, hizmetçilerden Cenan yanıma gelerek, HabeÅŸ hizmetçinin Rüknettin Bey’den hamile kaldığı için evden çıkartıldığını, Rüknettin Bey’in bu seferde sık sık kendisini sıkış­tırdığını söyledi. Hemen kafamda ÅŸimÅŸekler çaktı, kurtuluÅŸ bunda diyerek, soluÄŸu hemen bizim konakta aldım.
Kapıda beni karşılayan Dadıma her şeyi bir bir anlattım. Ka­dıncağız olduğu yere çöküverdi. Annemin merdivenlerden indi­ğini görünce ona doğru koştum, sarılıp ağlaştık. Karar için, akşam babamı beklemeye karar verdik.
Babam gelince, annem her ÅŸeyi anlatmış. Babam beni çağıra­rak, isteÄŸimi sordu. Ne emrederseniz o, diye cevap verdim. “Artık yanımızda kalacaksın” deyince dünyalar benim olmuÅŸtu.

Bir Dönüm Noktası:

Artık evde, el üstünde tutuluyordum. Sanırım, fazla üzül-memem için böyle davranıyorlardı. Yalnız, babamın Cemil Bey konusunda, önceden beri neden bu kadar katı davrandığını çö­zememiştim.
Biz yalıya geçtikten birkaç gün sonra, Cemil Bey’lerin yalı­sında da hareket baÅŸladı. Çok bir zaman geçmeden, gelip yerleÅŸtiler. Artık, Cemil Bey ile arada bir görüşebiliyorduk. Yalnız, bu buluÅŸmalar içimizdeki susuzluÄŸu gidermeye yetmiyordu.
Bir gün, halamlara ziyarete gittim. Olanları anlatınca, halam çok üzüldü. Sonra da bana “Cemil Bey’le aranız nasıl” diye bir akramymışım gibi sordu. Çok ÅŸaşırmıştım. “Ben her ÅŸeyi biliyo­rum kızım” deyince rahatladım…
Artık, halamın yardımları ile Cemil Bey’le sık sık buluÅŸuyor­duk.

Yirmi Beş Yıl Sonra:

Bütün bu yazdıklarımın üzerinden tam yirmi beÅŸ yıl geçmiÅŸ bulunuyor. Olup bitenler, ÅŸimdi bana bir rüya gibi geliyor…Bu dünyada artık hiç kimsem kalmadı. Sevdiklerim birer birer göçüp gittiler…Cemil Bey’den haber almayah neredeyse yirmi dört yıl oldu.
Nasıl mı oldu? Neler mi oldu? Hatırlamaya çalışayım. Cemil Bey en son buluÅŸmamızda, “Yarın akÅŸam gelemezsem merak etmeyin” demiÅŸti. Sebebini sorduÄŸumda “Yarın gelebilirsem söylerim” deyip gitti. İşte gidiÅŸ, o gidiÅŸ.
Sonra, yazdığı mektupta her ÅŸeyi anlatmıştı, ancak neye ya­rar…MeÄŸer, Saraydan Cemil Bey ile bir kızı evlendirmek istemiş­ler. Cemil Bey kabul etmeyince, babası Hakkı PaÅŸa’nrn tayinini Çıkarmışlar. Tabii Cemil Bey’in de. <
Kahrolmuş, yıkılmıştım. Tek teselli kaynağım Halam Şahende Hanım idi.
Bu ÅŸartlar altında, evimizi Fazlı PaÅŸa’ya taşıdık. Halam da Laleli’ye taşındı.
Halamın kızı Hasibe’nin daha Önce var olan hastalığı artmış­tı. Çok geçmeden aramızdan ayrıldı. Hayat iyice çekilmez bir hal almıştı. Kaç sefer hayatıma son verme düşüncesi içinde oldum. Lakin, Cemil Bey’i bir kez daha görebilirim ümidi ile hep vazgeç­tim.
Bir gün babam, omuzları düşük, beli bükük, avurtları göç­müş, kamburu çökmüş bir vaziyette eve geldi. Bir daha da evden çıkmadı. Hatta Rüknettin Bey’in babası benim boÅŸ kâğıdımı dahi eve getirmek zorunda kaldı.
BoÅŸ kâğıdını alınca, hemen halama koÅŸtum ve artık Cemil Bey ile evlenebileceÄŸimi söyledim. Halam da “Acele etme, hele Cemil Bey bir gelsin” diyordu. Ben de her an bu hayalle yaÅŸamıyor muydum? Ne yapıp, edip öğrenmeliydim. İlk fırsatta, Hakkı Pa-ÅŸa’Iarın yalısına gittim. Kimsecikler yoktu. Kapı komÅŸuları Pakize Hanım’dan, Hakkı PaÅŸa’nın çok Önceleri vefat etmiÅŸ olduÄŸunu öğrendim. Cemil Bey ise bir yerlerde reji müdürlüğü yapıyormuÅŸ. Nerede diye heyecanla sorduÄŸum soruya, “Metin ol kızım, duydu­ğum kadarı ile orada evlenmiÅŸ ve çoluk çocuÄŸa karışmış, sen de daha genç ve güzelsin, kendine yeni bir hayat kurabilirsin” diye cevap ver­di.
Oradan nasıl ayrıldım, halamın yanına nasıl vardım bilmi­yorum. BildiÄŸim tek bir ÅŸey vardı ki, ben de artık halam gibi yaÅŸlı bir kadındım….
MeÄŸer feleÄŸin çemberinden geçmek bu imiÅŸ. İnsana bir sabır, bir tevekkül geliyor…
Ben bu haldeyken Moskof muharebesi oldu. Memleketin, altı üstüne geldi. Hiç bilmediÄŸim, görmediÄŸim geçim sıkıntıları baÅŸ göstermeye baÅŸladı. Babam bazı çalışanları çıkarmak zorunda kaldı. Ve babacığım, harp bitmeden bu dünyadan göçüp gitti. Bundan sonra çektiÄŸimiz sıkıntılar yüz misline çıktı. Düşman Ayastefanos’a kadar geldi. Yakmaya bir parça kömür dahi bulamıyorduk. Bütün bu sıkıntılar içerisinde, gönül meselelerine yer mi kalır. Artık, sadece annemi düşünüyordum. Nihayet korktuÄŸum başıma geldi. AnneciÄŸim de Önce hasta­landı, sonra İyice elden ayaktan düştü, bir gün de yüzündeki gülümsemesi ile aramızdan ayrılıp gitti. Yapayalnız kalmıştım. Halamların yanma taşındım.

Hep O Şarkı, Fakat.:

Bir gün halam, “bu böyle olmaz, biraz gayrete gelip ruhumuzun ¦paslarını sümehyiz, diri diri mezara gömülmemeliyiz” dedi. Peki ne Halamın BektaÅŸi tarikatı üyesi olduÄŸunu, bu yüzden babam­la aralarının soÄŸuk olduÄŸunu duymuÅŸtum. Sırf merakımı gider­mek için, onunla beraber bu toplantılara gitmeye karar verdim. 1 Hatta katıldığım ilk toplantıdan aklımda kalan ÅŸu mısra idi:

“Uzak sanıp bağırma
O senedir çağırma.”

Bir gün halam, Vaniköy’deki EÅŸref PaÅŸa yalısına davetli ol­duÄŸumuzu söyledi. Gitmek istemiyordum. Ancak, ısrarlarını kıramayıp gitmeyi kabul ettim.
Ziyafet yerinde, kadınlar üst katta yiyip içiyor, erkekler ise bahçede kurulu sofralarda bu iÅŸi yapıyorlardı. Pakize hanım, bahçedeki erkekleri tek tek isimlerini sayarak gösteriyordu. Bir ismi söylerken bana bakıp sesini kısmasının sebebini anlayama­dım. Sonra, bahçede çalgılar çalınıp, ÅŸarkılar söylendi. Pakize Hanım, yanımıza gelip, ÅŸimdi söylenecek ÅŸarkıyı iyi dinlememizi söyledi. MüziÄŸe kulak kabarttım. Evet, bu bizim ÅŸarkımızın müzi­ği idi. Ama söyleyen kimdi? Allah’ım, hayır, olamazdı. Bu sesin sahibi o muydu?…Yığılmışım.
Halama, sık sık Cemil Bey’i anlatmasını istiyordum. Ancak, anlattıkları kafamdaki Cemil Bey’le bir türlü uyuÅŸmuyordu. O cıvıl cıvıl, korkusuz Cemil Bey’i deÄŸil, ürkek, sığıntı gibi duran birinin portresini çiziyordu.
Bu geceden üç gün sonra, halamla oturduÄŸumuz eve ziyare­te geldi. Tam da halamın anlattığı gibiydi. Ürkek, sinmiÅŸ, hep sıkıntılı bir halde idi. MeÄŸer beni görmek için deÄŸil, halamdan kendi mesleki haklarının iadesi için EÅŸref PaÅŸa’dan ricada bulun­ması için gelmiÅŸmiÅŸ. KeÅŸke hiç gelmeseydi. KeÅŸke hiç görmeseydim. Hayalimde hep o yıllar öncesi Cemil Bey olarak kalsaydı. Åžimdi bütün haya­tım birdenbire anlammı yitirdi. Kötü olan önümdeki deÄŸil, ar­kamdaki boÅŸluk. Sanki Cemil Bey ile hiç tanışmamışız, hiç seviş­memiÅŸiz gibi…

YER ALTINDA BİR ŞEHİR

Yazan: Messy 07 Ocak 2009 ÇarÅŸamba  
Kategori: Roman özetleri

YER ALTINDA BİR ŞEHİR

(KEMALETTİN TUĞCU)

KONUSU: Lozan Barış Antlaşmasından sonra, Türkiye sı­nırları dışında kalan Türklerin uğradıkları eziyetler neticesinde, kaçarak ana vatana sığınmak isterlerken, yolları üzerinde rastla­dıkları bir yer altı şehri ve oranın insanları anlatılmaktadır.

ÖZETİ:

Kaçan üç kiÅŸi, Osman Baba, Sadık ve Celal. PeÅŸlerinde asker­ler. Yüksek daÄŸlara tırmanarak kurtulurlar. Bir krater gölünün yanında soluklanırlarken, bir kartalın pençesinde bir ÅŸeyle hava­landığını görürler. Kartala taÅŸ atıp pençesindeki nesneyi düşürt­tüklerinde bunun bîr insan kolu olduÄŸunu anlayınca üzülüp, dehÅŸete kapılırlar. Belki de bu kol, Osman Baba’mn yaklaşık bir
ay önce…..zulmünden kaçırttığı …torununa ait olabilir. Merakla
uçurumun dibine İnerler. Bir krater gölünün kenarında, ne zaman oraya geldikleri ve ne zaman öldükleri belli olmayan beş altı kişi­nin cesedini bulurlar. Cesetler çok pis kokmaktadır. Hava karar­mıştır. Mecburen, orada geceleyeceklerdir. Bir taraftan da o insan­ların, oraya nasıl geldiklerini düşünmektedirler.
Gece yarısı, sabaha karşı bir sesle uyanırlar. Usulca, sesin geldiği kraterin ağzından baktıklarında, aşağıda bir ışık, ışığın önünde tabut taşıyan insanlar görürler. Anlarlar ki, bulundukları yerin altında bir şehir ve İnsanlar vardır.
Zaten Osman Baba da, geçmiÅŸte bu dağın eteklerinde, “Isıkent” diye, ahalisi Müslüman olan bir ÅŸehir bulunduÄŸunu, düşman eline geçince, nüfusun azalarak yok olduÄŸunu anlattı. Görünen o ki, bir kısım ÅŸehir halkı, yerin üstünden, yerin altına yerleÅŸmiÅŸ bulunuyordu. Ve bu ÅŸehre girmeye karar verirler.
Kayalardan, dar yerlerden, incecik bir bacadan yaklaşık bin beş yüz metre kadar inerler ve kayadan kapısı olan bir mağaraya girip, orada mahsur kalırlar.
SaÄŸa bak ışık yok, sola bak ışık yok, Çaresiz bir o yana bir bu yana yürürler. Nihayetinde, bir su sesi duyarlar ve sese doÄŸru ilerlerler. Suyun kenarında yorgunluktan ve çaresizlikten oturur­larken, gelen bir kayık görürler. Kayıkta iki kiÅŸi vardır. Kayık, bunlara doÄŸru yaklaşır. Genç olanın elinde silah vardır. Silahı doÄŸrultur ve kayığa binmelerini söyler. İte kaka biner, ite kaka indirilerek, bir odaya sokulurlar. Bu oda deÄŸil, aslında asansör­dür. Ve onları asansöre bindirenlerden birisi, bir kolu çevirince, asansör aÅŸağıya inmeye baÅŸlar. İnerler, önlerinde birer nöbetçi bulunan demir kapıların olduÄŸu, nemli koridorlardan geçerek, salon gibi bir yere varırlar. Bir müddet sonra ak sakallı bir ihtiyar gelir ve “Selâmünaleyküm” der. “Aleykümselam” diyerek cevap verirler.
“Hangi millettensiniz?”
“Türk’üz.”
“Nereden gelip, nereye gidersiniz ? ”
“Düşmanlar ülkemizi İşgal ettiler. Vatan toprağıdır diye direndikçe
direndik. Kaçmaktan baÅŸka çaremiz kalmayınca, çölü geçerek …..’ye
varmak istedik, neticede buralara kadar geldik.”
Bunları alıp hamama götürürler. Sonra, çok güzel yemekler yedirirler. Sonra da bir yere kapatırlar ve “Bu karantinada on beÅŸ gün bekleyeceksiniz. Sonra size ev ve iÅŸ verilecek.” Homurdan­malarına raÄŸmen, çaresiz katlanırlar.
Bu süre sonunda, onları çıkartarak bir camiye getirirler. Gün­lerden cumadır ve insanlar namaz kılmaktadır. Sonra, ismi Demir olan mühendisin ve onun babasının yanına götürürler. Babası dişleri dökülmüş bir ihtiyardır. Anlatmaya başlar:
“Uzun yıllar önce, bu dağın eteklerinde çok ÅŸirin bir kasabamız vardı. Yol üzerinde olduÄŸu için, genellikle gelip geçen kervanların ko­naklama ihtiyaçlarını karşılayarak, alışveriÅŸler yaparak çok güzel ve mutlu geçinirdik. Sonra buraları da düşmanın iÅŸgal edeceÄŸini öğrenince, zorunlu olarak, arkamızdaki yanardaÄŸ aÄŸzından, bin bir güçlüklerle, kasaba halkını buraya getirdik. Ancak buraya gelmemekte inat edenler oldu. Düşman onların hepsini öldürdü. Hayvanlarımızı da kurtarama­dık. Düşman her yerde bizi arıyordu. Biz de zaman zaman gecelen düş­mana baskınlar veriyorduk. Bu arada, en son elli düşman askerini öldür­dük ve kendi elimizle kasabamızı yaktık. Düşman kudurmuÅŸtu. Bulun­duÄŸumuz yere bombalar attılar, her yeri yakıp yıktılar, kaçtık, aralara saklandık. Sonunda hepimizi öldürdüklerini zannederek peÅŸimizi bıraktı­lar. Biz de, zaman içinde, buraları yaÅŸanabilir bir hale getirmeye çalıştık. MaÄŸaraları hep dolaÅŸtık. Demirci ve taÅŸ ustalarımızın yardımıyla, bu ÅŸehri inÅŸa ettik. Artık hayatımız burada devam ediyor. MaÄŸaraların aÄŸzına yaptığımız mazgal deliklerinden gerekirse girip çıkıyoruz. OÄŸlum Kaya, bu ÅŸehrin doktorudur.”
“Nasıl doktor oldu?”
“Türkiye’de okudu. Åžimdi, elektrik iÅŸini de hallediyoruz. Yakında bütün ÅŸehir ışıl ışıl olacak.”
“Bunu nasıl yapacaksınız?”
“OÄŸlum Demir, petrol buldu. Bu petrol ile enerji üretimine baÅŸla­dık.”
Gördüklerine ve duyduklarına inanamıyorlardı. Yer altında, her şeyi olan, insanları birbirine saygılı, çalışkan bir dünya yarat­mışlardı. Kendileri de bu dünyada yerlerini alıp çalışmaya başla­dılar.
Birkaç gün sonra, bir deli olduÄŸunu duyan Osman Baba, de­liyi görmek ister. Onu delinin kaldığı hücreye götürürler. Osman Baba, bekçiyi zorla dışarı çıkarır ve deliye bakınca kendi öz oÄŸlu Ali olduÄŸunu görür. Sevincinden ÅŸaşırırsa da, oÄŸluna “uslu olma­sını, babası olduÄŸunu belli etmemesini” öğütler ve tekrar geleceÄŸini söyleyerek dışarı çıkar. Deli iyileÅŸmiÅŸtir.
Åžimdi sıra torunu Nazlı’yı bulmaya gelmiÅŸtir. Nasıl bulacak­tır?
Nazlı ise, yaÅŸlı Hanife Teyze’nin yanında kalmaktadır. Her gün aÄŸlamakta, Allah’ına, kurtuluÅŸ için yalvarmaktadır. Onun bu aÄŸlamaları Hanife Teyze’yi çok üzmektedir. Bu yüzden, yeni ge­len ihtiyarın, Hanife ile de konuÅŸmasını ister. Doktor Selim buna razı olur. Ve Osman Baba’nm, Nazlı ile buluÅŸmasının yolu açılmış olur.
Tam bu sırada, düşman yeraltı ÅŸehrinin dışarıdaki kervanla­rına saldırmıştır. Durum çok ciddidir. Düşman çok büyük kapılar verdirmiÅŸtir. Ya düşmanı yenecekler, ya da bütün yer altı ÅŸehri yerle bir edilecektir. Her tarafta bir korku ve panik havası vardır. Osman Baba, duruma el koyar. Topladığı gönüllülerle birlikte, düşman elbiseleri giyerek, dışarı çıkarlar. Günlerce baskınlar yapar ve nihayetinde düşmanı etkisiz hale getirirler. Osman Ba-ba’nın yeraltındaki etkinliÄŸi kat be kat artmıştır. Sıra Nazlı ile buluÅŸmaya gelmiÅŸtir. BuluÅŸur, aÄŸlaşırlar. Kızana, bir ÅŸey söyle­memesini öğütler.
Sonra, yeraltı ÅŸehri yöneticilerine Nazlı ile Ali’nin torunları olduÄŸunu, birlikte oturmak istediÄŸini söyler, kabul ederler. Böyle­ce hep bir araya gelirler. Birbirlerini, eskiden beri çok seven Nazlı ile Sadık karşılaşırlar. Sadık bîr ayağı olmadığı için Nazlı ile artık konuÅŸmak istemez. Nazlı ise, “Bir ayağın gitti, yüreÄŸin de mi gitti, yerinde duruyorsa mesele yoV diye teselli verir. Buna raÄŸmen Sadık, sevgilisini unutmaya kararlıdır.
Osman Baha’nın aklı fikri, bir an Önce Türkiye’ye gitmektir. Bu nedenle hep düşünür, planlar yapar. Fakat bu arada, yer altı ÅŸehrini sel basar. Sel felâketi yine Osman Baba’nın uzak görüşlü­lüğü ve direktifleri ile önlenir. Bütün yer altı ÅŸehri halkı Osman Baba’yı çok sevmektedir. Osman Baba ise artık hazırlıkları ta-mamlatmıştır. Kışın en yoÄŸun olduÄŸu bir günde, gece sabaha karşı yeraltı ÅŸehrinden çıkarlar, kar altında, yollarında ilerlemeye çalışırlar. Etrafta vahÅŸi hayvanlar vardır. Kurtlar, çakallar ve ayı­larla boÄŸuÅŸa boÄŸuÅŸa, güç bela kendilerini karanlık bir maÄŸaraya atarlar. Birkaç saat sonra tekrar yürüyüşleri baÅŸlar. Yedinci gün sonunda bir ovaya varırlar. Fakat burada da düşman askerleri ile karşılaşırlar. Tekrar daÄŸlara tırmanırlar. Yine kar, yine tipi, yine soÄŸuk. Donmamak için sürekli hareket halinde olmaları gerek­mektedir. Yürürler, yürürler… Sonunda, kimsenin olmadığı bir taÅŸ kulübeye gelirler. Günlerden beri ilk defa burada dinlenirler. Sonra tekrar yola koyulurlar.
Nihayet, bir Müslüman Türk köyüne varırlar. Burada kapı­sını çaldıkları ev sahibi ilk baÅŸta onlara güvenmez. Türk ve Müslüman olduklarını anlayınca, yardımcı olur. Karınlarını doyur­duktan ve istirahat ettikten sonra yine yollara düşerler. Fakat, düşman fark etmiÅŸtir. PeÅŸlerine düşer. KurÅŸun yaÄŸmurları altında, güç bela ilerlerler. Allah’tan yaÄŸmaya baÅŸlayan kar imdatlarına yetiÅŸmiÅŸtir. Bu arada Celal’de yaralanmıştır. Buna raÄŸmen, yürür­ler, yürürler. Ta ki bir sabah, Türk sınır karakolunun yanma ka­dar.
Hepsi aÄŸlayarak toprağı Öpmektedirler. Artık Ölseler de mü­him deÄŸildir. Türkiye’ye kavuÅŸmuÅŸlardır.

Sonraki sayfa »