ARİTMETİK İYİ KUŞLAR PEKİYİ
Yazan: Messy 07 Ocak 2009 Çarşamba
Kategori: Hikaye özetleri
ARİTMETİK İYİ KUŞLAR PEKİYİ
KONUSU: Cemal Süreya’ya göre, çocuklara her ÅŸeyi anlataÂbilirsiniz. Bu anlayışla, Çocukça Dergisi’nde, çocuklara yönelik, hemen her konuda yazılar kaleme almıştır. Kitap, bu yazılardan oluÅŸmaktadır.
Lacivert İpek Helikopter:
Pırasaya gözlük takın, aynı ona benzer. Yanlış anlamayın, çok sevimli ve çok bilgili bir adamdır. Yolda karşılaÅŸtık. Dergideki yazılarımı sordu. “Yeni baÅŸlayacağım, neler yazayım?” diye sorduÂÄŸumda,
“Çocuklar her ÅŸeyi anlar, onlara enflasyondan bile söz edebilirsin. SavaÅŸlardan söz et, her ay çıkan kitaplardan, ÅŸairler, ressamlar, uzay bilginleri, çevre kirlenmesi,..”
” Bilgi de vermekle birlikte, asıl amacın onlara okuma keyfini tatÂtırmak olsun. Bilgiçlik taslayan ÅŸeyler yazma. Serüvenlerden, düşlerden söz et. Sözgelimi lacivert İpek helikopterler uçsun yazılarında…”
Böylece, ilk yazının konusu ve başlığı çıkmış oldu.
Altı Kitap:
Ne kitaplar var! Küçük Prens’i okudunuz mu? Ya “Kırmızı Ba~ lon”u? Alis’i tanıyor musunuz? “Alis Harikalar Ülkesirıde”yi okuyaÂcaksınız, deÄŸil mi? “Define Adası”nda bir adam var eli kesik.
“Gülliver’in Yolculukları”m da okuyun. Ha bir de “Robinson” var.
Bunları söylüyorum ya, aslında elinize ne geçerse onu okuyun. Ya bir ÅŸey geçmezse… O zaman da oturun, bana mektup yazın.
Issız Ada:
Ali’nin canı çok sıkılıyordu. Uzak bir yere gitmek istiyordu. Bir dünya haritası buldu, parmağını ismi bile yazılı olmayan, küçük bir adanın üstüne koydu. Oraya gidecekti. Gerekli eÅŸyalaÂrın listesini yaptı. Ailesini, arkadaÅŸlarını, okulu, köşedeki bakkalı, dedesi ve dedesi için bütün izmir’i, arkasından bütün ülkeyi…
Ama, Türkiye’yi alıp götürürse, oluÅŸacak boÅŸluktan denizler birbirine karışır, dünyanın haritası bozulurdu.
O zaman dünyayı da götürmeliydi adasına. Düşünün 5 milÂyar insan…
Elbet birtakım güçlükleri de vardı bunun. Ee, ne yapalım, o kadarı da olsun artık. Biz işimize bakalım. Yolcu yolunda gerek. Bütün bunları yaparken Nuh Peygamber kadar ciddiydi.
İşte gidiyordu. Artık canı sıkılmayacaktı.
Dört Büyük Şair:
Dört büyük şair için anma törenleri düzenlenmiş, şiirleri o-kunmuş, sanat güçleri hatırlanmıştı. Kimdi bunlar? Biri Yahya Kemal Beyath. Öbürleri Namık Kemal, Ahmet Haşİm ve Orhan Veli Kanık.
Namık Kemal özgürlük ve yurt şairidir.
Yahya Kemal, Türkçenin güzelliÄŸini çok iyi bir biçimde ortaÂya koydu. İstanbul’u yazdı.
Åžiirimizi çaÄŸdaÅŸ çizgiye getirenlerden biri de Ahmet HaÅŸim’dir. Yalnızlık duygusunu, hüzünleri iÅŸlemiÅŸtir.
Orhan Veli, şakacı bir şair. Dili de bugünkü dil. Ne yazık ki genç yaşta öldü.
Bir de Behçet Necatigil, Melih Cevdet Anday, Oktay Rİfat var. Daha niceleri… Ülkemiz ÅŸairler ülkesi… Homeros bile buraÂda yaÅŸamış. Günümüzde, Fazıl Hüsnü DaÄŸlarca, Edip Cansever, Hilmi Yavuz, İsmail UyaroÄŸlu, Cahit Külebi…
İki Annesi Vardı:
Çıkardığım dergide, yazmak için Ahmed Ariften hayat öyÂküsünü istemiÅŸtim. Beni kırmadı. Her hafta İstanbul’dan AnkaÂra’ya kaim iki zarf geliyordu. Bunlar birikti. Kitap olarak basama-sam da bu yazının ilk cümlesi aklımdan hiçbir zaman çıkmaz. Öyküsü şöyle baÅŸlıyordu: “Benim iki annem oldu.”
Ahmed Arif annesini kaybetmiÅŸ ve babası baÅŸka biriyle ikinci kez evlenmiÅŸti. Ahmed Arif, onu da öz annesi gibi sevmiÅŸ ve ona hep “AnÂne” diye hitap etmiÅŸtir.
Annemizin, babamızın yerini hiç kimse tutamaz. Ancak, onÂlardan birisi ÅŸu ya da bu sebeple yanımızda deÄŸilse ve yerine yeni birisi gelmiÅŸse, onu da sevmeli ve alışmalıyız. Her üvey anne ve baba masallardaki gibi kötü deÄŸildir. Her ÅŸey karşılıklıdır. Sevgi, sevgiyi çeker…
Gülmek:
Eve dönüyordum. Baktım bizim gözlüklü orada. Görür görmez baÅŸladı eleÅŸtirmeye: “Küçük ÅŸeyleri yaz, küçük ÅŸeyler ÖnemliÂdir. Yazılarını takip ediyorum. Yine sürekli bilgiçlik taslıyorsun. Daha içten olamaz mısın? Sözgelimi, Atatürk’ün kuru fasulyeyi sevdiÄŸini biliyor muydun?”
“..?”
“Ya Napolyon’un midesinde ülser olduÄŸu için, elini hep midesinin üzerinde tuttuÄŸunu? Napolyon biraz gülebilseydi, ülseri azalırdı.”
“Gülmek, dünyaya iyimser ve eÄŸlendirici biçimde yaklaÅŸmaktır. Bu da gülen kiÅŸiyi güçlü yapar. Gülen yüz, her zaman güzeldir.”
Ünlü Ressam:
Ünlü ressam yavaşça konuÅŸuyordu: “Çocukların yaptıkları reÂsimlere bayılıyorum. Çok özgür çalışıyor onlar. Yuvarlak bir kedi çizmek isteyenler bile bazen cetvel kullanıyorlar. Resim yaparken cetvel kullanılmaz, elle yapılacak, isterse yamuk olsun.”
“Ressam kime denir? ”
“Renklerle yaÅŸayan kimseye.”
“Åžair?”
“Åžair de sözcüklerle yaÅŸar.”
Renkler Ölmüyordu:
Çocuk, okul çıkışında her gün buradan geçerdi. Bu kalabalığı ve İnsanları seviyordu. Bir an bütün ders kitaplarının sokakta yürüdüğünü düşündü. Bir adam alışveriş yapıyor, işte Sosyal Bilgiler. İkisi de konuşunca Dilbilgisi ortaya çıkıyor. Büfeci paranın gerisini adama veriyor. Bu da Aritmetik.
Bir kadın, kızını elinden tutmuş sürüklüyor. Böyle kadınlar da var. Belli ki kız annesinden bir şeyler istemiş. İşte bu Masal.
Otobüsler tıklım tıklım dolu. İçlerindeki her insan ayrı kişi; ayrı özlemleri var hepsinin. Roman olmuyor mu bu?
Peki Åžiir ne? Bütün bunların hepsinin kendisinde uyandırdıÂğı karışık ama güzel duygu mu yoksa?
Çocuk çantasını bir elinden diğer eline geçirdi. Ağır gelmiyordu. Bir şey artık ağır gelmiyorsa, bilin ki bu yaşama sevincidir.
Düşündü çocuk: “Ne kadar sevgin varsa, o kadar iyi yaÅŸarsın.”
- Hava soğuktu, ama renkler kolay kolay ölmüyordu.
Gül Hanımın Annesi
Yazan: Messy 06 Ocak 2009 Salı
Kategori: Hikaye özetleri
Gül Hanımın Annesi (Memduh Şevket Esendal)
BeÅŸ altı yaÅŸlarında, ince, pek sevimli, yaramaz bir kızcağız. Birkaç gündür anne ve babası ile Ankara’nın bir otelinde kalıyorÂlar. Sürekli oteli dolaşıyor. Kendisini sevmek isteyen olursa uzakÂlaşıyor, konuÅŸmak isteyene yaklaşıyor. İstanbul’dan gelmiÅŸler. Sürekli, geldiÄŸi çevreyi bütün ayrıntılarıyla, sanki onun tanıdıklaÂrını herkes tanıyormuÅŸ gibi anlatıyor. Her fırsatta odasına çıkıp oyuncak bebeÄŸi Gül Hanım’la ilgilenmeyi de ihmal etmiyor. BaÂbası memur olduÄŸu için gündüzleri gözükmüyor. Annesi ise sü-reklİ kızının peÅŸinde dolaşıyor.
Bir gün, bebeÄŸi Gül Hanım’a balık yağı içirmeye kalkışınca, her tarafı kirletir. Annesinin ipek elbisesini de. Kadıncağız, “BaÅŸka giyecek elbisem yok, senin yaptığın artık yaramazlık sınırım aÅŸtı, arsızlık olmaya baÅŸladı, İstanbul’a geri döneceÄŸiz.” der. Nitekim döndüler de..
Gözler, epeyce zaman kırmızı beresi, beyaz örme hırkası, kumral saçları, emsalsiz parlak gözleri olan bu incecik, küçücük bir hanımı aradı…
Kar YaÄŸarken
Yazan: Messy 06 Ocak 2009 Salı
Kategori: Hikaye özetleri
Kar Yağarken (Halİd Ziya Uşaklıgil)
Yaşı on iki gibi; ancak daha küçük gösteriyor. O kendisini bildi bileli sokaktan baÅŸka bir yer hatırlamıyor. Bütün sokaklar onundur. Anası, babası hiç olmamış gibidir. Bütün Eyüp onu tanır. “Sermet!” diye seslendiklerinde dönüp bakmaz, “Sertnet Bey!” diye çaÄŸrılmayı beklerdi. Bir gün Eyüp’ten ayrılmaya karar verdi. Bütün dostları ile vedalaÅŸtı.”Nereye gidiyorsun?” diyenlere, “İstanbul’a.” diyordu.
Bütün İstanbul’u karış karış yıllarca dolaÅŸtı. En sonunda E-minönü’nün kalabalığını ve canlılığını görünce “Oh! Åžimdi yerimi buldum.” dedi. Zamanla dostlar edindi. Yazları kepenk altlarında, kapı köşelerinde, yük arabalarında uyumaya; hiç sevmediÄŸi kışlaÂrı ise bakkallardan edindiÄŸi boÅŸ ÅŸeker çuvallarının içine girerek kuytularda yatmaya devam etti.
Burada, dükkân sahipleri kendisine boya sandığı yaptılar. Fırçalarının çalınmasını bahane ederek, el sürdürmedi. BaÅŸka iÅŸleri de aynı ÅŸekilde… Dünyada hoÅŸlanabileceÄŸi yalnız bir ÅŸey vardı: Ötekinin berikinin paketlerini, ufak tefeklerini taşımak.
“Götürelim mi efendim?”
Böyle neler götürmemiÅŸ, cılız kollarıyla neler taşımamıştı… İstanbul’un hiçbir deliÄŸi yoktu ki oraya bir paket götürmemiÅŸ olsun…
Bir kış, kış baÅŸlangıcında, yaÄŸmurdan iyice ıslanmıştı. Başı döndü, gözleri karardı. Güç bela kendisini barındıran bakkala giderek boÅŸ ÅŸeker çuvallarından oluÅŸan yatağının yer aldığı çatı aralığında ateÅŸler içinde, yapayalnız, iki üç günde bir “KalkmayaÂcak mısın?” diye soran çırakların sesleri dışında bir ses duymayaÂrak, haftalarca yattı…
Hastalıktan kalktı; ama artık kıştan tamamıyla nefret ediyorÂdu. Artık öyle zayıf düşmüştü ki, bir gün yüklendiÄŸi bir paketi, aÄŸlayarak ” GötüremeyeceÄŸim efendim.” diyerek bırakmak zorunda kalmıştı.
Artık eskisi gibi yük taşımıyor, bir iki ufak işle yetiniyordu. Mayer Kürk Mağazasının önünü mesken tutmuştu. Orada kürklü bir mankenle dostluk ediyor, onu kürkler içinde gördükçe kendisi ısınmış gibi oluyordu. Acaba bu kürkler çok pahalı mıydı? Böyle bir kürklü paltosu olacak mıydı?
Bazen oturduÄŸu kaldırımda geçen kürklü paltoluları sayarÂdı….
Bir gün çuvalların arasından uyanıp sokaÄŸa çıktığı zaman etÂrafı bembeyaz gördü. Kar gökten süzüle süzüle iniyordu. Her günkü gibi mankenin yanına yaklaÅŸtı. Fakat nedense bugün onÂdan nefret ediyordu. Sanki manken “Bak kürküme, bak paltoma!” diyerek kendisiyle alay ediyordu…
Ertesi sabah daha çok üşüyordu. Dün sefertasını taşıdığı müşterisi için bugün Üsküdar vapur iskelesine kadar gitmeyi gözü kesmiyordu. Yine de sürüklene sürüklene gitti. Müşterisini gördü. Elinde sefer tasından baÅŸka bir paket daha vardı. “Sermet Bey, bunu size getirdim.” dedi. Ne olduÄŸunu çok merak ediyordu. Çatı arasına nasıl geldi, paketi nasıl açtı bilmiyordu. Paketin içinÂde eski ama kürklü bir palto çıkmıştı. Kendi kendine “Ne güzel, ne güzel!” diyordu.
Üstünü başını özenerek düzeltti. Paltoyu sırtına geçirdi. KaÂlıpçının önüne gelip ayna önünde iyice kendisine bir baktı. “Hepsi tamam.” dedi. Sonra da Mayer’in önündeki mankenin karşısına gelerek, gayet azametli ve ciddiyetle dolu bir bakışla: “Bak benim kürklü paltoma!..” dedi.
Menekşe Kalfanın Müdafası
Yazan: Messy 06 Ocak 2009 Salı
Kategori: Hikaye özetleri
MenekÅŸe Kalfa’nın Müdafaası (Hüseyin Rahmi Gürpınar)
Arap MenekÅŸe Kadın, on dört yıl önce evimizde aşçı idi. Bir gün hışımla büromdan içeri girerek, İkdam Gazetesi sohbet yazaÂrının son makalesinde yazmış olduÄŸu: “Söyleyin bana bakayım, ÅŸu MenekÅŸe Kalfa’nın medeniyetle bağıntısı nedir? Dünyanın ilerlemesine patlıcan kızartmaktan baÅŸka kaç paralık hizmet etmiÅŸtir?” yazıyı okuyunca, soluÄŸu bizim evde almıştı. “Al bakalım ÅŸunu oku…Bu ne kapazelik ayol? Bu gazeteciler benden ne isteyo? Åžimdi bunun cevabım yazacaksın, yoksa sana emeklerim helâlühoÅŸ olmasın..” diyerek hüngür hüngür aÄŸlamaya baÅŸladı.
KomÅŸulardan meseleyi anlamaya gelen yaÅŸlı bir hanım, olayı dinleyince: “Sen bu iÅŸi bedava mı yaptıracaksın? Hayatta olmaz..” dedi. MenekÅŸe buna karşılık “Fakirim ama gönlüm zengindir. Ne isterseniz evimi satar veririm.” demesin mi?
YaÅŸlı kadın gayet ciddi: “Evini satmaya gerek yok, bize turfanda patlıcan dolması piÅŸirir misin?” diye sordu.
Devir savaÅŸ ve kıtlık devri. Patlıcanın bey olduÄŸu zamanlar. MenekÅŸe Kadın “Başım üstüne.” demez mi!”
MenekÅŸe’ye pek kıymamak İçin avukatlık ücretini yirmi patÂlıcan dolmasına kesiÅŸtik.
Ben de aşağıdaki müdafaayı yazdım:
“Biz zencilerin kabıliyetindekı çalışma, bulunduÄŸumuz memleketin medeniyehyle orantılı olarak geliÅŸiyor. Amerika’da meÅŸhur artist ÇikolaÂta, Fransa’da avukat Prens Unanıla… gibi. Türkiye’ye gelince acaba bulunmadığımız bir alan var mıdır? Saray entrikalarına bulaÅŸmamış kaç hadım aÄŸası vardır?.. Çocuklarınızın dadısı kimdir?.. Arap aşçılar hırsız olur, derler. Ama söyleyiniz, kim deÄŸil? Rızkına razı olan kimse var mı? Esnaf müşteriden çalar, müşteri, kazancını arttıracak helal haram yolları bulur. Her insan akılca kendisinden bir gömlek aÅŸağısını görünce kandıÂrır, birbirini soyar, bu böyle gider… Bunun adına yeni felsefede hayat mücadelesi derler…”
Altın Işık
Yazan: Messy 06 Ocak 2009 Salı
Kategori: Hikaye özetleri
ALTIN IÅžIK
KONUSU: Türk masallarının, Türk halk öykülerinin ve Türk destanlarının bir bölümünün ÅŸiir halinde, bir bölümünün de düzÂyazı halinde yazılmış olduÄŸu bu kitap ilk defa 1923 yılında yayınlanmıştır. Asıl hedef milli edebiyatın bir parçasını oluÅŸturmaktır.
Keloğlan Aynı masalın özeti, başka eserlerde de olduğu için, burada yer vermedik.)
Tembel Ahmet:
Bir PadiÅŸah’m aÅŸk yüzünden delirmiÅŸ bir oÄŸlu ile üç kızı vardı. Kızlarını evlendirecekti. Teker teker sordu. Büyük ve ortanÂca kız “Siz kimi münasip görürseniz” dediler. Küçük kız ise “Bir genç ile evlenmek isterim” deyince, kızdı ve onu memleketin en tembeli olan “Tembel Ahmet’ ile evlendirdi. OÄŸlanın tembelliÄŸi bir gün kızın iyice tepesini attırınca, baÅŸladı odunla kovalamaya. OÄŸlan evden kaçtı, gitti çalışmaya. Her gün kazancını getirip kaÂpıdan veriyor, karısının korkusundan içeri giremiyordu. Bir gün bir kervanda iÅŸ bulup, yola çıktı. Yolda bir kuyunun başında su için durdular. Tembel Ahmet kuyuya İnip yukarıya su veriyordu. Bu esnada bir kapı görüp içinden girdi. İlerde bir köşk, köşkün içinde mahzun mahzun oturan, hapsedilmiÅŸ bir kız vardı. Kızı dönüşte kurtarmak üzere anlaÅŸtı. Kız ona parmağındaki yüzüğü çıkarıp verdi. Tembel Ahmet, Yukarıdaki bahçeden de heybesini nar ile doldurdu. Sonra heybesini eski bir arkadaşı ile evine gönÂderdi. Annesi ve karısı narı kesince içinden mücevher çıktı. Bütün narlar öyleydi. Gelin kaynana mücevherleri satıp, çok güzel bir saray yaptırdılar. PadiÅŸah, kılık deÄŸiÅŸtirip bu saraya geldi. BuraÂdaki adamların hiç birini tanımayamadı.
Kervan sahibi Tembel Ahmet’e bir tepsi verip, Musul Kralına götürmesini söyledi. Kral, Tembel Ahmet’in parmağındaki yüzüÂğün, dört yıldır kayıp kızma ait olduÄŸunu görünce gerçeÄŸi öğrenÂdi. Tembel Ahmefin yanma asker vererek kızını kurtarmasını söyledi. Tembel Ahmet kızı kurtarıp babasının yanına getirdi. MeÄŸer kız, Tembel Ahmet’in kayınbiraderinin niÅŸanlısı imiÅŸ. Onu da yanma alıp memleketine Kervanı biraz geride bırakıp, evine geldi. Baktı ki evi bir saÂray olmuÅŸ. Üstünü deÄŸiÅŸtirip, saraya gitti. PadiÅŸah’a durumu bir bir anlattı. Kızı alıp saraya getirince aÅŸk yüzünden delirmiÅŸ olan ÅŸehzade iyileÅŸti. Düğün dernek oldu, herkes mutlu mesut yaÅŸadı.
KuÄŸular:
Bir padiÅŸahın Nilüfer isimli bir kızı vardı. Hanımı ölünce, bilmeden büyücü bir kadınla evlendi. Kadın kızın yüzüne vücuÂduna çıkmaz, siyah bir boya sürdü. Kız çok çirkin oldu. Babası bile yüzüne bakmaz oldu. Büyücü kadın bununla yetinmeyip, kızın on bîr erkek kardeÅŸini de kuÄŸu haline soktu. KuÄŸular sarayÂdan uçup gittiler. KardeÅŸleri var diye her zulme katlanan Nilüfer, saraydan ayrılıp yollara düştü. Gide gide bir göl kıyısına geldi, Baktı gölde kuÄŸular yüzüyorlar. KuÄŸular Nilüfer’i tanıyıp, ona sokuldular. Gece olunca da hepsi eski hallerine döndüler. Kız o zaman bütün kardeÅŸlerini tanıdı. Sabah olunca kardeÅŸler tekrar KuÄŸu haline döndüler. Aylarca, karşı göl ile diÄŸer göl arasında gidip geldiler. Bîr gün rüyasında yaÅŸlı bir kadın Nilüfer’e, “Bir süt golü bulunduÄŸunu, bu gölde yıkanırsa eski haline dönebileceÄŸini söyleÂdi ” Kız kardeÅŸlerine rüyasını anlattı. Kızı süt gölüne götürdüler. Yıkanınca eskisinden daha güzel oldu.
Yine bir gece aynı yaÅŸlı kadın rüyasına girerek, “KardeÅŸlerinin de eski haline dönmesini istiyorsan, mezarlıklardaki ayrık otlarından on bir gömlek örmeli, bu gömlekler bitinceye kadar en ufak bir kelime koÂnuÅŸmamalısın” dedi. Kız baÅŸladı gömlekleri örmeye. Bir gün o ülkenin padiÅŸahının oÄŸlu gezerken Nilüfer’i görüp, güzelliÄŸine vuruldu. Kız hiç konuÅŸmuyordu. Saraya getirip, kırk gün kırk gece düğün yaptılar. Kız yine susuyor ve durmadan gömlek örüÂyordu. Kızın büyücü olduÄŸuna hükmedip, asılmasına karar verdiÂler. Cellat hazırlık yaparken dahi kız son gömleÄŸin son ilmiklerini atıyordu. Nihayet bitirdi. Bu arada on bîr kuÄŸu gelip etrafına dizildiler. Kız gömlekleri birer birer onlara giydirince, on bir tane genç babayiÄŸit delikanlı ortaya çıktı. Kız padiÅŸaha durumu anlattı. Babalan durumdan haberdar edilince, gelip evlatlarını baÄŸrına bastı. Kız ile diÄŸer ülkenin padiÅŸahının oÄŸlu ile kırk gün kırk gece düğün yaptılar.
Keşiş Ne Gördün?
Yoksul bir kadının İplik eÄŸirip satarak geçinen üç kızı vardı. O gün en küçük kız iplikleri pazarda beÅŸ kuruÅŸa sattı. Dört kuruÅŸa bir tavuk, bîr kuruÅŸa da bir mum aldı. Ablaları ona çok kızdılar. Bu arada tavuk ellerinden kaçtı, küçük kız da peÅŸinden koÅŸtu. Tavuk kaçtı, kız koÅŸtu, nihayet tavuk bir kapıdan içeri girdi. Kız da arkasından. Bir de ne görsün, baÄŸlar, yeÅŸillikler, cennet gibi bir yer. Az ilerde üç çadır. Biri elmaslı, biri incili, biri zümrütlü. KimÂsecikler yok. Kız, sağı solu temizledi, yemekleri yaptı, sofraları dizdi, sonra da bir köşeye saklandı.
Üç şehzade geldiler, çadırda düzeni görünce, bir diğerinin yaptığını zannettiler. Sabah oldu yine gittiler. Kız yine aynı işleri yapıp saklandı. Birkaç gün böyle geçinde, şehzadeler bu işleri yabancı birisinin yaptığını anladılar. Nöbet tuttular. En sonunda küçük oğlan kızı yakaladı. Onunla anlaşınca, kendi çadırında sakladı.
Bir gün baba padiÅŸah baÅŸka ülkelere savaÅŸ ilan etti. Bu neÂdenle oÄŸullarını da çağırdı. Küçük ÅŸehzade, kız uyurken bir mekÂtup bırakıp ayrıldı. Kız uyanıp mektubu okuyunca, hemen peÅŸleÂrinden gitti. Yolda, rast geldiÄŸi bir keÅŸiÅŸe mücevherlerini vererek, elbisesini aldı; keÅŸiÅŸ kılığına girerek yoluna devam etti.
Sonra da ÅŸehzadelere kavuÅŸtu. Küçük ÅŸehzadenin içi yanıÂyordu. KeÅŸiÅŸe sual etti. KeÅŸiÅŸ ona güzel cevaplar verince, onu yanma aldı. Birlikte ülkelerine vardılar. Küçük ÅŸehzade keÅŸiÅŸe bir antikacı dükkânı açtı. Her gün yanma gelip gidiyordu.
Sonra, harp olmadan barış saÄŸlanınca, padiÅŸah oÄŸullarını evÂlendirmek için her birine bir vezirinin kızını aldı. Küçük ÅŸehzade gelip, keÅŸiÅŸe haber verdi. Kız düğüne, keÅŸiÅŸin kız kardeÅŸi diye katıldı. Lakin bütün gözler, kızın üzerinde idi. Vezirin çirkin kızı diye, bu kızı gelin odasına koydular. Åžehzade geldi, kızı çok beÂÄŸendi. Sabahleyin ÅŸehzade keÅŸiÅŸin dükkânına gelince, parmağında kendi verdiÄŸi yüzükleri gördü. Kız her ÅŸeyi anlatınca, saraydaki vezirin kızını evine gönderdiler. Kırk gün kırk gece düğün yaptıÂlar…
Pekmezci Anne:
Bir tüccarın tek bir kızı vardı. Hacca gideceÄŸi için kızını kimÂlere bırakacağını düşünüyordu. Kız, ona “benim ve dadımın bir yıllık yiyeceÄŸi ile bizi kapat, sen gelene kadar idare ederiz” deyince aklına yattı ve öyle yaptı.
PadiÅŸahın oÄŸlu, kızı duymuÅŸtu. Bir gün kocakarı kılığına giÂrerek bir ÅŸiÅŸe pekmez alıp pencerenin Önüne geldi. KomÅŸunun damına çıkarak, ona pekmez sarkıttı. Bir de mani söyledi. Bu hal böyle günlerce devam etti. Her gün hem pekmez satıyor, hem de mani söylüyordu. Kız bu pekmezci anneyi çok sevmiÅŸti.
Aradan aylar geçmiÅŸ, hacca gidenlerin dönüşü yaklaÅŸmıştı. Akçiçek’in babası, hacdan döndüğünde kapısının çok güzel süslendiÄŸini görünce, hem sevindi hem de ÅŸaşırdı, ikinci gün ise padiÅŸah saraya çağırtıp, kızını isteyince mutluluÄŸu daha da arttı. Kız, saraya pekmezci anne ile gitmiÅŸti. Bir ara kadın kayboldu. Åžehzade ortaya çıktı. Kız aÄŸlıyor ve pekmezci anneyi istiyordu. Åžehzade kendisi olduÄŸunu açıklayınca, çok sevindi. Kırk gün, kırk gece düğün yaptılar.
Yılan Bey’le Peltan Bey:
Bir padiÅŸahın hiç çocuÄŸu olmuyormuÅŸ. Bir gün, “olsun da yıÂlan olsun” demiÅŸ. Bir müddet sonra hanımı gebe kalmış. DoÄŸum günü gelince, hangi ebe yaklaÅŸtıysa ölüyormuÅŸ. Bütün ebeler saklanmışlar. PadiÅŸah imamı çağırıp mutlaka bir ebe bulmasını emredince, imam konuyu karısına açmış. Karısı merak etmemesiÂni söylemiÅŸ ve hiç sevmediÄŸi üvey kızını saraya ebe olarak göÂtürmeyi planlamış. Kız her ÅŸeyin farkındaymış. Annesinin mezaÂrına gidip, aÄŸlayarak vedalaÅŸmış. Mezardan annesinin sesini duymuÅŸ: “Hİç aÄŸlama, bir kazan süt iste. Yılan o sütü içecek, karnı doyacak, seni de sokmayacaktır” diyormuÅŸ.
Kız bunları yapmış, kadın doÄŸurmuÅŸ. Kız hediyelerle evine dönmüş. Aradan yıllar geçmiÅŸ. Yılan çocuk büyüyünce, okuma yazma öğrenme zamanı gelmiÅŸ. Hangi hoca ders vermeye geldiyÂse, sokup öldürüyormuÅŸ. PadiÅŸah yine imamı çağırmış. İmam yine karısına söylemiÅŸ, karısı yine üvey kızını bu iÅŸ için gönderip ondan kurtulmayı planlamış. Kız yine annesi ile vedalaÅŸmak için mezarına gelmiÅŸ, aÄŸladı. Meza’dan annesinin sesi gelmiÅŸ: “Annesi, korkma yılan sana dokur.maz” demiÅŸ. Kız saraya gelmiÅŸ. Yılan Bey’e üç ayda okuma yazma öğretmiÅŸ. Kucağı hediyelerle dolu olarak evine dönmüş.
Bir müddet sonra padiÅŸah oÄŸlunu evlendirmeye kalkışmış. Kimi koynuna soktularsa, sokup öldürmüş. Sıra yine bizim kıza gelmiÅŸ. Annesinin mezarına gitmiÅŸ, annesi, ona kırk kat giyinmeÂsini söylemiÅŸ. Kız da öyle yapmış. Yılan Bey’Ie gerdek gecesi, kız da soyunmuÅŸ. Yılan kırk kat derisini soyunca ortaya babayiÄŸit bir delikanlı çıkmış. Üvey anne kıskançlıktan çatlamış.
Bir müddet sonra savaÅŸ çıkmış. PadiÅŸah oÄŸlunun kendi yeriÂne orduya kumandanlık yapmasını istemiÅŸ. Kocası savaÅŸta iken, üvey anne AyÅŸe’yi kandırıp, bir ırmaÄŸa sokmuÅŸ, sonra da arkaÂsından tekme ile dibe itelemiÅŸ. Elbiseleri ile mücevherlerini de alıp kaçmış. AyÅŸe, yüzerek kıyıya çıkmış. Çırılçıplak olduÄŸu için bir mezarın kenarına saklanmış, yorgunluktan uyumuÅŸ. Yandaki bir mezarın kapağı açılmış, içinden çıkan bir adam, AyÅŸe’yi kucaklaÂyıp aÅŸağı indirmiÅŸ. Orada beÅŸ altı çocuk varmış. Peltan Bey isimli bu kiÅŸi, esir düşmüş bîr padiÅŸah oÄŸlu imiÅŸ. Aradan aylar geçmiÅŸ. AyÅŸe Kız, Peltan Bey’den hamile kalmış. Peltan Bey onu babasının memleketine göndermiÅŸ. Onun verdiÄŸi akıllarla, Peltan Bey’e yapılan büyüler bozulmuÅŸ. Esareti bitince, memleketine geri dönÂmüş. AyÅŸe ile Peltan Bey’in iki çocukları daha olmuÅŸ.
Yılan Bey, savaÅŸtan sonra ülkesine dönmüş, eÅŸini bulamayınÂca, demir asa, demir çarık yollara düşmüştü. Yedi yıl sonra Peltan Bey’in sarayına gelerek ona misafir olmuÅŸ. Yılan Bey’Ie Peltan Bey birbirlerinin çok sevmiÅŸler. Sonra Peltan Bey, misafirini eÅŸine göstermiÅŸ. Birbirini gören eski eÅŸler hemen oracıkta bayılmışlar. Sonra Peltan Bey’e durumu anlatmışlar. Peltan Bey, fedakârlık yapmaya hazır olduÄŸunu söylemiÅŸse de, AyÅŸe çocukları için Yılan Bey’e hayır demiÅŸ. Yılan Bey, üzüntüsünden tekrar yılan haline girmiÅŸ ve bir delikten süzülerek gitmiÅŸ. AyÅŸe, her zaman aÄŸlayaÂrak Yılan Bey’in mutlu olması için dua etmiÅŸ.
Kolsuz Hanım: (Manzum hikâye)
Bir padiÅŸahın Ay ve Yıldız isimli iki oÄŸlu vardır. Bir gün kaÂrısı ölür. Zorunlu olarak evlenir. Aradan yıllar geçer. PadiÅŸah hacca gitmeye karar verir. O gidince, karısı ismi Yıldız olan oÄŸluÂnu iÄŸfal etmek için plan yapar. OÄŸlan razı gelmeyince, onu hapÂsettirir. Ay, kardeÅŸini merak eder. YaÅŸlı bir ihtiyar zindanda hapis olduÄŸunu söyleyince, gizlice zindana girer ve onu bulur. Tam kaçacaklarken, üvey anne adamları ile birlikte yollarını keser. Ay kızın iki kolunu birden kestirir. Åžehzade Yıldız ise delirir. Sonra da kızı bir sandığa koydurup, denize attırır. Denizde bir ÅŸehzade onu bulur. Durumu öğrenince intikam için harekete geçer. Bu arada Ay Hanım’a sevdalanır, evlenirler. Zaman içinde iki de çocukları olur.
Öbür tarafta, padiÅŸah bir türlü hacdan gelmemiÅŸ. Åžehzade Yıldız iyileÅŸmemiÅŸ, üvey anne de fırsattan istifade devranını sürÂdürmektedir. Üvey anne bununla yetinmez, düşmanlığı devam ettirir. Öyle ki, gün gelir kocası Kolsuz Hanım’ın ve çocuklarının cellada dahi verilmesini ister. Lakin cellat, bunların haline acıyaÂrak, gömleklerini alır, bir av hayvanmın kanı ile sular ve öldürÂdüm diyerek saraya geri döner. Anne ve yavrular daÄŸ başında tek baÅŸlarına kalmışlardır. Biraz sonra acıkırlar ve dua ederler. ÖnleÂrine yemekler gelir. Dua ederler, yanlarında bir pınar olur. Dua ederler, yatacak köşkleri olur. Dua ederler Kolsuz Hanım’ın kollaÂrı yerine gelir… Köşkünün kapısına yazar: “Burada her derdin ÅŸifası bulunur.”
PadiÅŸah hicazdan gelir. Bakar oÄŸlu, kızı yok. Karışı bir sürü yalanla onu oyalar. PadiÅŸah oÄŸlunu arar, buldurur. İyileÅŸmesi için “Her derde ÅŸifa dağıtan” köşke getirir. Üvey analık da, çocuÄŸu olÂmadığı için köşke gelmiÅŸtir. Kızı görünce vazgeçip, gitmek ister. Fakat, kızı “burası mahkeme yeridir”diyerek, bırakmaz.
Her ÅŸey anlaşılır. Üvey anneyi kovarlar. Sonra hep birlikte, mesut yaÅŸarlar. …
Aslında, bu hikâyede Milli KurtuluÅŸ Savaşımız anlatılmakÂtadır.
Küçük Hemşire (Manzum Hikâye)
Bir padiÅŸahın İki veziri varmış. Birinin üç oÄŸlu, diÄŸerinin üç kızı varmış. Üç oÄŸlana “üç aslanlar”, üç kıza da “üç ceylanlar” derÂmiÅŸ. Bir gün, peri sazını bulması İçin babalarından “üç aslanlar”\ göndermelerini ister. Erkek çocukların babası, pek keyiflenmiÅŸtİr. Kızların babası vezir ise, üzgün bir ÅŸekilde evine gelir ve durumu kızlarına anlatır. Büyük ve ortanca kızları, erkek kılığına girerek, peri sazını getirmek için yola düşerler. Ancak, babalarının kendiÂlerini sınamak için yaptığı eylemlerde baÅŸarısızlığa uÄŸrarlar. En son küçük kız ÅŸansını dener ve babasının yaptığı sınavı kazanaÂrak, peri sazını getirmek için yollara düşer. Kıpçak eline varınca, yaÅŸlı bir kadının evine misafir olur. Ona yüz altın vererek, saraya kapı görevlisi olarak girer. Genç Hakan henüz evlenmemiÅŸtir. Kızı görünce, bileklerindeki bilezik izlerinden cinsiyetini anlar, o an ismi Ali diye tanıtılan bu kızı Aliye olarak hayal etmeye baÅŸlar. Derdini annesine açar. Annesi, kız mı, erkek mi olduÄŸunu anlaÂmak için, diÄŸer üç erkekle yarıştırmasını söyler. Bu üç erkek, “üç aslan “lardır.
Sırası ile yağız ata binme, demir yayı çekme ve zincirli ayıyı yenme yarışları yapıldı. “Ceylan kız” bütün yarışlarda birinci oldu. Sihirli sazı alarak baba yurduna döndü ve sazı babasına verdi. Babası sevinçle saraya gitti. PadiÅŸah kızları küçük görmekle yapÂtığı hatayı anladı. Kızı çağırtıp herkesin huzurunda tahtına oturtÂtu. Kız, “ben yetkili isem, seçim yapılsın, millet meclisi oluÅŸsun, meclis beni seçerse, baÅŸkan olmayı kabul ederim” dedi. Seçimler yapıldı. Meclis açıldı. Meclis, kızı baÅŸkan seçti.
Kıpçak Ham tahtını bırakmış, aÅŸkının peÅŸinden gelmiÅŸti. AliÂye onu görünce yüreÄŸinin sesini dinleyip, onunla evlendi.
Alparslan Malazgirt Muharebesi (Manzum Piyes):
Malazgirt Zaferi keyifli bir şekilde anlatılırken, Türklüğün ve İslamiyetin birbirinden ayrılmayacağı çok güzel mısralarla dile getiriliyor.
“islamiyet bir kızdır, bekçisi Türk bir arslan! Elinde dal kılıcı, bekler onu her zaman! “


