100 Temel Eser özet | Edebiyatimiz.net / Türk Edebiyatı

Kapat !

NUTUK KİTABININ ÖZETİ

Yazan: Messy 27 Ocak 2009 Salı  
Kategori: 100 Temel eser özet

nutuk-12-liset-yeni-5KİTABIN ADI : NUTUK
Nutuk yeni Türkiye devletinin yazılan ilk tarihidir. Yazarı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yaptığı tarihi gelecekteki Türk insanına tanıtabilmek amacıyla bu kitabı kaleme almıştır.
Nutuk: Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisinin 15-20 Ekim tarihleri arasında Ankara da toplanan İkinci Kongresinde okunmuştur. Konuşma otuz altı buçuk saat sürmüştür.
Nutuk 1919′dan baÅŸlayarak 1927 ye kadar olan tarih dilimini incelemektedir. Bu dönem üç bölümde ele alınmıştır.

1. Kuva-i Milliye (Ulusal güçler) Dönemi

Nutukta yeni Türkiye Devletinin kuruluÅŸu anlatılmaktadır. Yeni Türk devletinin kurulmasındaki maksat da ÅŸu ÅŸekilde açıklanmıştır: Türk ulusunun onurlu ve ÅŸerefli bir ulus olarak yaÅŸamasıdır. Bu da tam bağımsız olmakla saÄŸlanabilir. “Ne kadar zengin olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uÅŸak durumunda kalmaktan ileriye gidemez.” demiÅŸtir ve Mustafa Kemal Atatürk ÅŸu sözleri söylemiÅŸtir “Türkün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksektir. Böyle bir ulus tutsak yaÅŸamaktansa yok olsun daha iyidir.” Diyerek kurtuluÅŸ isteyenlerin parolasının “Ya bağımsızlık ya ölüm olduÄŸunu ” söylemiÅŸtir.
Burada devlet kurmanın zorlukları görülmektedir. Atatürk Samsun’a çıktığı anda ülkenin genel durumu; Osmanlı Devletinin içinde bulunduÄŸu topluluk savaÅŸta yenilmiÅŸ Osmanlı Ordusu zedelenmiÅŸ, koÅŸulları ağır bir ateÅŸkes imzalanmış, ulus yorgun ve bitkin bir durumda, ulusu ve ülkeyi savaÅŸa sürükleyenler yurttan kaçmış, padiÅŸah ve halife soysuzlaÅŸmış, kendini ve tahtını koruyacak alçakça önlemler araÅŸtırmakta, hükümet yüzsüz, onursuz, korkak, ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta, yurdun dört bir yanındaki topluluklar devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlardı. Bu ÅŸekilde açıkladıktan sonra ulus egemenliÄŸine dayanan kayıtsız ÅŸartsız yeni bir devleti kurmak için izlediÄŸi politikayı, karşılaÅŸtığı güçlükleri bunalımları ve çatışmaları anlatmaktadır. Bu haliyle Nutuk, sömürgeci devletlerin altında yaÅŸayan uluslara kurtuluÅŸ yolunu gösteren bir yapıt özelliÄŸi taşımaktadır.

2. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi:

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920′de açılmış ve o günden sonra tüm askeri ve sivil makamların ulusun baÅŸvuracağı en yüce katın Meclis olacağını halkına bildirmiÅŸ ve Meclis, Mustafa Kemal Atatürk’ün açık ve gizli oturumlardaki bir iki gün süren açıklamaları ve konuÅŸmalarından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi BaÅŸkanı seçmiÅŸtir.

3. Cumhuriyet Dönemi :

Atatürk, İsmet PaÅŸa ile birlikte bir yasa tasarısı hazırladı. Bu tasarıdaki 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın devlet biçimini saptar maddelerini deÄŸiÅŸtirerek birinci maddenin sonuna “Türkiye Devletinin Hükümet biçimi Cumhuriyettir” cümlesini ekleyerek maddeyi deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir ve yapılan Meclis toplantısında Anayasanın DeÄŸiÅŸtirilmesi ile ilgili maddenin görüşülmesi kabul edildi. Toplantı sonunda yasa birçok milletvekilinin “YaÅŸasın Cumhuriyet” söylemleri ile kabul edildi ve böylece 29 Ekim 1923′te Cumhuriyet ilan edilmiÅŸ oldu. Daha sonra CumhurbaÅŸkanlığı seçimine geçildi. Oylamada Mustafa Kemal Atatürk toplantıya katılan yüz elli sekiz kiÅŸinin tümünün oylarını alarak CumhurbaÅŸkanı seçildi.
Nutuk sömürge ulusların bağımsızlıklarını kazanmaya yardımcı olacak bir program niteliğindedir. Bu eser okunduğunda Türk kurtuluş savaşının bir askeri savaş olduğu kadar bir düşünce savaşı da olduğu görülmektedir.
Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün halkına verdiÄŸi bir hesap pusulasıdır. Çünkü ulusal kurtuluÅŸ savaşı boyunca o halkıyla birlikte olmuÅŸtu ve halkına “Hayat demek savaÅŸ ve çarpışma demektir. Hayatta baÅŸarı yüzde yüz savaÅŸta, baÅŸarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da manevi ve maddi güce dayanır. İnsanların uÄŸraÅŸtığı tüm sorunlar, karşılaÅŸtığı tüm tehlikeler, elde ettiÄŸi baÅŸarılar toplumca yapılan genel savaşın dalgaları içinde doÄŸar.” Sözlerini söylemiÅŸ ve halkından can istemiÅŸ, halk seve seve vermiÅŸ, mal istemiÅŸ, halk seve seve vermiÅŸtir. Bunlar nerede, nasıl, niçin, harcanmış ? Nutuk halkın kafasındaki bu sorulara da açıklık getirmiÅŸtir.
Türk halkından alınan canın ve malın ülkenin iÅŸgalinden, ulusun kölelikten kurtularak onurlu, bağımsız, çaÄŸdaÅŸ bir devlet ve toplum olarak yaÅŸaması için harcandığını belgeleriyle açıklamaktadır. Atatürk bu eserinde, ulusal varlığı sona ermiÅŸ sayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniÄŸin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çaÄŸdaÅŸ bir devleti nasıl kurduÄŸunu anlatmaya çalışmış ve Türk gençliÄŸine bıraktığı kutsal armaÄŸanı ÅŸu sözlerle noktalamıştır;” Bu uzun ve ayrıntılı sözlerim tarihe mal olmuÅŸ bir devrin öyküsüdür, burada ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık saÄŸlayabilecek kimi noktaları belirtmiÅŸ isem kendimi mutlu sayacağım” demiÅŸ. Nutuk, yeni Türkiye devletinin nasıl kurulduÄŸunu merak eden tüm insanlarımızın okuması gereken bir baÅŸucu eseridir. Bundan dolayı siyasi yaÅŸantımızda olduÄŸu kadar, devlet felsefesinde de kullandığımız en baÅŸ eserdir.

Şehir Mektupları

Yazan: mahmut 07 Ocak 2009 ÇarÅŸamba  
Kategori: 100 Temel eser özet

sehir-mektuplari

2. Mektup’tan
Boğaziçi, yer yer, mesirelerini açıyor. Sefa günleri geldi. Baharın kalan kısmı, yaz başlangıcı ile birleşerek, ne pek ter­letici ne de üşütücü esen yellerle, o zarif girintinin kıyılarını ve tepelerini tazelikle kaplamış. İnsan, derhâl bir kayığa veya sandala atlayarak gün batarken tepeden tepeye aks eden renk oyunlarını, sahilden sahile vuran renkli dalgalan seyret­meye hevesleniyor. Bakış, her yanı dolaşıp durdukça, o da­racık yerde toplanan benzersiz tabii güzelliklere hayran kal­dıkça, zevk ve şenliğin buraları terk edeceğine inanamıyor. Bana kalırsa haliç, yalnız bir Sadabad’ıyla Şehir Mektupları gece, yıldızlı örtüsünü semburalara karşı övünemez. Göksu, manzaraca, ondan aşağı kalır mı? Akşam­ları süzüle süzüle vadiye sokulan sandallar, sağda solda din­lenerek gün batarken Küçüksu önüne çıktıkları zaman, su­ların coşkun akışındaki hüzünlü ilhamlar, Kâğıthane dönü­şünde bulunur, görülür manzaralardan değildir. Gönül ora­larda gecelemek, ertesi sabahı görmek istiyor.  aya yayar yaymaz hatıra, yorulmuş zihinlere fe­rahlıktan ve şenlikten ibaret bir sevinç hissi geliyor, terlemiş alınlara rahat ve huzur verecek rüzgârlar temas ediyor…

17. Mektup’tan

Ben zaten, ümmetin oruçlularından olduğum için, Rama-zan’dan pek rahatsız olmam. Bildiklerimden pek çok kişi de benim gibidir. Ne olacak? Günde beş kuruşa işkembe çor­basıyla, yarım baş suyuna salınmış söğüş ile beslenen mide­ler açlık elemine alışmış demektir. Fakat ne hâldesiniz? Bu­rasını anlamak isterim. Acaba, evde mama dadıya bir parça bir şey saklatıp güzelce yedikten ve akşama kadar sürecek katlanma gücünün dozunu düşürmemek için birkaç bardak su içtikten sonra ele teşbih alarak mı çıkıyorsunuz? Dünyada bu riyacı tavrı yutmayanlardan biri de bizim Ayazağa mektupçusudur. Ha, göreyim seni! Deyin. Size, oruçsuz olup da kendisini halka niyetli gösteren ne kadar bey, efendi, ağa, hanım var­sa hepsini birer birer seçip ayırır. Bu ustalığı ne şekilde edin­diğini sorduğumda dedi ki:
- Bundan kolay bir şey yok. Bir kere çehresine bakarım: Eğer yazar çehreli ise oruçlu, direktör simasında ise oruçsuzdur. Çünkü bu ikiden biri senenin her gününde mutlaka aç, öteki muhakkak toktur.

30. Mektuptan

Çocukluk Hatıralarına Dair
Yer altında babam bıyığı! Nedir o, bil, diye küçük iken dadınız veya komşu Habibe Molla’nın söylediği bilmeceyi halletmek İçin ne kadar zahmet çektiğinizi hatırlıyor musu­nuz? Eski kadınlar, çocukların zihinlerini bilemek için bu gibi muammalara başvururlardı. Ah! Şimdi, o kadınlar nerede? Hele, o zeki çocuklar ne oldular? O çocuklar ki bilmece söyle­nir söylenmez kaşını çatarak, parmaklarına bakarak, birden bire:
- Pırasa, derler ve orada bulunanları fevkalade dehaları­na hayran ederlerdi. Şimdi onların hepsi büyüdüler, bıyıklı, sakallı oldular, başka bilmecelerle uğraşıyorlar. Ah! Ah! İnsan, buna nasıl üzülmez? O zekâlar söndü de fitili kalmamış lam­baya döndü. Hele yer altında kınalının havuç; yer üstünde babam başının lahana; kapısını örttüm güm dedi, içeriye gir­dim bum dedinin hamam; masal masal matı tas, kaynana­mın başı daz, çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamazın pi­re; gidi gidiver, şu gidiyi tutuver, ne tatlıca eti var, tutulmaya niyeti varın balık; ben giderim o gider, önümde tın tın ederin sakal; yer altında kazan kaynarın karınca; çat burada, çat kapı arkasındanın süpürge; ne yerdedir ne gökte, cümle alem içindenin ayna; sürdüm kustu, çektim küstünün kahve; bir küçücük fıçıcık, içindedir turşucuğun limon olduğunu bilenler yaşça hayli ilerlediler.

46. Mektup tan

Bayılırım. Hayalimden geçtikçe İçim titrer: Küçük bir oda, ufak bir soba, pufa yatak, yumuşak yorgan, içinde ben! Dışarıda lapa lapa kar. Ağzımın suyu akar. Hiç durma yorga­na sarıl, yat! Denilen hava, dünyada ancak bu kadar şirin olur. Rüzgârın camları zıngırdatması, ninni gibi tesir eder. Sobanın çatırtısı gıdıklar. Fakat, mangaldan fırlayan ‘çıt’ı sevmem. Hani ya insan bazan dalar da mangalın kenarına çöker, garip ga­rip düşünürken, mesela, alt dudağının sol bıyık ucuna doğru ‘çıt’ diye bir şey yapışır, acı acı yalanır. Hoşuma gitmez. Böy­le günlerde, biraz da midenin hoş edilmesi gibi şeyler de dü­şünülür. Ben böyle olsam başka şeyler de düşünürdüm a! Herkesin kalbi bir olmaz. Baba Yaver tarhana çorbasına, latif şiş kebabına, paça böreğine, saçlı sakallı yassı kadayıfla bir­likte yenilmek üzere hurma tatlısına, tavuk suyuna, nohutlu pilava dayanamaz.

Yazar hakkında geniÅŸ bilgi için buraya basınız…. Ahmet Rasim

SİNEKLİ BAKKAL Edebiyat

Yazan: Messy 07 Ocak 2009 ÇarÅŸamba  
Kategori: 100 Temel eser özet, Roman özetleri

sineklibakkal

sineklibakkal

Bu roman, Halide Edip Adıvar’in edebî anlayışı ve sanatında yeni bir dönemin baÅŸlangıcıdır. II. Abdülhamit dönemi ÅŸartlarını fakir bir mahalle çerçevesinde anlatan bir romandır. Roman­da dönemin her kesimden insan bir arada ve tüm özellikle­riyle yer alır. Bu bakımdan, döneme her yönüyle ışık tutan çok önemli bir eserdir.

Sinekli Bakkal Kahramanları (kişileri):

Emine: Sinekli Bakkal Sokağı’nın imamının kızı, Kız Tevfik’in karısı, Rabia’nın annesidir. Babasının verdiÄŸi eÄŸitim nedeniyle oldukça tutucu ve hayata maddi açılardan bakan bir kahramandır.
Kız Tevfik: Rabia’nın babasıdır. Karısı Emine’nin aksi­ne, rahat, deli dolu, neÅŸeli bir kahramandır. Tiyatro ile uÄŸraş­maktadır.
Rabia: Ailesinden dini eğitim almış, sesi çok güzel olan bir genç kızdır. Musiki ile uğraşmaktadır. Dinine bağlı bir kişi olan Rabia, romanın başkahramanıdır. Romanda Doğu me­deniyetini temsil etmektedir.
Peregrini: İtalyan asıllı bir kişidir. Romanda musiki ile uğraşan, duygusal, hassas bir kahraman olarak işlenir. Batı medeniyetini temsil eder.
Vehbi Dede: Mistik bir kişiliktir. Kâmil insanı sembolize eder. Dinî ve şahsi özellikleri bir arada işlenir. Olgun, bilge, zarif bir kahramandır.
Diğer Kahramanlar: İmam, Zaptiye Nazırı Selim Paşa, oğlu Hilmi Bey.

Sinekli Bakakal’ın Özeti:

Olaylar İstanbul’un yoksul, mütevazi kenar mahallelerin­den biri olan Sinekli Bakkal’da geçmektedir. II. Abdülhamit dönemidir. Mahallenin, dini daha ziyade ÅŸekli anlamda yaÅŸa­yan imamının Emine isimli bir kızı vardır. Emine de tıpkı ba­bası gibi oldukça tutucu bir kahramandır. Aynı semtte yaÅŸa­yan Kız Tevfik’e âşık olmuÅŸtur. Tevfik, orta oyunlarında zen-ne(kadın) rolüne çıktığı için mahalleli ona ‘Kız Tevfik’ lakabı takmıştır. Düzenli bir iÅŸi olmayan Tevfik, uçarı bir gençtir. Fa­kat o da Emine’yi sevmektedir. Bu iliÅŸkiye Emine’nin babası karşı çıkar. Emine, ailesine raÄŸmen Tevfik’le evlenir. Bu yüz­den babası Emine’yi evlatlıktan çıkarır.
Tevfik’le Emine’nin evliliÄŸi baÅŸlangıçta güzel gider. Fakat aralarında müthiÅŸ bir hayata bakış farklılığı vardır. Tevfik sa­natkâr ruhlu bir adamdır. Karısı Emine, onu anlayacak sevi­yede deÄŸildir. Bir süre sonra, Tevfik’in bakkal olan dayısı ölür. Bakkal onun üzerine kalır. Emine, kocasını bakkalı iÅŸletmesi için zorlar. Bu iÅŸ, Tevfik’e göre deÄŸildir. İşe adapte olamaz, ki­şiliÄŸinden tavizler verdiÄŸini anlayınca iÅŸi bırakır. Bakkalı Emi­ne iÅŸletmeye baÅŸlar. Bununla beraber, bu olay aralarının iyi­ce açılmasına neden olur. Bir gün, Emine, Tevfik’in arkadaş­larına onun taklidini yaptığını görür ve anlaÅŸamadığı bu adam­dan ayrılmaya karar verir. BoÅŸanmadan hemen sonra Tevfik, Gelibolu’ya sürülür.
Emine, boÅŸanmadan az önce hamile olduÄŸunu anlar. Bo­şandıktan sonra babasının evinde kızını dünyaya getirir. Adı­nı Rabia koyar. Emine ve babası İmam, Rabia’yı sıkı bir dinî eÄŸitimden geçirirler. Bu arada, sürekli olarak babasını kötüler­ler. Rabia, babasının bir cehennemlik olduÄŸunu öğrenerek büyür. Rabia, 11 yaşındayken hafız olur. Sesi çok güzeldir. Ca­milerde, konaklarda mevlit okur. Çevresinde sesiyle ün salar. Bir gün Rabia’yı zaptiye nazırı Selim PaÅŸa dinler. Ona hayran olur ve himayesine alır. Konağında ona musiki eÄŸitimi aldırır. Rabia, Mevlevi derviÅŸi Vehbi Dede ve İtalyan müzisyen Pe-regrini’den ders almaya baÅŸlar. Bu arada, iyice yetiÅŸkin bir ki­şi olan Rabia, babasını bulur. Onun ailesinin anlattığı gibi suç­lu olmadığını anlar. Ailesini terk ederek, babasının yanına yerleÅŸir. Romanda, bir baÅŸka geliÅŸme Selim PaÅŸa’nm konağında olur. Selim PaÅŸa padiÅŸah yanlısı ve idarenin en güvendiÄŸi devlet adamlarından birisidir. Bununla beraber, oÄŸlu Hilmi, padiÅŸahın karşısında olan Genç Osmanlılar örgütündendir. Kız Tevfik de Genç Osmanlılar’in gizli neÅŸriyatını taşıma göre­vi yapmaktadır. Her ikisi de yakalanır ve sürgüne gönderilir. Selim PaÅŸa, oÄŸlunun padiÅŸaha ihanetini affetmez, sürgüne göz yumar. Rabia’yı yine korumaya devam etse de Rabia bu olay üzerine konaktan tamamıyla ayrılır ve mahallesine dö­ner.
Rabia bundan sonra babasının dükkânını iÅŸleterek ha­yatını kazanmaya baÅŸlar. İtalyan hocası Peregrini ona âşıktır. Rabia’yı bütün mevlütlerde, programlarda izlemektedir. Ra-bia’ya aynı ÅŸekilde derin bir aÅŸk duyan Vehbi Dede’nin yar­dımıyla aÅŸkını Rabia’ya anlatır. Rabia’ya olan aÅŸkının da et­kisiyle Müslüman olmaya karar verir. Daha sonra da Rabia ile evlenir.
Yıl 1908′i bulmuÅŸtur. MeÅŸrutiyet ilan edilince Kız Tevfik serbest bırakılır. İstanbul’a gelince mahalleli onu bir kahra­man gibi karşılar. Tevfik eline torununu alınca çok mutlu olur.

Esir Åžehrin İnsanları kitabı’nın özeti

Yazan: Messy 06 Ocak 2009 Salı  
Kategori: 100 Temel eser özet, Roman özetleri

esirsehir

esirsehir

Birinci Dünya Savaşı esnasında İstanbul’daki aydınların durumunu ve iÅŸgale olan tavrını ele alır.

Ana kahramanlar; Kamil Bey, Nermin Hanım, AyÅŸe,Fuat Bey, Nedime Hanım, İhsan Bey, Ahmet Bey, Niyazi AÄŸabey, Ramiz Efendi ve Fatma Hanım’dır.

Kâmil Bey: Abdülhamit paÅŸalarından Selim PaÅŸa’nın oÄŸludur. Batılı tarzda bir eÄŸitim görmüştür. Hayatının büyük kısmını batılı ülkelerde yaÅŸamıştır. Osmanlı toplu­m yaÅŸamıyla ilgili geniÅŸ bir bilgiye sahip deÄŸildir.
Nermin: Kâmil Bey’in karısıdır. Batı kültürüne hakimdir. Onun da Osmanlı yaÅŸam tarzıyla ilgili fazlaca bir bil­gisi yoktur. ZenginliÄŸe fazlasıyla önem verir.
Nedime Hanım: Milli Mücadeleye destek veren, cesa­retli bir bayan kahramandır. Karadayı adıyla bir gazete çıkarır. Korkusuz ve cesur bir kadın olarak öne çıkar.

Roman, İspanya’da yaÅŸayan Kâmil Bey ve ailesinin ülke­sine dönmesiyle baÅŸlar. Yıl, 1916′dır. Osmanlı Devleti, her geçen gün güç ve toprak kaybetmektedir. Kâmil Bey de Ba­tıda bulunduÄŸu dönemde ekonomik sıkıntılar yaÅŸadığı için, İstanbul’a, bazı emlaklarını satmak için gelmektedir. Kâmil Bey, eÅŸi Nermin Hanım ve kızı AyÅŸe, Batı kültürünü çok iyi bilmelerine raÄŸmen kendi kültürlerine fazlaca önem vermez­ler.
İstanbul’a gelen Kâmil Bey, BaÄŸlarbaşı’nda babasından kalma köşkü onartarak oraya yerleÅŸir. Bir yandan da yine ba­basından kalma mülklerle ilgili iÅŸleri takip eder. Bu esnada Galatasaray Lisesi’nden arkadaşı Ahmet’le karşılaşır. Arkada­şı, Kâmil Beyden kendilerine yardım etmesini rica eder. Kâ­mil Bey, Nedime Hanım’in çıkardığı Karadayı gazetesinde çalışmaya baÅŸlar. Anadolu’daki Millî Mücadeleye destek ve­ren Nedime Hanım ve arkadaÅŸları Karadayı gazetesi vasıtasıyla Anadolu’yla haberleÅŸmektedirler. Bu iÅŸleri yaparken Kâ­mil Bey, yavaÅŸ yavaÅŸ, ülkesiyle ilgili meselelerle ilgilenmeye baÅŸlar.
Düşman güçlerinin Anadolu’daki askerlere saldırı plan­larını ele geçiren Nedime Hanım ve arkadaÅŸları bunu Anado­lu’ya ulaÅŸtırmaya çalışırlar. Bu iÅŸi, Kâmil Bey üstüne alır. An­cak Kâmil Bey, bu planları bir sandık içinde gemiye verirken yakalanır. Çünkü, Nedime Hanım’a yardım ediyor gözüken Niyazi, İstanbul hükümetinin ve iÅŸgal kuvvetlerinin ajanlığını yapmaktadır. Kâmil Bey’i de o haber vermiÅŸtir.
Kâmil Bey, tutuklandıktan sonra birçok kere sorguya çe­kilir. PaÅŸa oÄŸlu olduÄŸu için kendisine ceza vermeyeceklerini ancak Nedime Hanım’ın yaptıklarını anlatmasını isterler. Kâ­mil Bey de Millî Mücadeleye destek veren bir kadını ele ver­menin büyük bir alçaklık olacağını düşünür ve Nedime Ha-nım’ı ele verecek hiçbir ÅŸey anlatmaz. Bu esnada Nermin ve ailenin diÄŸer üyeleri Kâmil Bey’in tutuklandığını duyunca büyük bir ÅŸaÅŸkınlık yaÅŸarlar. Ancak Kâmil Bey, sorumsuz bir aydın olmaktan, sorumlu bir aydın olmaya doÄŸru deÄŸiÅŸim ya­şadığı için kendisine yöneltilen eleÅŸtirileri fazlaca önemsemez. İstanbul Hükümeti tarafından kendisine Roma elçiliÄŸinde bir iÅŸ teklif edilmesine raÄŸmen, Nedime Hanım’ı ele vermemek için kabul etmez.

ÇaÄŸlayanlar kitabı’nın özeti,ÇaÄŸlayanlar kitabı’nın konusu

Yazan: Messy 06 Ocak 2009 Salı  
Kategori: 100 Temel eser özet, Hikaye özetleri

çaglayanlar

çaglayanlar

Milli ÅŸair unvanı verilen Mehmet Emin Yurdakul’un Türk ÅŸiirinde açtığı çığırı Ahmet Hikmet MüftüoÄŸlu ÇaÄŸlayanlar’da hikayeleriyle devam ettirmiÅŸtir. Yazar, bu eserdeki hikayele­rinde Türk destanlarından, tarihinden, faydalanmış; Trablus, Balkan, I. Dünya savaÅŸlarında yaÅŸanan olayları anlatmıştır. Ahmet Hikmet MüftüoÄŸlu‘nun  1922′de yayınlanan ÇaÄŸlayanlar adlı kitabı 18 parçadan ibarettir. Milli edebiyatımız içinde uyandırdığı milliyetçilik duygularıyla çok önemli bir yere sahiptir. ÇaÄŸlayanlar hikayelerindeki kahramanların isimleri ÅŸunlardır: Alparslan Masalı, Yarayı Kanatan, Üzümcü, Sümbül Kokusu, İnci, Yakarış, Bekir ile Tekir, AyÅŸe Kızla Vato, MaviÅŸ.

Çağlayanlar Kitabının Özeti

Sümbül Kokusu

Pazar günü, BudapeÅŸte Darülfünunu Tabiiyyat ÅŸubesinde öğrenim gören Hüseyin Arif, Macaristan’ın dar sokaklarından birinin kasvetli, dar evlerinden birinde, gazete okumaktadır. Gazetede Çanakkale Savaşı’nın gidiÅŸatıyla ilgili pek çok ha­ber vardır. İstanbul’un, BoÄŸazlar’ın her yanının sarıldığı, ülke­nin çok zor durumda olduÄŸu yazmaktadır. Hüseyin Arif, mem­leketinin düştüğü bu durumdan dolayı büyük bir hüzün için­dedir. Ülkenin cephane durumu çok eksiktir. (ÇaÄŸlayanlar) Oysa düşman askerlerine her yandan yardım gelmektedir. Onların her türlü imkânı karşısında Türk askerinin yalnızca bir göğsü, bir de bazusu vardır. İstanbul; camileriyle, mavi denizi ve göğü, mezarlıkları, surları ile gözlerinin önüne gelmektedir. Ona göre, İstan­bul’un hamalları Avrupa’nın lordlarından daha asildir. Kaldı­ğı Macar topraklarındaki sokaklara göre İstanbul’un sokakları daha nurani, daha neÅŸelidir. İçinden bir çığlık kopar. Allah’a, vatanımı düşmana çiÄŸnetme, diye yalvarır.
Bu hüzün içinde, memleketine ait neyi varsa hepsini koklar. Sonra pencereyi açar. Ev sahibi dört gün önce bir sümbül vermiÅŸtir. Pencereyi açınca duyduÄŸu sümbül koku­suyla irkilir. Sümbül saksısının üzerine kapanarak aÄŸlamaya baÅŸlar. O sırada kapı vurulur. Gelen Mehmet SiyavuÅŸ’tur. Mehmet’e sümbülü derinden koklamasını söyler. Mehmet Si-yavuÅŸ da irkilir. Çünkü sümbül, İstanbul kokmaktadır. Mart aylarında İstanbul’da iÅŸportalarda ‘bahariye kokuları ‘ diye satılan sümbül kokusunu hatırlarlar. İkisi de Ah vatan!’ der­ler. Vatanı kaybediyoruz.’ diye aÄŸlamaya baÅŸlarlar. İki genç, bir ÅŸey yapmaları gerektiÄŸine karar verir. Hüseyin Arif arka­daşına; ‘YaÅŸamak alçaklıktır. Çanakkale cephesinde ölmeliyiz.’ der. Birbirlerine sarılarak ikisi de vatan için savaÅŸmaya karar verir. İki gün içinde eÅŸyalarını satarlar. Pasaport iÅŸlemleri için gittiklerinde görevli onlara ‘Talebelerin askerlikleri ertelendi.’ dediÄŸinde, onlar büyük bir huzurla ‘Biz gönüllü gidiyoruz.’ cevabını verirler.

Padişahım Alınız Menekşelerimi, Veriniz Gülümü

Samime Hanım, kanepede gazeteleri okumaktadır. Ya­nında AyÅŸecik vardır. AyÅŸecik, Samime Hanım’in hizmetçisi-dir. Samime Hanım’ın kocası, AyÅŸecik’in de babası ve ni­şanlısı Trablus cephesine gittiklerinden beri koca evde birbir­lerine arkadaÅŸlık etmektedirler. AyÅŸecik, bu eve akrabası olan Samime Hanımın kocası TuÄŸrul Bey’in babasından haber a-labileceÄŸi ümidiyle gelmiÅŸtir. Fakat TuÄŸrul Bey de kısa zaman sonra cepheye gitmiÅŸtir.
Samime Hanım ile AyÅŸe iki dert ortağı olmuÅŸlardır. Her ikisi de her gün Allah’a cephedeki yakınları için yalvarmakta, evde matem havası esip durmaktadır. Samime Hanım, Ay­şe’ye kocasından, AyÅŸe de utanarak niÅŸanlısından bahset­mekte; böylelikle avunmaktadırlar.
Ayşe, Samime Hanıma muharebeden bir haber olup ol­madığını sorar. Samime Hanım, gazetedeki haberi okumaya başlar. Gazetede şunlar yazmaktadır:

‘On üç zırhlıya karşı bir asker’

“Salı sabahı düşman zırhlılarından on üçü Trablus’un ÅŸark tarafında kalan Hamidiye İstihkamı’nı dövmeÄŸe baÅŸla­mışlardır. İstihkamda on bir neferle bir çavuÅŸ vardı. Neferle­rin dokuzu bir müddet sonra ÅŸehid, ikisi mecruh olmuÅŸ ve saÄŸ kalan Mehmed ÇavuÅŸ isminde bir kahraman henüz parçalan­mayan birkaç topla, dünyanın hiçbir muharebesinde iÅŸitilme­miÅŸ, hiçbir memleketin tarihinde görülmemiÅŸ bir inat ve me­tanetle tek başına düşmana mukabele etmiÅŸ ve nihayet tunç toplarla beraber o pulat vücut da başına yaÄŸan yüzlerce gül­le altında parça parça olmuÅŸtur. Böyle emsalsiz erlere malik olan millet dünyanın en büyük milletidir.”
Gazetedeki haberi duyan AyÅŸe, haykırmaya ve aÄŸlama­ya baÅŸlar. Haberdeki Mehmet ÇavuÅŸ babasıdır. AyÅŸe baygın­lık geçirir. Samime Hanım, onu teskin etmeye çalışır. İkisi de abdestlerini alarak Allah’a secde ederler. Dakikalarca aÄŸlaya­rak Allah’a dua ederler. Samime Hanım, AyÅŸe’ye yatmasını ve Allah’a niÅŸanlısının yaÅŸaması için dua etmesini söyler.
AyÅŸe rüyasında niÅŸanlısı Tosun’u görür. Bir melek, onu Trablusgarb’a niÅŸanlısının yanma götürür. NiÅŸanlısının yanında ba­bası da vardır. Babası, niÅŸanlısını götürmesini, onun yerine de savaÅŸacağını söyler ve gider. AyÅŸe, Tosun’a sarılarak aÄŸlamaya baÅŸlar. Tosunla birlikte bir yere otururlar. Tosun, düşman kur­şunu askerlerimizin baÄŸrını delerken, buradan ayrılamaya­cağını söyler. Bu arada, Tosun’un her yerinden inciler akmak­tadır. AyÅŸe incileri toplayıp padiÅŸaha vererek niÅŸanlısının bede­lini vereceÄŸini düşünür ve sevinir. Tosun, düğmesini açtığında içinden mücevherler dökülmeye baÅŸlar. Tosun, ona: “Benim bedelim bu çöllerin bütün kumlarıdır. Ben bitmeyince Trablus, bitmez.” der. PadiÅŸaha bir demet çiçek götürmesini söyler. Ona son söylediÄŸi cümle: “Gönlüm diyor ki ben ÅŸehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padiÅŸaha vereceksin.”
AyÅŸe, sabah olunca hemen bahçeden çiçek toplar. Padi­şaha gidecektir. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde elinde çiçek­lerle duracak, padiÅŸah onu görünce AyÅŸe’yi yanına çağıra­caktır. O da padiÅŸaha: “Alınız menekÅŸelerimi, veriniz gülü­mü!” diyecektir. Bu düşüncelerle evden çıkar. Yolda birkaç bölük asker görür. İçlerinde Tosun da vardır. Onu görünce gözleri kararır ve oracığa düşüverir. AyÅŸe aklanmıştır. Gördüğü asker Tosun deÄŸildir. Elinde­ki menekÅŸeler de çamurun içine düşmüştür. O anda rüyada Tosun’un: “Ben ÅŸehid olmamışsam mutlaka çiçekleri padiÅŸa­ha vereceksin.” dediÄŸini hatırlar. AÄŸlayarak onun ÅŸehid oldu­ğunu anlar.

Sonraki sayfa »