2008 Aralık | Edebiyatimiz.net / Türk Edebiyatı

Kapat !

Anlatım Türlerine Göre Dilin Kullanıldığı İşlevler

Yazan: mahmut 31 Aralık 2008 ÇarÅŸamba  
Kategori: Dil ve anlatım

  • ÖYKÜLEYİCİ ANLATIM: Dil ötesi iÅŸlev
  • SANATSAL BETİMLEME: Dil ötesi iÅŸlevde.
  • AÇIKLAYICI BETİMLEME: Göndergesel iÅŸlevde.
  • COSKU VE HEYECANA BAÄžLI ANLATIM: Dilin duyguları harekete geçirme iÅŸlevde
  • DESTANSI ANLATIM: Dil alıcıyı harekete geçirme iÅŸlevinde.
  • EMREDİCİ ANLATIM: Dil alıcıyı harekete geçirme iÅŸlevde
  • ÖĞRETİCİ ANLATIM: Dil göndergesel iÅŸlevde
  • AÇIKLAYICI ANLATIM: Dil göndergesel iÅŸlev
  • TARTIÅžMACI ANLATIM: Dil göndergesel iÅŸlevde
  • KANITLAYICI ANLATIM: Dil göndergesel iÅŸlevde
  • DÜŞSEL (FANTASTİK)ANLATIM: Dil (dil ötesi iÅŸlevde )sanatsal iÅŸlevde
  • GELECEKTEN SÖZ EDEN ANLATIM: Dil (dil ötesi iÅŸlevde )sanatsal iÅŸlevde
  • SÖYLEÅžMEYE BAÄžLI ANLATIM: Dil göndergesel iÅŸlevde

Tüm Dil ve Anlatım Lise 2 Konuları için Buraya Basınız

Han Duvarları

Yazan: Messy 31 Aralık 2008 ÇarÅŸamba  
Kategori: 100 Temel eser özet, Kitap Özetleri

HAN DUVARLARI

1969′da yayınlanan Han Duvarları ile, Faruk Nafiz Çamlıbel Anadolu’dan ses getiren ÅŸairler arasında yerini almıştır. Bu eserle İstanbullu aydın ilk defa haÅŸin Anadolu tabiatı ve insanı ile karşılaÅŸmıştır. Åžiirde Anadolu manzarası bütün ay­rıntılarıyla ÅŸairin bakış açısıyla ortaya serilir.

Han Duvarları Şiir Kitabından Seçmeler:

HAN DUVARLARI

Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı, Güneşli bir
havada yaylımız yola çıktı… Ben gurbetten gurbete
giden yolun üstünde Ben üç mevsim değişmiş
görüyordum üç günde. Uzun bir yolculuktan sonra
İncesu’daydık, Bir handa, yorgun argın, tatlı bir
uykudaydık. Gün doÄŸarken bir ölüm ru’yasıyle
uyandım! Baş ucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

Garibim, namıma Kerem diyorlar
Aslı’mı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben.

Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında, Korkarım,
yaya kaldın bu gurbet çıkmazında. Ey Maraşlı
Şeyhoğlu, evliyalar adağı! Bahtına lanet olsun
aşmadmsa bu dağı. Az değildir, varmadan senin
gibi yurduna, Post verenler yabanın hayduduna,
kurduna! Arabamız tutarken ErciyeÅŸ’in
yolunu: ‘Hancı, dedim, bildin mi MaraÅŸlı ÅžeyhoÄŸlu’nu?’
Gözleri uzun uzun burkulu kaldı bende, Dedi.

- Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!

Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip ÅžeyhoÄŸlu buradan geçmemiÅŸti…
Gönlümü Maraşlınm yaktı kara haberi. Aradan
yıllar geçti, işte o günden beri

Ne zaman yolda bir hana rastlasam irkilirim.
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim, Ey
köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar! Ey
garip çizgilerle dolu han duvarları, Ey hanların
gönlümü sızlatan duvarları…

ÇOBAN ÇEŞMESİ

Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi.
Ey suyun sesinden anlayan baÄŸlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi?

Gönlünü Şirinin aşkı sarınca Yol
almış hayatın ufuklarınca, O hızla
dağlan Ferhat yarınca Başlamış
akmaÄŸa çoban çeÅŸmesi…

O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi,
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi!

Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu,
Kerem’in sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaÅŸ gönderen bu…
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.

Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda
Bir susuz yolcu yok ÅŸimdi daÄŸlarda.
Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi.

Ne şair yaş döker, ne âşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar:
Beyhude seslenir, beyhude çağlar
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi!

Sunum ve Özellikleri

Yazan: mahmut 31 Aralık 2008 ÇarÅŸamba  
Kategori: Dil ve anlatım

İnsan hayatı, bir toplumun içinde mevcuttur. Bu toplumda her an insanlarla iletişim içindeyiz.

Konuşurken, yazarken, bakarken, velhasılı her zaman bir iletişimle, bir sunumla karşı karşıyayız.

Lokantayı seçerken bile garsonların servisine dikkat ederiz. Garsonun dış görünüşü, işteki ustalığı, müşteriye karşı tavrı o lokantayı seçmemizde birinci derecede etkilidir. Yemekler çok güzel ve kaliteli olabilir; ancak onu sunan bunu gerektiği gibi sunmuyorsa yani kendisi bal; yüzü sirke satıyorsa, yemekler ne kadar kaliteli olsa da asla bir daha orayı tercih etmeyiz.

Öğretmenlerimiz derslerde cd, vcd, tepegöz, slâyt, internet, bilgisayar gibi teknolojilerden yararlanırlarsa; dersi daha iyi sunmak için gayret ederlerse bizim dersi daha iyi anlamamızı sağlarlar.

Sonuç olarak hayatımızın her köşesinde karşılaştığımız sunum konusunu bilmek ve en etkili biçimde kullanmamız gerekir.

Bilgileri yenileyen, pekiştiren, hatırlatan, önemli nokta/an öne çıkaran; bir çalışma sonucunu açıklayan; laboratuar araştırmalarını sunan, anket sonuçlarını ifade eden; önemli olay ve olguları dile getirmek üzere yapılan konuşmalara sunum adı verilir.

Sunumda amaç; bilgileri yenileme, araştırma ve anket sonuçlarını değerlendirme, bilime katkıda bulunmadır. Sunumlarda dinleyici kitlesinin, konuya ilgi duyan kişilerden oluşur ve sunumda eldeki teknik imkânlardan yararlanmaya özen gösterilir

Sunumdan Önce Yapılması Gerekenler

Sunumu yapan kişinin sunumdan önce bazı noktalara dikkat etmesi gerekir.

  • Öncelikle bir konu seçilmelidir. Bu konu güncel olmalıdır.
  • Sunumun hazırlığında bol ve deÄŸiÅŸik kaynaktan yararlanmak faydalıdır.
  • Sunum yerinin daha önceden görülmesi gerekir.
  • Prova yapma, kullanacağı malzemelerin kontrolü sunumu yapan kiÅŸinin amacına ulaÅŸmasında yararlı olacaktır.

Sunum Sırasında Yapılması Gerekenler

  • Sunum esnasında ciddi, ağırbaÅŸlı, temiz ve derli toplu görünüm önemlidir.
  • Sunum yapacak kiÅŸi konuÅŸma anında ses tonuna, jest ve mimiklerine, sahneyi veya kürsüyü rahat kullanmaya özen göstermelidir.
  • KonuÅŸmacının dinleyicilerle, baÅŸta bakışlar olmak üzere, vücut diliyle iletiÅŸim kurması daha etkili olur.
  • KonuÅŸmacı ses ve kelimelerin doÄŸru telaffuza özen göstermesi gerekir.
  • Sunumda, bilgisayar, cd, disket, projeksiyon cihazı, slayt makineleri, mikrofon gibi teknolojik araçlardan faydalanabiliriz.
  • Görsel malzemenin en az espri kadar konuÅŸmanıza ilgi ve tat katacağını unutmamalıyız.

Görsel Malzemenin Kullanılış Amacı

  • Dinleyicilerin verilen bilgileri iyi algılamaları için
  • Fikirleri, kavramları vb. anlatırken zaman kazanmak için
  • Yanlış anlamalardan kaçınmak için
  • Fikirleri saÄŸlamlaÅŸtırmak için
  • Tat ve espri katmak için

İyi hazırlanmış görsel malzemeyi, konuşmacı konuyla güzel ve uyumlu bir şekilde kullandığı zaman başarılı olur. Aksi durumlarda görsel araçlar dinleyicinin dikkatini dağıtabilir. Başka konuşmacı görsel malzeme kullanıyor diye değil, sizin konuşmanız görsel malzeme gerektiriyorsa kullanmalısınız.

Rakamlar, söylendiklerinde anlaşılmaları güç şeylerdir. Görsel olarak sergilendiklerinde daha kolay anlaşılır. Konuşmada; %55 görüntü, %38 ses, %7 sözler etkili olduğuna göre buradan slaytın önemi daha iyi ortaya çıkar..Bu yüzden sunum esnasında, slaytlarda, konunun önemli yönlerini belirten özlü, açık ve etkili ifadeler yer almalıdır.Slayt metinlerini dinleyiciler dikkatle okurlar.Slaytlarla konuşma eş zamanlı olarak verilmelidir.

Sunumda, gerektiğinde daha önce hazırlanmış bazı belgeler, grafikler ve şekiller kullanılabilir. Malzemeleri bir başkası kullanacak ise konuşmacı ile malzemeleri kullanan kişi arasında uyum kaçınılmazdır.

Sunumda gereksiz ayrıntılara girilmemesi gerekir.

Sunum Sonrası Yapılması Gerekenler

  • Sunum yapan konuÅŸmacı sunumdan sonra dinleyicilerin soru sormalarına müsaade etmelidir.
  • KonuÅŸmacı sorulan sorulara tartışmaya girmeden doyurucu,açık ve net cevaplar vermelidir.

Tüm Dil ve Anlatım Lise 2 Konuları için Buraya Basınız

Tartışma ve Tartışma Çeşitleri

Yazan: mahmut 31 Aralık 2008 ÇarÅŸamba  
Kategori: Dil ve anlatım

Bilgi, paylaşarak çoğalır. Eğer ilk insandan bu yana insanlar düşüncelerini birbirleriyle paylaşmasalardı doğru, iyi ve güzeli bulamazlardı. Bilimin ve teknolojinin gelişmesini de bu bilgi paylaşımına borçluyuz. Bütün bunlar da tartışmayla olur. Tartışma, bir nevi paylaşmadır. Her şeyin zıttıyla var olduğunu düşünürsek, tartışmada her düşüncenin karşıtını alarak zenginleşir. Tartışmayla analiz ve sentez yeteneğimizi geliştiririz. Kısaca tartışma olmasaydı insanlık gelişmez, hayat tekdüze, renksiz ve tatsız olurdu.

Bir sorunun tartışılarak çözülebileceÄŸine inanıyoruz. Bir konu enine boyuna tartışılarak artıları, eksileri ortaya konur. Böylece bir uzlaÅŸma saÄŸlanabilir.”DoÄŸrular, düşüncelerin çarpışmasıyla ortaya çıkar.” sözü, tartışmanın önemini ortaya koyan bir sözdür. İnsanlar, farklı farklı düşüncelere sahiptir. “Akıl akıldan üstündür.” derler atalarımız. Buradan hareketle farklı fikirlerin ortaya konduÄŸu tartışmalarda bizim bilmediÄŸimiz veya farklı açıdan bakmadığımız fikirleri görme imkânı bulabiliriz. Böylece paylaşılan bu fikirler bizleri doÄŸruya ulaÅŸtırır.

Tartışma, bir konu çevresinde lehte ve aleyhte karşılıklı düşünceleri ortaya koyma, problemlere cevap ve çözüm bulma; gerçek, doğru, iyi ve güzel olanı birlikte aramaktır. (Doğru, iyi ve güzelin zamana bağlı olduğunu unutmamak gerekir.)

Tartışmada; karşılıklı saygı ve hoşgörü, nazik, toleranslı, sabırlı olma; konuşma kurallarına, verilen zamana ve sıraya uyma amaca ulaşmada yararlıdır.

Tartışmada bir konuda edinilmiş peşin hükümlerin, önceden alınmış kesin kararların, bilineni farklı cümlelerle devamlı tekrar etmenin, konu dışına çıkmanın tartışmaya yarar sağlamayacağı açıktır.

Tartışmayı yöneten bir başkana ihtiyaç vardır. Başkanın; konuyu ortaya koyup sınırlaması; konuşmacıların konu dışına çıkmalarını, konuyla ilgisiz ve gereksiz konuşmalarını engellemesi, konuşmacıların birbirini suçlamaya yönelik konuşmalarına izin vermemesi, tartışmanın kurallarına uygun yürütülmesini ve bir sonuca ulaştırılmasını, bu sonucun da bir rapor haline getirilmesini sağlaması gerekir.

Bazı tartışmaların sonuçları yalnızca basın aracılığıyla duyurulur; bazıları ise basına ve halka açık olur. Dinleyicilerin huzurunda, dinleyiciler için gerçekleştirilen bu tartışmalarda konuşmacılar tartışma konusundaki bilgi, birikim, görgü, düşünce ve kanaatlerini halka iletirler; onları bilgilendirmeyi, yönlendirmeyi amaçlarlar. Bu tip tartışmalarda kamuoyu yaratma endişesi konuşmacı-dinleyici ilişkisini belirleyen önemli faktördür.Tartışmalar düzenleniş amaçlarına, hedef dinleyici kitlesinin zevk, kültür ve anlayışına göre değişik nitelikler kazanır.

Tartışmalarda dil, gönderme ve anlatım iÅŸleviyle kullanılır. Burada dilin çift iÅŸlevliliÄŸinden söz edebiliriz. Mesela “Açık oturum, bal rengi, ipek böceÄŸi, karış karış, ruh bilimi, un helvası, yaban gülü. Bunların her biri birer birleÅŸik kelimedir. BirleÅŸik kelime, çünkü iki söz bir araya geliyor ve tek bir kavrama karşılık oluyor. Ama bu tek kavramı oluÅŸturan sözlerden her biri kendi anlamını koruyor. Bunlar ayrı yazmakla bir kelime olma özelliÄŸini yitirmez.” cümleleri dilin gönderme iÅŸlevi olan cümlelerdir.

“TeÅŸekkür ederim Sayın BaÅŸkan. Burada oturan hocalarımızın hepsi bizden oldukça büyük ve bazıları ÅŸahsen hocam oldular. Bu yüzden incitici veya kıncı ÅŸeyler söylemem tabi ki beklenemez.” Cümlelerinde ise dil, anlatım iÅŸleviyle kullanılmıştır.

TARTIŞMA ÇEŞİTLERİ

MÜNAZARA

Birer cümle halinde ifade edilen bir tezle antitezin, iki grup arasında bir hakem heyeti (jüri) huzurunda tartışıldığı konuşmalara münazara denir. Tartışmalarda yarışma kaygısı olmadığı halde, münazaralar birer fikir ve söz yarışmasıdır.

Tartışmalar için geçerli olan kurallar, münazaralar için de geçerlidir.

Bir başkan yönetiminde, jüri önünde yapılan münazarada gruplardaki konuşmacı sayısı bir ile dört arasında değişebilir. Her grup kendi grup sözcüsünü (veya başkanını) önceden belirler. Münazaranın uygulanış şekilleri arasında küçük farklılıklar olmakla birlikte grup sözcüleri sırasıyla gruptaki arkadaşlarını tanıtırlar ve konuyu hangi yönlerden ele alacaklarını belirtirler. Daha sonra grup üyeleri konuşmalarını yapar. Son olarak sözcüler savunmalarını yaparak münazarayı bitirirler. Jüri, konuşmacıların hazırlıklarını, savunmalarını ve konuşmadaki başarılarını göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yapar ve galip tarafı belirler. Münazaralar genellikle sınıf ortamında yapılan tartışmalardır.

BİLGİ ŞÖLENİ (SEMPOZYUM)

Bir konunun çeşitli yönleri üzerinde, aynı oturumda, konunun uzmanı değişik kimseler tarafından (çoğunlukla akademik konularda) yapılan seri konuşmalara bilgi şöleni (sempozyum) denir.

Bilgi şöleni, diÄŸer konuÅŸma türlerine göre daha ilmi ve ciddi bir sohbet havası içinde geçer. KonuÅŸmacılar, konuyu kendi ilgi alanları açısından ele alırlar. Mesela, Yunus Emre konulu bir bilgi şöleninde konuÅŸmacılardan biri onun yaÅŸadığı dönemdeki siyasi geliÅŸmeleri ele alırken; bir baÅŸkası Yunus Emre’nin ÅŸiirlerindeki insan sevgisinden bahsedebilir.

Bilgi şöleninde amaç, konuyu tartışmak değil, uzmanları tarafından olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilerek konuya bir çözüm üretmektir. Konuşmaların sonunda oturum başkanı, konuyu özetler ve çıkan sonucu dinleyicilere aktarır.

Bilgi şölenini, oturum başkanı yönetir. Konuşmacı üyelerin sayısı üç ile altı arasında değişebilir.

Üyelerin konuşma süreleri genellikle beş dakikadan az, yirmi dakikadan çok olmaz. Bilgi şöleni, konunun önemine ve uzunluğuna göre oturumlar halinde, ayrı salonlarda birkaç gün boyunca da sürebilir. Bu nitelikteki konuşmalar genellikle akademik konularda olur.

AÇIK OTURUM

Geniş halk kitlelerini ilgilendiren bir konunun, uzmanlarınca bir başkan yönetiminde dinleyici grubu önünde tartışıldığı konuşmalara açık oturum denir. Açık oturum, büyük bir salonda dinleyiciler önünde yapılabileceği gibi stüdyoya davet edilen dinleyiciler önünde veya dinleyici grubu olmadan da radyoda ya da televizyonda yapılabilir.

Konuşmacı sayısının üç veya beş kişi olarak tespit edildiği açık oturumlarda başkan önce konuyu açıklar, sonra konuşmacıları tanıtır ve sırayla söz verir. Başkanın konu hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Başkan, sırasıyla ve dönüşümlü olarak konuşmacılara sorular yöneltir, gerektiğinde kısa bir değerlendirme yapar. Tartışma boyunca tarafsız olmak, konuşmacılara verilen süreyi dengeli bir şekilde ayarlamak, tartışma kurallarının dışına çıkılmasını engellemek başkanın görevleri arasındadır.
Açık oturumun süresi konuya göre ayarlanmalıdır.

PANEL

Toplumu ilgilendiren bir konunun dinleyiciler önünde, sohbet havası içinde, uzmanları tarafından tartışıldığı konuşmalara panel denir. Açık oturum ile panel özellikleri yönüyle birbirlerine çok benzerler. Hatta bazı kitaplarda panel ile açık oturum aynı konuşma türü olarak verilir. Arada sadece üslup farkı vardır.

Panelde amaç, bir konuda karara varmaktan ziyade sorunu çeşitli yönleriyle aydınlatmak, farklı görüşlerle farklı anlayışları ortaya koymaktır.

Panelde de bir başkan bulunur. Konuşmacı sayısı 3 ile 6 arasında değişebilir. Konuşmacılar, uzmanı oldukları konunun ayrı birer yönünü ele alırlar. Konuşmalar, açık oturumda olduğu gibi başkanın verdiği sıraya ve süreye göre yapılır.

Panelin sonunda, dinleyiciler panel üyelerine soru sorabilirler. Tartışma dinleyicilere de geçerse o zaman tartışma, forum şekline dönüşür.

FORUM

Bir başkanın yönetiminde, toplumu ilgilendiren bir konuda, farklı gruplardan oluşan dinleyicilerin söz sırası alarak konuşma kuralları içerisinde yaptıkları tartışmalara forum denir.

Forum, panelin devamında yapılacaksa başkan, panelin süresini bir saat; forumun süresini de yarım saat olarak sınırlayabilir. Bu durumda, panelden sonra forum yapılacağı konuşmalara başlanmadan duyurulmalıdır.

Forum, toplu tartışmaların başlı başına bir çeşidi sayılmamakla birlikte, dinleyicilerin konu üzerinde daha aktif ve farklı bakış açılarıyla düşünmelerini sağlar. Foruma davet edilen uzmanların görüşlerine de müracaat edilerek ortaya çıkabilecek yanlış anlayışların önüne geçilir.

Esasen forumda amaç belli kararlara varmak değil, konuyu değişik anlayışlarla, farklı boyutlarıyla orta¬ya koymaktır.

Forumda söz alan dinleyiciler, konuyla ilgisi olmayan özel sorunlarına değinmemelidir.

Sorular kısa, açık ve net olmalı, tartışma saygı kuralları içerisinde, kıncılıktan uzak, samimi bir hava içerisinde yapılmalı, tartışmadan beklenen amaca yardımcı olunmalıdır.

Tüm Dil ve Anlatım Lise 2 Konuları için Buraya Basınız

Suyu Arayan Adam

Yazan: Messy 31 Aralık 2008 ÇarÅŸamba  
Kategori: 100 Temel eser özet

Aydemir, Suyu Arayan Adam isimli eserinde, çocuklu­ğundan itibaren hayat hikâyesini ayrıntılı bir ÅŸekilde anlat­mıştır. Eser birçok açıdan dikkati çekmiÅŸ ve çok okunmuÅŸtur. Eserin okunmasında hem kullanılan dil ve üslup hem de ya­zarın hayat hikayesinin çok renkli olması etkili olmuÅŸtur. Ya­zar, eseri çok samimi ve duru bir Türkçe ile kaleme alır. Edirne’de dünyaya gelen yazar, hayatının deÄŸiÅŸik dönemlerinde farklı siyasi görüşleri benimser, SoÄŸuk SavaÅŸ döneminde İde­alleri uÄŸruna yolculuklar yapar, yargılanır, hapis yatar, devlet kademelerinde görevler yapar ve sonunda emekli olur. İşte yazar bütün bu yaÅŸadıklarını, hayallerini, düşüncelerini ve se­yahatlerini çok baÅŸarılı bir ÅŸekilde anlattığı için eser çok okun­muÅŸtur.
Eserden bazı bölümler şöyledir: Ergenekon, Åžu Bilinme­yen Anadolu, Kızıl Elma, Rus Ovası ve Rus MistiÄŸi, Çin Asrı, İnkılabın Emrinde, TopraÄŸa Dönüş… Konulardan da anlaşıla­cağı gibi yazar yaÅŸadıklarını anlatırken çeÅŸitli dönemlerde pe­şine düştüğü ideoloji ve ideallerini de anlatmıştır.

SUYU ARAYAN ADAM’dan

Bir Çocuk Ruhunun ilk Dokuları

Bizim mahallemiz bir muhacir mahallesiydi. Kırım’dan, Dobruca’dan, Tuna kıyılarından, zaman zaman harple, katli­amlar içinde kopup gelen göçmen selelerinin artıkları, yüz el­li iki yüz yıldan beri hemen daima yenilen ordular ve daima gerileyen sınırlarla beraber adım adım çekilerek buralara ka­dar sürülmüşlerdi.
Bir zaman bir imparatorluğun, o geniş Osmanlı Devleti­nin başşehri olan Edirne, şimdi artık bir sınır kalesiydi. Şeh­rin kenarını çeviren bağlık tepelerde yer yer tabyalar, istih­kâmlar sıralanıyordu. Eski İmparatorluğun yeni sınırları ise, şehrin kuzey ufkunda görülen alçak dağlar üzerinde doğudan Batıya uzanıp gidiyordu.
Hâlbuki, Edirne bir devlete baÅŸÅŸehir olduÄŸu zamanlar, buralarda oturup dünyanın yarısına; Almanya’dan İran içine, Hint Denizi’ne, Polonya’dan, Ukrayna’dan HabeÅŸistan’a ka­dar hükmetmiÅŸ olan padiÅŸahların saray harabeleri, bizim kenar mahallemizin hemen karşısında, ÅŸimdi kurumaya yüz tut­muÅŸ bir nehrin iki eliyle kucakladığı yeÅŸillik kenarında yatı­yordu.
Bizim göçmen mahallemizin, her biri bir başka yerden göçüp gelen her ailenin, konup göçtüğü yerlere ait ayrı bir hi­kâyesi vardı. Sınırların ötesinden sızan yeni göçmenlerle ma­hallenin halkı gün geçtikçe artardı. Bu yeni gelenler yuvaları­nı, topraklarını doğdukları yerlerde bıraktıktan sonra, zahire, kap kaçak, yorgan döşek namına ve alabilirse iri öküzlerin çektiği ağır arabalara atarlar, yollara dökülürlerdi. Kadınlarla çocuklar bu yüklerin üstüne bindirilirdi.
Bu periÅŸan kafileler, eski İstila ordularını Balkanlar’dan, Tuna’dan ve daha ötede yerleÅŸip, bakraçlar sarkan bu gıcırtılı arabalarla, asırlarca süren bir egemenliÄŸin ellerinde kalan bu hazin artıklarını geriye doÄŸru taşıyorlardı.
Zaten yakın olan sınırlardan bu yana geçmekle, muhacir kâfirlerinin kenar mahallemizi çeviren çayırlığa çökmesi bir olurdu. O çayırlar ki vaktiyle, bu dönenlerin dedelerinin uzak ülkelere, Balkanlar’a, Tuna’ya ve daha ötelere yayılmak için yola çıkarken toplandıkları, saflarını düzdükleri, geçitlerini gösterdikleri meydanlardı.
Kenar mahallemizin sokaklarında zaman zaman:
- Çocuklar! Muhacirler gelmiş, diye sesler dolaşırdı. Ma­hallenin çocukları hep birden çayırlığa koşardık. Bu çayırlık, belki yüz, yüz elli yıldan beri göçmenler için bir konak yeri ol­muştu. Burada arabalar halka halka dizilirdi. Öküzler, man­dalar bunların etrafına çökerlerdi. Uçları araba kanatlarına tutturulmuş kilimlerden, çarşaflardan odacıklar kurulurdu. Ya­taklar serilirdi. Ateşlerde tencereler kaynardı.
Yeni gelen göçmenlerin çocuklarıyla bizim kenar mahal­lenin küçükleri arasında hemen arkadaşlık başlardı. Çünkü yeni gelenlerin söyledikleri kasaba, köy isimlerini biz daha önce işitmiş olurduk. Hatta aramızdan onlarla hemşehri, kom­şu çıkanlar da bulunurdu. Çünkü bizim de ailelerimiz vaktiy­le oralardan kopmuştu. Onların geçtiği yollardan geçmişti. Şimdi onların konakladıkları bu çayırda konaklamışlardı.
Yeni gelen göçmenlerin, hemen ertesi gün, kimisi hükü­mete başvurur, kimisi hanlarda, kahvelerde, eski gelen hem­şehrilerinin dağıldıkları, yerleştikleri köyleri, kasabaları soruş-tururlardı. Ondan sonra kafilenin çözülüşü başlardı. Birkısmı yakın yerlere dağılırdı. Birkısmı yeniden yollara düzülürdü. Arta kalanlar kenar mahallenin bir ucuna yerleşerek mahal­leyi genişletirdi. Bu yerleşme için, kırlardan kara çalı, böğürt­len, yahut güvem dikeni, bataklıklardan saz demetleri taşınır­dı. Sonra etrafı çitle çevrilen bir avlunun ortasına, üstü sazla örtülü küçük bir kerpiç, hatta çit kulübe yaparlardı.
Böylelikle daha birkaç gün geçmeden mahallede yeni bir baca tüterdi. Onun da dumanı mahallenin dumanlarına karı­şırdı. O evin de çocukları mahalle çocuklarının aralarına gi­rerlerdi.
Ben de bir göçmen çocuğuydum. Bu göçün hikâyesi Tu­na kıyılarında başlar, bu kenar mahallede biterdi. Hikâye ol­dukça basitti. Fakat işin üzerinden, o zaman otuz yıl kadar geçtiği hâlde, babamın gönlünde bu hatıra hâlâ tazeliğini muhafaza ederdi:
O tarihten otuz yıl kadar evvel, 1877′de Ruslar Tuna’yı geçince, Deliormanda sarsılmıştı. Biz Deliorman’danmışız. Babam kalabalık bir ailenin çocuÄŸu imiÅŸ. Bu aile, gece kapı­lar kapanınca, etrafı çevrilmiÅŸ bir küçük kaleye dönen bir çift­likte yaşıyormuÅŸ. Evler, ahırlar, samanlıklar büyük bir avlu­nun etrafına diziliymiÅŸ. Köpekler gece çiftliÄŸi beklermiÅŸ. Sa­bahın alaca karanlığında hayat baÅŸlarken, avlunun içi öküz­ler, inekler, kazlar, davarlarla dolarmış. Ona göre de geniÅŸ toprakları varmış.

Fakat Tuna’da harp patlayıp da Tuna’yı aÅŸan Kazaklar bu toprakların sınırlarında gözükünce bu çiftlik de boÅŸalmış. Kazakların atları, göçmenlerin öküz arabalarından daha çe-vikmiÅŸ. Bir gün, kaçan kafile baskına uÄŸrar ve parçalanır. Be­nim çocukluÄŸumdaki gibi buralara kadar ulaÅŸabilen göçmen­ler, kenar mahallemizin yanında arabalarını çözdükleri za­man babamın kırk kiÅŸiyi aÅŸan ailesinden, arabadaki ihtiyar anasından baÅŸka yanında kimse kalmamış. Kaybolanların iz­leri ve akıbetleri hiçbir zaman belli olmadı.
Anamın göç hikâyesi biraz daha kısaydı. Onun babaları, Batı Trakya’nın, Bulgaristan’a kalan daÄŸlık bölgesinde, bir köyde yaşıyorlarmış. Oralar elimizden çıkınca, bölgenin bü­tün Türkleri gibi onlar da yavaÅŸ yavaÅŸ yurtlarını bırakmışlar.
Sonraları çeÅŸitli akrabalık baÄŸları ile baÄŸlandığımız ailele­rin de hikâyeleri bizimkilere karıştı. Mesela bu ailelerden biri, Bulgaristan’ı ikiye ayıran Balkanlar’ın bir geçidinde yaşıyor­muÅŸ. Tuna’yı aÅŸan Ruslar daha buraya gelmeden, köyde ya­şayan Bulgarlar isyan etmiÅŸler. Kilisede çanlar çalınmış. Ön­ceden ve gizlice hazırlanan teÅŸkilat derhâl meydana çıkmış. Neferler, çavuÅŸlar, zabitler peyda olmuÅŸ. İsyancılar önce kara­kolu basmışlar. Kuleye kendi bayraklarını çekmiÅŸler. Köyün yaÄŸması kolay olmuÅŸ. Kadınlara dokunmamışlar ama ileri ge­len insanları birer birer temizlemiÅŸler.
Bu hikâyeyi bize anlatan kadın akrabamız, kendi babası­nın, başı kesilirken zahmet çekmesin diye, kürkünün yakasını nasıl kıvırarak kendini almaya gelen isyancılara nasıl teslim olduğunu anlatırdı.
İsyancılar o arada çok insan temizlemiÅŸler. Fakat bir Türk askeri kolu, köyü bir aralık kurtarınca, arta kalanların göçü baÅŸlamış, göç kollan hücumlar, baskınlarla sapa yollara dö­külmüşler. Nihayet saÄŸ kalanlar, uzun maceralardan sonra bu mahallenin kenarına varmışlar…

Kaldı ki kim bilir nerelerden ve ne zamanlardan beri akıp gelen bu kopuk göçmenin, bu sınır kenarına yerleşmekle so­nu gelmiş sayılmıyordu. Burası sadece bir konak yeriydi. Ye­ni harpler, yeni yenilgiler, yeni göçler olacaktı.
Mahallede herkes bir gün olup buradan da göçüleceğine inanıyor, o günü bekliyordu. Hoca hanım denilen bir yaşlı kadın vardı ki bizim mahalleye başka bir mahalleden misafir gelirdi. Fakat gelince de her evde istediği kadar kalırdı.
Onun mahallede bulunduğu zamanlar gece toplantıları daha kalabalık olurdu. O herkesi tanırdı. Her şeyi bilirdi. Yarı sofu, yarı meczup, yarı derviş bir kadındı:
- Müslümanların evveli Şam, ahiri Şam, derdi.
Bu sözleri dinleyenler, yakında Åžam’a kadar göçüleceÄŸi­ne inanırlardı.
- Edirne, sudan, İstanbul ateşten batacak, derdi.
Buna da herkes inanırdı. Hatta Osmanlı Devletinin sonu­nu da haber verirdi:
- İnneke Hamidün Mecid, derdi. Bunu da şöyle tefsir ederdi:
- Bu devletin son padiÅŸahı Sultan Hamid olacak. Sonra bir Mecid gelecek ama, o artık padiÅŸah sayılmayacak…
Bizim bu kenar mahallemizin yerinde şimdi hemen he­men yeller esmektedir. Harpler, göçler ve ihmaller sonunda boşalan ve enkazı yıkıcılar tarafından taşınan evlerimizle bah­çelerimizin yerini şimdi baldıranlar, dikenler, sert, pis kokulu mürver ağaçlan ve bir mezarlık ıssızlığı almıştır.
Hoca hanımın ÅŸom aÄŸzı ne vakit kapanmıştır bilmiyo­rum. Ama memleketin batı sınırı, Edirne’nin âdeta son evle­rine kadar sokulduktan sonra ÅŸimdi oralarda baykuÅŸlar, ken­dilerine tüneyecek, istedikleri kadar harabe bulabilmektedirler. Edirne’yi her istikamette saran ve saatlerce süren bakım­lı baÄŸların yerini, ÅŸimdi bir bozkır çıplaklığı örtmüştür. Mamur konakların yıkıntıları arasında davar sürüleri dolaşır. Vaktiyle uçtan uca uzanan kışlaların çökmüş damlan altında, dizi dizi kof pencere delikleri ruha korku verirler. Bu harabeler or­tasında tüneyen bir avuç insanın üstünde ise, dünyanın en güzel kubbeleri ve en ince minareleri hazin bir tezat içinde yükselirler.
Ayin yaklaştıkça, tekke halkının gidiş gelişleri artardı. Bun­ların her birini uzaktan birer birer tanırdım. Fakat beni en çok ilgilendiren bahçıvan dedeydi. Dede belki altmış, belki yetmiş yaşlanndaydı. Haydariyesi, temiz Mevlevi kıyafeti içinde mü­barek bir yüzü vardı. Onu daha yakından görebilmek için, bazen konak bahçesini çeviren taflanlarla menekşe güllerinin arasına saklanır, gözetlerdim.
Dede bahçede daima yapacak bir ÅŸeyler bulurdu. Tarh­ları kabartırdı. Gülleri, karanfilleri temizlerdi. Fideler dikerdi. Çiçekleri sulardı…
Bana, Dede daima bir ÅŸeyler okuyor gibi gelirdi. Belki ilahîler, belki dualar… Namaz vakti gelince, asma çardağına asılı hasır seccadesini indirir, havuzun kenarına sererdi. Na­mazdan sonra ellerini Allah’a açarak uzun, derin yakarışlara dalardı…
Ona baktıkça gözlerimin önüne kendi babam gelirdi. Ba­bam da hizmetinde bulunduÄŸu konağın bahçesinde böyle çalışırdı. Onların yüzleri gibi herhalde ruhları da birbirlerine benzerdi. Babamın da toprağı iÅŸler, tarhları çapalarken, dilin­den dualar düşmezdi. O da yaseminlerle mor salkımların sar­dığı çardağın gölgesinde namazlarını kılardı. Sonra ellerini Allah’a açıp başını göğsüne eÄŸdiÄŸi zaman, onun da yakarış­ları, duaları, uzun bir kendinden geçiÅŸ hâlini alırdı. Onun da yüzünde tıpkı bahçıvan Mevlevi Dedesi’nde olduÄŸu gibi, imanın ve ümidin mübarek sükûnu vardı.

Babama da bahçıvan derlerdi. Bahçıvan Mehmet Ağa denildiği zaman, sakin, kemalli, inanılan ve sayılan bir insan hatra gelirdi. Bahçıvanlık onun sanatı değil, dini gibiydi. Bu­nu evimizin halkı için de sanki bir din hâline getirmişti.
Babam da bahçıvan Dede gibi çiçeklerin arasında gömül­düğü zaman kendinden geçerdi. Onlarla sanki konuşurdu. Biraz da kendi eseri olan bu yaratıkları, sanki çocukları gibi kendinden birer parça sayardı. Tıpkı çocuklarında olduğu gi­bi, cins cins çiçeklerde de ayrı ayrı tabiatlar, ayrı ayrı arzular seçerdi. Onların heveslerine, saadetlerine yetişmeye çalışırdı.
Ona en çok üzüntü veren şey, çiçekleri koparmaktı:
- İnsan gibi, çiçeğin de sonuna kadar yaşamak hakkıdır! derdi.

Ergenekon

Balkan Harbi’nin getirdiÄŸi çöküntü tamdı. Bu sefer Os­manlı Avrupa’sı vilayetlerindeki Türkler, hatta göç etmeye bi­le vakit bulamamıştır. Baskınlar, yaÄŸmalar ve toptan öldür­meler içinde amansız bir tasfiye baÅŸladı. Ve bu tasfiye kesin oldu.
Umumi bozgundan bir süre sonra, Avrupa Türkiyesi’nin üç noktasında, hâlâ döğüşen üç kale, belki harb tarihinin en son kale savaÅŸlarını yaparak birer birer düştüler. Edirne kale­si bunlardan biriydi. Büyük aÄŸabeyim biraz önce ölmüştü. Küçüğü bu kaleye kapanan orduda subaydı. Biz çocukları is­tanbul’a gönderdiler. İstanbul limanı, yabancı gemileriyle tık­lım tıklım doluydu.
Düvel-i muazzama bu sefer de kılıcını teraziye koydu ve gene Osmanlı Devletinin aleyhine koydu. Harp başlarken:
- Harbin neticesi ne olursa olsun Balkanlar’da statüko

bozulmayacaktır, demişlerdi ama, harbin sonunda bu statüko, kesin olarak ve ebediyen hem de bizim aleyhimize bozuldu.
Bütün bunlar o zaman ve hele yeni yetişen ve ilk gençlik çağlarını yaşayan Türk çocukları için beklenmedik şeylerdi. Ben de bu çocuklardan biriydim. Bizler, bu netice için hazır­lanmamıştık. Biz birtakım adı belirsiz hayal dağlan ardından doğacak, başka türlü sabahların rüyasını görüyorduk. Biz, fe­tihler, zaferler, genişlemeler, şanlar ve nihayet bir cihangirlik için hazırlanıyorduk.
Hâlbuki soğuk ve kara bir hakikatle işte karşı karşıya idik. Bu hakikati anlamaktaysa hafiften zorluk çekiyorduk.
Demek ki bizim bilmediğimiz, anlamadığımız bir şeyler vardı. Ve şimdi bu çıplak hakikate alışmak, gerçekleri olduğu gibi bilmek ve görmek lazım geliyordu.
O güne kadar demek ki bir hayal âleminde yaşamıştık. Bütün inandığımız şeyler demek ki bir vehimdi. Bu İmpara­torluk aslında belki çoktan ölmüştü. Biz onu belki de sadece, vehmimizle yaşatmıştık. Şu kaybolan Osmanlı Afrikası, belki hiçbir zaman bizim olmamıştı. Şu Osmanlı Avrupası, belki çoktan beri artık bizim sayılamazdı. Girit, Şark-ı Rumeli, Tu­na eyaletleri olan Bosna-Hersek, demek ki çoktan bizim için artık tarihe karışmıştı.
Ya Asya Türkiyesi? Fakat onun üstünde de Türk, Arap, Kürt, Ermeni gibi ayrılıklar yok muydu? Bütün ÅŸu Arabistan’a biz, nasıl “Bizim!” diyebilirdik ki, oralarda, asırlardan beri is­raf edilen kanımızdan baÅŸka bizim olan hiçbir ÅŸey yoktu.
Hele padişah, hele sabun köpüğü gibi sönmüş, gitmişti.
Ya Anadolu? Devletin bütün topraklan içinde belki tek temel olan; fakat bu devleti idare edenlerin hiç bilmedikleri hiç benimsemedikleri bir yer varsa o da Anadolu’ydu. Hatta benim büyüdüğüm sınır ÅŸehrinde bile Anadolu’yu, yalnız Amıdolu’nun gönderdiÄŸi askerlerden tanırlardı. Bu askerler ÅŸe­hir sokaklarının alışamadıkları kalabalığına karışmaktan kor­karak, mahcup, ürkek, cuma günleri büyük camilerin avlula­rına dolarlardı. Ortalığı yaygaraya boÄŸan kebapçıların, bö­rekçilerin sesleri arasından:
- Dördüncü ordudan vâ mı? Sivaslı vâ mı? Angaralı vâ mı, diye bağıra bağıra hemÅŸehri ararlardı. Biz çocuklar on­ların etrafını sarar eÄŸlenirdik. Gülüşürdük. Rumeli’nde, Ana­dolu deyince akla, daima bu ürkek askerlerle, kıtlık, fakirlik eÅŸkiyalık gelirdi…
Hayır, Anadolu, Rumeli çocuklarının hayallerini doldura­cak bir yer deÄŸildi. Bizim hayalimiz, o günlere kadar, Tu-na’da, Kafkasya’da, Afrika’da, Hint kapılarında dolaÅŸmıştı. Bizim kafalarımızda yaÅŸattığımız rüya, bir cihan hâkimiyetiy­di. Her birimiz bir cihangir olacaktık. İskender gibi, Yavuz gi­bi, Napolyon gibi…
Fakat ne çare ki artık, her şey bitmişti. Ordular çökmüş, sınırlar çözülmüştü. Saray bir hiçti. İhtilalin o kadar gürültüyle getirildiği şeylerden ortada, bir hayal kırıklığından başka bir şey kalmamıştı. Bu görülmemiş hayal kırıklığıyla, maneviyat bozukluğu içinde memleket, son dakikalarını yaşıyor gibiydi. Çocukluğumda bize misafir gelen şom ağızlı hoca hanımın dediği şeyler, galiba doğru çıkıyordu: Evveli Şam, ahiri Şam!

Åžu Bilinmeyen Anadolu
Haydarpaşa istasyonundan tren, öğle sonlarına doğru hareket edecekti. Dört yüzden fazla subay namzedi (subay adayı) idik. Kafkasya, Irak, Filistin Hicaz cephelerinde vazife almıştık. Dağılış noktalarına vardıkça her birimiz kendi cep­hemizin yolunu tutacaktı.

İstasyonda pek az uÄŸurlayıcı vardı. Bunlar, bazı yaÅŸlı, ter­biyeli erkekler, temiz yüzlü İstanbullu anneler, o zamanlar henüz açılmamış, erkekleÅŸmemiÅŸ İstanbullu kızlardı. Herkese kendi oÄŸulları gibi yakınlık gösteren, kendi çpcuklarıymış gibi nasihatlerde bulunan bu mübarek bakışlı babaların, amca­ların çoÄŸu, belki de eski, emekli askerlerdi. Gidilecek yerlerin ve harbin ne olduÄŸunu hiç şüphesiz biliyorlardı. Bu gidenler­den çoÄŸunun geri dönmeyeceÄŸini ve ÅŸimdi bu uÄŸurlayışın, onlardan birçoÄŸu için, çocuklarını son görüş olacağını da her­halde arılıyorlardı. Fakat ne bir ÅŸikâyet sesi ne taÅŸkın bir hıçkırık…
Bilakis herkes bu ayrılışa âdeta mesut bir gün yıllardan beri beklenen, yıllardan beri hazırlanılan bir sevinç günü ha­vası vermek için elinden geleni yapıyordu.
Fakat bütün bu insanlarda, az sonra birden sel gibi coşa­cak, seller gibi çağlayacak gözyaşlarına diledikleri gibi mecra verebilmek için trenin bir an önce kalkmasını ve kendilerini evlerinin gizli köşelerine bir an önce atabilmeyi bekleyen bir sabırsızlık hâli, her şeye rağmen seziliyordu.
Tren ilk düdüğünü çalınca, geldiÄŸinden beri istasyonun bir direÄŸi dibine çöküp, bastonunu kucağında tutan ve boyu­na bir ÅŸeyler okuyup üzerimize üfleyen bir ihtiyar, zorlukla ayaÄŸa kalkabildi. Daha ziyade bir mahalle imamına benziyor­du. İstasyon adamlarının anlattıklarına göre, onun bu giden­lerin arasına hiç kimsesi yoktu. Fakat Hakk’tan ümidini kes­meyen nurlu bir yüzü vardı, tren ikinci düdüğünü çalınca el­lerini kaldırdı. Herkes ona uydu. Yanık tesirli bir sesi vardı. Duasını bitirdiÄŸi zaman, elini öpen her çocuÄŸun boynuna sarılıyordu:
- Torunum siz yaÅŸtaydı oÄŸul. Adı Selahattirîdi. BaÄŸdat’tan iki mektubu geldi, sonra haber kesildi. Kayıp diyorlar ama, Allah’tan ümit kesilmez ki oÄŸul. Çukur Tekke ÅŸeyhinin torunu Selahattin diye sorun. Allah için soruÅŸturun.

Kiminin alnından öpüyor, kiminin arkasını okşuyor:
- Haydi yavrularım, haydi arslanlarım, diye aÄŸlıyor, inli­yordu…
İstanbul banliyösünün köşkleri, konaklan, bahçeleri, bağlan yahut sırtlarını yeşil yamaçlara vermiş köyleri pek ça­buk arkada kaldılar. Sonra tren gecenin bağrına daldı.
Sabah açılırken, kompartımanın büzüldüğüm köşesinde ben de gözlerimi açtım. Tren bir bozkırın ortasında ilerliyor­du. Bu bozkır, benim şimdiye kadar gördüğüm, alıştığım top­raklara hiç benzemiyordu. Yol ilerledikçe çıplaklık da artıyor­du. Kel tepeler, çiğ bir güneş altında yanan kıraç, çorak kırlar alabildiğine uzanıp gidiyordu. Tek bir yeşil dal görünmüyor­du. Tren bile steplere daldıkça çevikliğinden bir şeyler kaybe­diyor gibiydi. Yorgun, şikâyetli bir didinme içinde yol almaya çalışıyordu.
Yaylaya girildikçe trenin hareketi büsbütün ağırlaÅŸtı. İs­tanbul’dan yüklediÄŸi kömürü de tükenmiÅŸti. Artık ÅŸurada bu­rada bulunabilen artıklar, istasyonlara istif edilen söğüt, ka­vak odunlanyla yol almaya çalışıyordu. YokuÅŸlarda, rampa­larda takati kesilince ikide bir duruyordu. O zaman vagonlar­dan inen çocuklar tek baÅŸlarına, yahut ikiÅŸer üçer kiÅŸilik grup­lar hâlinde demir yolunun sağında solunda sıra sıra uzanıyor, yürüyüp gidiyorlardı.
Demek ki Anadolu buydu. Anadolu gerçeÄŸinin artık kar­şısında bulunuyorduk. Fakat ne var ki bu gördüğüm Anado­lu, benim mektepte öğrendiÄŸim, yahut ÅŸiirlerde okuduÄŸum, mektep ÅŸarkılarından haykırdığım Anadolu’ya hiç benzemi­yordu. ÇaÄŸlayan sular, öten bülbüller, altın baÅŸaklar, altı üstü birbirinden zengin ve dünyanın hazinesi olan Anadolu her hâlde burası olmasa gerekti. Burası, dünya kabuÄŸunun, çok­tan ölmüş bir parçasıydı ki, yakan güneÅŸ, kavuran soÄŸuk al­tında, kumları, kireçleri ÅŸerha ÅŸerha ufalanarak her gün biraz daha çölleÅŸiyordu.

Köy denilen şey, bozkırın boşluklarından kaybolmuş bir­takım kovuklardı. Ara sıra rastlanan küçük istasyon kulübele­rinin önlerinde kımıldaşan insanlar, bu çorak toprakların yü­rüyen parçaları gibiydi.
Orta Anadolu yaylası aşılıp da güneyde Toroslar görün­düğü zaman, tren, yolcularının birkısmını Ulukışla istasyo­nunda boÅŸalttı. 0 zaman doÄŸuda Kafkas cephesinin yolu gü­neyde Ulukışla’dan geçerdi. Arap cephelerine gidecek olan­lar güneye doÄŸru yollarına devam ettiler.
Ben trenden inip Anadolu toprağına ilk ayağımı basınca, etrafıma uzun uzun bakındım. Burası, birkaç toprak kulübesi olan kıraç, tozlu, kasvetli bir yerdi. Fakat, Kayseri’yi Sivas’ı aşıp, Erzincan, Erzurum ilerisine, Rus, Acem sınırlarına varan yollar buradan baÅŸlıyordu. Bozuk düzen birtakım izlerden ibaret bu yolların uzandığı istikametlerde ne bir karış demir­yolu, ne de motorlu bir vasıta vardı.
Uzun ve sonu belirsiz yolların artık başında bulunuyor­dum. İçimde önce, hayal kırıklığına benzeyen duygular can­landı. Kendimi yalnız, terkedilmiş hissediyordum.
Bir toprak damın köşesine yerleştirdiği tahta masasının başında çalışan menzil kumandanının emrinde, yeni gelen subay namzetlerini, ne barındıracak yer ne de onları daha ile­ri menzillere sevk edecek vasıta vardı. Bunun üzerine kafile daha o gün parçalandı. Üçer beşer kişilik grupların kimisi ak­şam serinliği yollara döküldü. Yürünecek yol belki de bin ki­lometre kadardı.
Ben de iki arkadaşımla beraber yola düzüldüm. Dizleri­mizin takati kesilince ilk geceyi, kırların sessizliği içinde yarı uyur yarı uyanık geçirdik. Sabahleyin güneşin görünmesiyle sıcağın çökmesi bir oldu.
Ulukışla ile Kayseri arası, o zaman bizim gibi yaya yolcu­lar için bir haftalık yoldu. Bu yolda hep çıplak sırtlar, yahut tuzlu bozkırlar halindedir. Erciyes Dağı görününce de ba­taklıklar başlar. Etraflarında birkaç bakımsız zerdali bahçesi ve birkaç kısır bağ bulunan kasabacıklar sahrada kaybolmuş vahalar gibidirler.
Toprağa Dönüş
Şimdi artık bir emekliyim.
Hayatın başka bir safhasını yaşıyorum. Bu safhada in­san, nihayet kendisi ile baş başa kalır. Tanrının, onun için hazırladığı en çetin imtihanı yaşar. En son ve en azgın hasmı ile karşılaşır. Bu hasım, yıllar boyunca geriye itilen, yıllar bo­yunca pusuda bekleyen kendi içimiz, kendi iç varlığımızdır.
Bu çetin bir savaştır. Büyük bir hesaplaşmadır. Bu hesap­laşmada biz, ya birden silahlarımızı terk ederek, yeis (ümitsiz­liksin, kötümserliğin çukuruna düşer ve hayat dışı kalırız.
Yahut da içimizin çamurları, bizim son müsamaha duy­gularımızı da yiyerek bizi, yalnız kin ve gaylarıyla yaşayan bir cemiyet düşmanı hâline kor. Veyahut da varlığımızı bir ve­him, hayatı bir illüzyon sayarak kendi kendimizi inkâr ederiz. Bu suretle de kendimizle beraber külli varlığın bize intikal eden emanetini de değersizleştiririz.
Hâlbuki Tanrı bize hayatı, bütün tezatlarıyla vermiştir. Nasibimiz, bu tezatları çözmekten ziyade, onlarla beraber ya­şamak olsa gerektir. O hâlde, hayata küsmeden, hayata düş­man olmadan ve onu İnkâr etmeden ona bağlı kalarak yaşa­mak, hatta onu süslemek ve güzelleştirmek niçin mümkün ol­masın? Böyle olunca da hayat kavgası, yurt fikri, millet fikri ve insanlık mefkuresi içine niçin yerleşmeyelim?
Çünkü biz, hiçbir zaman kopmuş birer varlık değiliz. Üs­tünde yaşadığımız toprağın ve içinde geliştiğimiz toplumun birer parçasıyız. Bunlar öyle bir kap teşkil ederler ki bizim ha­yat nizamımıza şekil verirler. Bu nizam, bir taraftan insanla toprak, diğer taraftan insanla insan arasındaki sonu gelmez savaşın bir mahsulüdür. Bu savaş ebeddir ve ebedi olarak devam edecektir. Tanrının bize biçtiği kader, bu savaştan ürk­meden ve ondan kaçmadan onun içine yerleşmektir. İrade­mizin ve ruhumuzun hürriyetini kaybetmeden bunu başara­bilirsek o zaman, bir ermiş, bir târik-i dünya olmadan da Tan­rı bizi kendi katına ulaştırabilir. Bu suretle biz, her birimiz on­dan bir parça olmanın ululuğunu bulmuş olur ve sanki ona ulaşırız.
Hayat hikâyemin son sayfalarını yazarken, onun dalgalı akışını safha safha bir daha düşündüm; iniÅŸleri, yokuÅŸları, ge­çitleri ve dönemeçleriyle garip bir yaÅŸantı… Bazen sükûn, ba­zen tehlike anları içinde uzayıp giden garip bir yol. Ümitleri, aÅŸkları veya yenilgileriyle bazen renkli bazen hiçlikten ibaret bir hikâye. Bu hikâyede, bilinmeyen bir el yolumuzu çizmiş­tir. Ümit oyalamıştır. Fikir sürüklemiÅŸ, tehlike yolumuzu süsle­miÅŸtir. AÅŸklarımız ise, bütün bunların üstünde, bütün hayatı­mız boyunca, yaÅŸantımıza deÄŸer ve mana vermiÅŸtir. Öyle ki ben ÅŸimdi başımı çevirip arkama baktığım zaman, bütün bunlar bir arada ve hepsi birden, bana her halkası ayrı ayrı yaÅŸanmaya deÄŸer bir ömrün, derin hazzını veriyor. Son hük­müm ÅŸudur: EÄŸer yeniden dünyaya gelseydim, gene kendi hayatımı yaÅŸardım.
Şimdi, size anlattığım bu hayat hikâyeme bir isim bulmak lazım? Buldum: Suyu Arayan Adam.
Hikâyem bir yangınla başlamıştı. Ama şimdi serin bir su başındayım. Ağaçların gölgelediği, çiçeklerin açtığı, kuşların ötüştüğü bir su başında. Hattâ şimdi bana öyle geliyor ki bütün ömrüm boyunca aradığım su, belki de buydu.
Bu su, bazen masum bir hayal, bazen bir gençlik rüyası, bazen ideal, bazen aşk şeklinde beni arkasından koşturdu.

Bazen onu kaybettim. Bazen buldum, sandım. Ama onu her zaman aradım. Bu arayışta aldanışlarım da inanışlarım kadar güzeldi.
Şimdi kitabımın son satırlarını bağlıyorum:
Çiftlik bendinin ÅŸelaleciÄŸinde KayaÅŸ Çayı’nın suları çağıl çağıl akıyor. YeÅŸil salkım söğütlerin sulara deÄŸen dalları, akın­tıların yumuÅŸak dalgacıkları içinde yıkanıyorlar.
Ada, bir güneÅŸ seli içinde. Toprak ana, göğsünün kudret­lerini, çimen ÅŸeklinde, aÄŸaç, çiçek ÅŸeklinde yeryüzüne sermiÅŸ. Sular onun memelerinden, Tanrı’nın bereketi gibi fışkırıyor. Çiçekler ve aÄŸaçlar ondan hayat ÅŸerbetini ve güneÅŸten renk­lerini emiyorlar.
Her tarafta oluşun, hareketin, derin, canlı ahengi var. Su­ların çağıltısına kuşların cıvıltısı karışıyor. Bu bir musikidir. Bana öyle geliyor ki bu musiki, bahçeleri, vahaları, dağları aşarak her şeyi, hepimizi içine alacaktır. Yerleri, gökleri dol­duracaktır. Sanki âlem, bu musikinin ahengine uyarak, bir renk, nağme ve ziya cümbüşü içinde çalkalanacaktır. Kâinat ebedi raksına, sanki bu musiki içinde devam edecektir.
Epiktetos haklı:
“Allah’ın bize verdiÄŸi en büyük nimet, malik olduÄŸumuz hâlde, malik olduÄŸumuzu bilmediÄŸimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmak kudretidir.”
Ve gene onun dediÄŸi gibi. “Huzurun bir pahası var…”
Evet onu ödemek lazım. Benim ödediğim paha, ha­yatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim be­del, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani ken­dimi buldum.

“Bir adam vardı. Suyu arıyordu. Toprağı üç kulaç, beÅŸ kulaç kazdı. Suyu bulamadı.
On kulaç, on beş kulaç kazdı. Gene suyu bulamadı.
Sonra yerin derinliklerinde kara kaya tabakalarına rast­ları. Yeise düştü gücü sona erdi ve suyu bulmaktan ümidini kesti.
Fakat bir ses ona:
- Daha derinlere in, daha derinlere, dedi.
Daha derinlere indi ve suyu buldu.”

Sonraki sayfa »